Yalancılar Üzerine: Söylediklerini anımsamayanlar tehlikelidir – Montaigne

Eğer öykü iyiyse, iyiliğini boğarlar; eğer iyi değilse, ya onların belleğinin ya da yargılarının bahtsızlığını lanetlemek zorundasınızdır. Bir kez başladıktan sonra bir konuyu kapamak ve onu kesmek güç şeydir. Atın gücü en iyi, düzgün ve net bir duruş yapmasıyla ölçülür.

Bizzat konuşanların arasında buna son vermek isteyenleri ve yapamayanları görürüm. Durma noktasını aradıkları sırada, zayıflıktan bitkin düşen insanlar saçmalayarak ve ayak sürüyerek giderler. Özellikle geçmiş şeyleri anımsayan ve az önce söyledikleri sözleri anımsamayan ihtiyarlar tehlikelidir. Bir senyörün ağzında oldukça hoş öykülerin pek sıkıcı hale geldiklerini gördüm; hazır bulunanların her biri yüz kez gına getirmiştir bundan.
İkincisi, eskilerden birinin dediği gibi bana uğradığım hakaretleri daha az hatırlatıyor bu: Bana da Darius gibi bir suflör gerekiyordu. Atinalılar’dan uğramış olduğu hakareti unutmaması için bir yamağa masaya oturduklarının her seferinde gelip kulağına, “Soylu efendim, Atinalılar’ı hatırlayınız” diye üç kez tekrarlatan Darius gibi. Tekrar gördüğüm yerler ve kitaplar her zaman taze bir yenilikle bana gülümserler.

Yeterli derecede sağlam bir belleğe sahip olduğunu hissetmeyenlerin yalancılığa bulaşmaması gerektiğinin söylenmesi haksız değildir. Gramercilerin doğru söylememek ve yalan söylemek arasında ayrım yaptıklarını iyi biliyorum; onlar doğruyu söylememenin, doğru diye algılanan yanlış bir şey söylemek olduğunu, Fransızcamızın kaynağı olan Latince’de ise yalan söylemenin vicdana karşı gitme anlamı taşıdığı kadar, bunun ancak bildiklerinin aksine konuşan kişileri kapsadığını dile getirirler; bunlardan söz ediyorum. Bu insanlar ya her şeyi uydururlar ya da hakikatin özünü gizler veya değiştirirler. Bunlar gizlendikleri ve değiştirildikleri zaman, olayın olduğu gibi belleğe ilk yerleştirilmiş ve oraya kaydedilmiş hissiyle güçlüğe düşmemesi mümkün değildir. Düzmeceliği ayırarak, ne ayağını pek sıkıca basabildiği, ne de pek oturaklı olduğu hayal gücüne katılmaması güçtür; ilk başlangıç sonuçları her defasında zihnin içine akarak, ancak taşınmış düzmece ve yozlaştırılmış parçaların hatırasını yitirmekle karşılaşır. Onlar olayları tamamen uydurdukları zaman ise düzmecelerinin aksine hiçbir iz bulunmamasından dolayı aldatmaktan daha az korkarlar. Bu durumda, uydurulmuş olayın hiçbir dayanağı olmayınca bellekten kolayca çıkar. Pazarlık yaptıkları işlere yarasın ve konuştukları büyük kişilerin hoşuna gitsin diye sözlerini şekillendirenlerin nasıl komik duruma düştüklerini sıkça gördüm. Taahhütlerini ve vicdanlarını hizmetine sunmak istedikleri bu koşullar birçok değişikliklere konu olunca sözlerinin de zaman zaman çeşitlenmesi gerekir, aynı olay için şu kişiye şöyle, bir başka kişiye böyle, bazen gri, bazen sarı derler. Eğer kaderin cilvesiyle bu insanlar pek karşıt bilgilerini bir öykü haline getirirlerse bu güzel sanat ne hale gelir? Pek sıkça kendi kendilerine pervasız bir biçimde yok ettiklerini hesaba katmıyorum; çünkü, aynı konu üzerinde uydurdukları bunca değişik biçimi hatırlamaya hangi bellek yeterlidir? Zamanımda bu güzel beceriye özenen birçok kişi gördüm. Ama ün varsa etkinin olmayacağını görmüyorlar..
Gerçekte yalan söylemek lanetli bir kusurdur. Biz insanlar birbirimize yalnız sözlerimizle bağlıyız. Eğer bu kusurdaki iğrençliği ve kötülüğü tanısak, başka suçlardan daha önce onu ateşe sürerdik. Aslında insanlar pek yanlış düşüncelerle çocukları cezalandırmakta ve onlara ne etkisi, ne de ardı bulunan yersiz eylemler için eziyet etmektedirler. Yalan ve ondan biraz daha aşağı olan inatçılık çocukken ısrarla mücadele edilmesi gereken kusurlar gibi görünüyor. Bunlar çocuklarla birlikte büyürler. Bu yanlış gidiş dile dolanır dolanmaz, ondan kurtulmak imkansız hale geliyor. Ulaştığı yerde üstelik onurlu insanların bunun bağımlıları ve hizmetkârları olduğunu görüyoruz. Kendisine yararı dokunması için olsa dahi hiçbir zaman doğru söylediğini işitmediğim genç bir terzim var.

Eğer doğru gibi yalanın da bir yüzü olsaydı, onunla çok iyi ilişkiler içinde olurduk. Zira, yalancının söylediğinin tam karşıtını alacaktık. Oysa doğrunun ters yüzünün bin bir şekli ve sınırsız bir alanı vardır.
Pisagorcular iyiyi belirli ve sona ermiş, kötüyü sonsuz ve belirsiz olarak değerlendirirler. Amaç için bin yol harekete geçer, biri oraya ulaşır. Yüzsüz, tumturaklı bir yalanla açık ve büyük bir tehlikeyi atlatmak söz konusu olsa bu yalanı söylememek için yeterli gücüm olur muydu, pek emin değilim.

Eski bir pir, dilini bilmediğimiz bir kişidense, tanıdığımız bir köpeğin yanında kendimizi daha iyi hissettiğimizi söyler. “Ut externus alieno pene non sit hominis vice[“İnsan için bir yabancı adeta bir insan değildir.” (Plinius,Naturalis Historia, VII, I)]. Aldatıcı bir dil, sessizlikten çok daha az toplumculdur.
Kral Birinci François, Milano Dükü François Sforza’nın konuşma sanatında çok ünlü bir kişi olan büyükelçisi Francisque Taverna’yı çelişkilerinin içine kıstırmış olmasıyla övünürdü. Sözü edilen bu kişi, çok önemli bir konuda efendisini Majesteleri’nin yanında temize çıkarmak üzere gönderilmişti. Konu şuydu: Kral, kısa süre önce kovulmuş olduğu İtalya’da, özellikle de Milano Dükalığı’nda bir takım gizli işler için resmi elçisi olacak, ama görünüşte kendi işleri için orada bulunuyormuş izlenimi verecek bir soylu kişiyi koymayı tasarlamıştı. Zira Dük, yeğeniyle evlilik pazarlıkları içinde olduğundan –Danimarka Kralı’nın kızı ve şimdi Lorraine’in soylu dulu– bu kişinin bizimle olan bazı ilişkilerini ve haberleşmesini tehlikesiz göremezdi. Bu amaçla, göreve uyan Kral’ın tavlalarında at eğitimciliği yapan Merveille adında Milanolu bir soylu bulundu. Bu kişi, gizli güven mektupları, büyükelçi talimatıyla, ama aynı zamanda kimliğinin saklanması için kendi özel işleri konusunda Dük’e yönelik başka tavsiye mektuplarıyla gönderildi. Dük’ün yanında pek uzun süre kalışıyla İmparator’un kuşkusunu uyandırdığı sırada bildiğim kadarıyla şöyle bir olaya neden oldu: Dük, bir gece vakti cinayet bahanesiyle adamımızın başını kestirdi; dava da zaten iki günde baştan savma görülmüştü. Soylu Bay Francisque, bu öykünün saptırılmış uzun bir düzmecesiyle donanmış olarak çok geçmeden geldi; zira, Kral olayın nedenini sormak üzere tüm Hıristiyan dünyası hükümdarlarına ve bizzat Dük’ün kendisine soru yöneltmişti. Elçi, sabah mülakatında dinlendi; iddiasına güç kazandırmak için olayın kurgulanmış birçok değişik anlatımını sundu. Efendisinin zavallı adamı sadece özel bir soylu kişi ve uyruğundan biri olarak kabul ettiğini, bu kişinin orada hiçbir zaman başka bir kimlikle yaşamamış olduğunu öne sürüyordu. Onun kralın sarayına mensup oluşunu bildiğini inkar ederek, hatta tanımadığını öne sürerek onu bir elçi olarak kabul etmediğini iddia ediyordu. O zaman Kral da, sıra kendine gelince elçiyi sorular ve karşı iddialarla sıkıştırdı, idamın gizlice ve gece yapılmasına ilişkin sorduğu sorularla elçiyi pes ettirdi. Bunun üzerine yoksul adam, iyice bunalmış bir halde, alışkanlıklar üzerinde bildirimde bulunarak, Dük’ün infazı gündüz yaptırması durumunda Majesteleri’ne saygıda kusur edeceği yanıtını verdi! Onun çok ağır ihanette bulunmuş olarak ve I. François gibi kolay kanmaz birinin önünde ne yanıt aldığı kolayca tasavvur edilebilir.

Papa İkinci Jule, Kral François’ya karşı harekete geçirmek üzere İngiltere Kralı’na bir elçi gönderdi, elçi Papa’nın isteğini krala iletince, İngiltere Kralı pek güçlü bir Kral’la savaşmak için gerekecek hazırlıkların yapılmasında güçlükler olduğunu söyleyerek onun sözünü kesti. Elçi, kendisinin de böyle düşündüğünü ve bunu Papa’ya söylediğini (gereksiz yere) belirtti. Bu sözler üzerine, elçinin kendisini hemen savaşa sokma amacından oldukça uzak olduğunu düşünen İngiltere Kralı, onun gerçekte Fransa’dan yana olduğunu sonucuna vardı. Durum efendisine iletildi, elçinin mülklerine el konuldu, kendisi de az kalsın canından oluyordu.

Michel de Montaigne
Kaynak: Denemeler 1 [Say yayınevi]

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Kafka’dan Babasına: Hastayken beni rahatsız etmemek için elinle selamladığında ağlardım

Sözgelimi  (...)annemin ağır bir hastalığında kitaplığa tutunmuş, sarsılarak ağlarken ya da benim son hastalığım sırasında sessizce bana, Ottla’nın odasına geldiğinde,...

Kapat