Zalimlik Üzerine: İyilik ve Erdem – Michel de Montaigne

Saturninus’un hasımlarına karşı verilen idam cezasına çarptırılınca bu sonsuz felakette onu idam mahalline götüren kişilere şöyle der: “Kötülük yapmak hayli kolay ve alçakça bir şey, iyilik yapmaksa ortada bir tehlike olmadığı zaman sıradan bir şeydir. Oysa ortada tehlike olduğu zaman iyilik yapmak erdemli kişinin başlıca görevidir.

Bana öyle geliyor ki erdem, içimizde doğan basit iyilikseverlik eğilimlerinden farklı, daha soylu bir şeydir. Akıllı ve doğuştan iyi olan insanlar, aynı şekilde, davranışlarında erdemli insanların yüzünü gösterirler. Ama erdemde nedendir bilmem doğal bir mutluluk ile aklın ardına dingince ve barış içinde düşmekten daha yüce ve etkin bir şeyler var. Bir kimse yumuşaklıkla ve doğal bir rahatlıkla, kendisine yöneltilmiş saldırıları küçümserse iyi bir şey yapmış olur, bu övgüye değer bir hareket olur, ama bir kimse saldırı sonucu yaralanmış ve incinmiş olduğu halde, büyük bir iç mücadele yaşadıktan sonra öç alma duygularına karşı aklın silahlarıyla kendini donatır ve sonuçta kendine egemen olursa kuşkusuz daha iyi olur. Birinci duruma iyilik, ikinci duruma ise erdem adı verilir. Çünkü kesinlikle öyle görünüyor ki, “erdem” önceden bir karşıtlığı varsayıyor; hasımsız işlev yapamıyor. Belki de bu nedenle Tanrı’ya iyi, güçlü, cömert ve doğru diyoruz, – ama “erdemli” değil– o, yaptığını doğal biçimde ve çabasızca yapar.

Arcesilaus, okulundan birçok kişinin Epikürcüler’in okuluna geçtiği için, kendisini kınayanlara şu ustaca deyişle yanıt verir: “Kuşkusuz öyle! Horozları iğdiş ederek çok sayıda besi horozu yapılır, ama iğdiş edilmiş besi horozlarından hiçbir zaman horoz yapılmaz!” Oysa gerçekte, kanılarının sağlamlığı ve güçlülüğü ile kurallarında Epikürcüler Stoacılar’dan hiç aşağı kalmazlar. Tüm bu tartışmacılardan daha iyi niyetli Stoacı, Epikuros’a karşı koymak ve fırsat vermek için, konularını kötü yöne çevirerek, doğru olarak bildikleri düşüncesini başka türlü, bir başka kanıya göre yorumlamak için dilbilgisinden bir kanıt çıkardı ve onun hiçbir zaman düşünmemiş olduğu şeyleri söyletmek üzere, Epikürcü olmaktan vazgeçtiyse, bunun başka şeylerin arasında yolunun fazlaca yüksekliği ve ulaşılmazlığı nedeniyle olduğunu açıkladı: “”Zira haz düşkünü denilen kişiler gerçekte onur ve adalet âşıklarıdır; bunlar, tüm erdemleri sever ve uygular.” (Cicero, Samimi mektuplar, XV, XIX). Tüm bunlara rağmen ve burada güncel kanıyı izleyen –bu zaten kanımca yanlış- karşılıklı değerlerine gelince, şu halde diyeceğim ki, filozoflar arasında sadece Stoacılar arasında değil, Epikürcülerde bile birçoğu erdeme iyi yapılmış, iyi düzenlenmiş ve iyice yatkın ruha sahip olmanın yeterli gelmediğini, çözümlemelerimize ve düşüncelerimize Kaderin darbeleri üzerinde yer vermemizin yetmediğini, ama değerlerimizi gösterme fırsatlarını araştırmamız gerektiğini düşünenler vardır. Öyleyse onlar, ruhun dikkatini hep uyanık tutmak için acıyla, zaruretle, küçük düşürülmeyle buluşmaya gitmeyi isterler; mutlum sibi adjicit virtus lacessita” [“Erdem mücadelede yücelir.” (Seneca, Mektuplar, XIII)]. Üçüncü bir “okul”dan olan Epamonindas’ın Kaderin aslında çok meşru bir biçimde kullanımına verdiği zenginlikleri “yokluğa karşı mücadele etmek zorunda olmak için” diyerek geri çevirmesinin nedenlerinden biri budur. Ve o, gerçekten de, her zaman çok yoksulluk çekmiştir. Sokrates de, sanırım, karısının kötü yürekliliğini buna bağlayarak hafifletmek için kendini daha sertçe sınamaya sokuyordu; bir tür mücadele biçimiydi bu. Metellus, tüm Romalı senatörlerin arasında, halkın çıkarına karşı olan bir yasayı Roma halk meclisinden zorla geçirmek isteyen Saturninus’a karşı çıkmayı göze almış olan tek kişidir; bu olgudan dolayı Saturninus’un hasımlarına karşı verilen idam cezasına çarptırılınca bu sonsuz felakette onu idam mahalline götüren kişilere şöyle der: “Kötülük yapmak hayli kolay ve alçakça bir şey, iyilik yapmaksa ortada bir tehlike olmadığı zaman sıradan bir şeydir. Oysa ortada tehlike olduğu zaman iyilik yapmak erdemli kişinin başlıca görevidir.” Metellus’un bu sözleri kanıtlamak istediğimi pek açıkça bize gösteriyor; erdem, kolaylığı yanına yoldaş almayı reddeder; doğallıkla iyi eğimli, yumuşak ve hafif yokuşlu uzanan bir yol gerçek erdemin yolu değildir. Gerçek erdem, aksine, sarp ve dikenlerle dolu bir yolu gerektirir. O, kaderin yürüyüşünü kösteklemekten hoşlandığı başa çıkılacak dış güçlüklere (Metellus’un göğüs gerdikleri gibi) ya da ona, bizim koşulumuzdan kaynaklanan düzensiz tutkular ve eksiklikler sunan içsel güçlüklere sahip olmayı ister.

Buraya kadar kolayca geldim; ama sunumumun sonuna varmış olarak şu aklıma geliyor: En mükemmeli diye tanıdığım Sokrates’in ruhu, bu durumda çok az övülecek nitelikte bir ruh oluyor. Çünkü bu insanda hiçbir kötü istek göremiyorum; gidişine bakarak, erdeminde ne bir zorlama, ne de bir güçlük bulabildim. Ondaki aklın kötücül, kusurlu bir arzunun doğmasına asla izin vermeyen çok güçlü ve çok buyurucu bir akıl olduğunu biliyorum. Onunki kadar yükselmiş bir erdeme karşı çıkaracak hiçbir engel bulamıyorum; onun zafer kazanmış ve galiplere özgü bir adımla, görkem içinde, yine de çok kolaylıkla, engelsiz ve kesintisiz ilerlediğini anladığımı sanıyorum. Eğer erdem ancak kendine ters gelen arzularla savaşarak ışıldayabiliyorsa, onun kusurun varlığından (kendisine eşlik etmesinden) vazgeçemeyeceğini, onun değerini bilmek zorunda olduğunu, onun sayesinde onurlandırıldığını söyleyecek miyiz? O zaman, bizzat erdemi beslemeyle ve onu gülüp oynatmakla böbürlenen Epikürcü güzel ve iyi haz, ona oyuncak olarak utancı, hastalığı, yoksulluğu, ölümü, acıları verseydi ne olurdu? Kusursuz erdemin kendini acıyla savaşıp, acıya sabırla dayanışıyla tanıttığını, fazla sıkıntı duymaksızın damla hastalığı krizlerine direndiğini ön koşul olarak ortaya koyarsam; eğer ona zorunlu amaç olarak kekreliği ve güçlüğü saptarsam, Epikürcülerin tesis ettikleri, onlardan birçoğunun eylemleriyle tartışılmaz kanıtlar bıraktıkları gibi acıyı sadece küçümseyen değil, bundan keyif alan, korkunç karın ağrılarında hoş bir heyecan bulduğu bu noktaya gelmiş bulunan erdem ne hal alacak? Bu, bana göre gerçekte öğretilerinin bizzat tespit etmiş olduğu kuralları geride bırakan durumdur. Genç Cato bunun tanığıdır; onu ölürken ve böğürlerini parçalarken düşündüğümde, sadece ruhunun o sırada tamamıyla sıkıntı ve korkudan arınmış olduğuna inanamıyorum. Stoacı mezhebin bu tutumunda ona yalnızca bu kuralları buyurmadığına ve bu nedenle dingin, duygusuz, kaygısız kalarak davrandığına inanamadım. Bana öyle geliyor ki, bu adamın erdeminde, tutunduğu aşırı neşelilik ve gençlik vardı. Daha doğrusu o, çok ilgi çekici, yaşamında en çok hoşlandığı bir eylemden keyif aldı sanırım: “Sic abiit e vita ut causam moriendi nactum si esse gauderet” [“Kendini ölüme bırakmak için bir neden bulduğu için yaşamdan mutlu ayrıldı.” (Cicero, Tusculanes, I, XXX)]. Kuşku duymaktan da öte, onun çok güzel bir eylem fırsatının kendisinden alınmasını kabul edebileceğine son derece emin oldum. Eğer kendi çıkarlarından ziyade kamu çıkarlarıyla ilgilenen niteliği beni engellemeseydi, erdemini kendi isteğiyle gelişigüzel sert bir sınava bırakmayı ve vatanının ezeli özgürlüğünün çiğnenmesinde şu hayduda (Sezar) yardım etmeyi içeren görüşünü seve seve benimserdim. Bu davranışta onun tutumunun soyluluğunu ve yücelişini seyrederek bilmem hangi ruhsal nüktesini, olağanüstü bir yudum zevki ve canlı hazzı okuyorum gibi geldi:
“Ölmeye karar vermiş olduğu içindir daha mağrur.”
(Horatius, Odlar, I, XXXVII, 29)

Kimi bayağı ve kadınsı insanların ortaya koyduğu yargılarda olduğu gibi zafer umuduyla yüreklendirilmemiş bir ruhtur bu; çünkü böylesine güçlü, soylu ve yüksek bir yüreğe dokunmak için çok düzeysiz bir değerlendirmedir bu. O, bu güzelliği çok daha açıkça görüyordu ve tüm kusursuzluğu içinde direnme güçlerini bastırıyordu; biz ise bunu yapamazdık.
Felsefe, bu kadar güzel bir eylemin Cato’unkinden başka hiçbir hayale yakışmadığı ve bu şekilde son bulmasının onun elinde olduğu değerlendirmesini yapma zevkini verdi bana. Bu nedenle Cato, oğluna ve durumlarını başka şekilde düzene koymakta kendisine eşlik eden senatörlere kendisinden farklı davranmalarını emretti: “Catoni cum incredibilem natura tribuisset gravitatem, eamque ipse perpetua constantia roboravisset, semperque in proposito consilio permansisset, moriendum potius quàm tyranni vultus aspiciendus erat.” [“Doğadan inanılmaz bir ağırbaşlılık almış ve sürekli bir metanetle karakterini daha da sağlamlaştırmış, ilkelerinde her zaman sağlam kalmış olan Cato bir zorba hükümdarın yüzünü görmektense ölmeliydi.” (Cicero, De officiis, I, XXXI)].

Her ölüm biten hayata uygun olmalıdır. Ölüm anında başka birisi olmuyoruz; ben ölümü her zaman yaşanmış hayatla açıklarım. Eğer bana zayıf bir hayata bağlı güçlü bir ölüm anlatılıyorsa, bence bu durum onun zayıf hayatından ötürü ortaya çıkmıştır.
Cato’nun ölümündeki rahatlık ve ruhunun gücüyle elde ettiği bu kolaylık için, erdemin pırıltısından bir şeyleri azalattığını söylememiz gerekir mi? Şu halde, aklında gerçek felsefeden bir parça renk almış kişiler arasında, Sokrates’i, basitçe, onun için hapsedilmesi, zincire vuruluşu ve mahkûm edilişi şeklinde gerçekleşen felaketi içinde korkudan ve acı çekmeden bağışık diye hayal etmekle kim yetinebilirdi? Onda varolan sağlamlık ve metanet dışında onun son sözleri ve son anları sırasındaki yani sevinci ve şen hafifliği kim biliyor? Ya zincirleri çözüldüğünde bacağını kaşıyarak duyumsadığı zevk ürpertisi, eski güçlükleri betimleyen zincirlerden kurtulmuş, şimdi gelecek şeyleri karşılamaya hazır ruhundaki aynı tarz tatlılığı ve neşeyi işaret etmez mi? Cato beni affetsin, benim için onun ölümü daha trajik, daha gergin bir ölüm, ama Sokrates’inki nedense çok daha güzeldir.
Aristippus bu ölüme üzülen kişilere “Tanrılar bana bunun gibi bir ölüm göndersinler!” diye cevap verir.
Bu iki kişinin (Sokrates ve Cato) ve taklitçilerinin (çünkü benzerlerinin olabileceğinden bir hayli kuşkuluyum) ruhlarında onların mizaçlarına geçen pek kusursuz bir erdem alışkanlığı görülüyor. Bu, artık üzüntü veren bir erdem olmadığı gibi aklın buyurduğu bir erdem de değil; ruhların kalıcı olması için sağlamlaştırdıkları eylemler; bu eylemler ruhlarının özü haline gelir, ruhlarının doğal ve sıradan tavrıdır bu. Felsefenin buyruklarının uzun bir uygulamasıyla onlarda güzel ve zengin bir doğaya rastlayan ruhu böyle biçimlendirdiler. İçimizde oluşan kötü tutkular, bu ruhlara sızabilecek yol bulamazlar. Ruhlarının gücü ve bükülmezliği, dünyevi istekleri harekete geçmeye başladıklarından itibaren boğar ve söndürür.

Oysa ne güzel bir şeydir kötülük eğilimlerinin ortaya çıkışını yüce ve tanrısal bir kararla engellemek; erdemi, kötülüklerin tohumunu kurutacak, ilerlemelerinin canlı gücünü engelleyecek, tutkuların ilk heyecanlarını bastıracak, gidişlerini durduracak ve alt edecek şekilde donatmak. Ama bu ikinci tutumun, basitçe rahat ve iyimser bir doğayla donanmış, kendiliğinden sefahat ve kusurdan tiksinmiş olmaktan daha güzel olmadığından da kuşku duyulamaz. Çünkü bana öyle geliyor ki, bu üçüncü ve son oluş biçimi bir insanı masum kılar, erdemli kılmaz; kötülük yapma yeteneğine sahip değildir o, ama iyilik yapmaya da yeterince yatkın değildir. Ve dahası bu tutum, sınırlarını nasıl belirleyeceğimi, nasıl ayırt edeceğimi bilmediğim eksikliğe ve zayıflığa pek yakındır. Oradan gelen “iyilik” ve “masumiyetin” bile kendiliklerinden bir parça bayağı bir anlamı vardır. Cinsel temizlik, sadelik ve ılımlılık gibi birçok erdemin bize basit bedensel güçsüzlükle miras kalabileceğine dikkat çekiyorum. Sağlamlık tehlikeyle (eğer böyle denilmesi gerekirse) yüzleşir, ölümü küçümseme, kaderin darbeleri karşısında metanete, basitçe başlarına geleni gerektiği gibi yargılamama olgusuyla, bu ani olayları gerçekten ciddiye almayan insanlarda rastlanabilir. Anlayış noksanlığı ve aptallık böylece bazen erdemli davranışlara benzer. Ve de saptayabildiğim kadar, sahip oldukları değerlerden ötürü ayıplanması gereken eylemler için kişilerin sıkça övüldüğü olur. Bir İtalyan senyör, bir gün benim yanımda ülkesinin aleyhine olan konulara girdi; İtalyanlar’ın inceliğinden ve düşüncelerinin canlılığının pek büyük olduğundan, başlarına gelebilecek olayları ve tehlikeleri önceden sezdiklerinden, onların savaş zamanında bir felaketten önce, ilk olarak güvenliklerine özen göstermelerine şaşmamak gerektiğinden söz ediyordu. Oysa İspanyollar ve özellikle de biz bu kadar duyarlı değildik, daha ileri gidiyorduk; çünkü korkmadan önce tehlikeyi kendi gözlerimizle görmemiz, ona elimizle dokunmamız gerekiyordu. Buna karşın daha fazla dirençli değildik; ama bizden daha kaba ve daha ağır olan Almanlar ile İsviçreliler, darbelere maruz kaldıkları zaman bile ne olduğunu anlamaya çalışmıyorlardı. Adam bunları muhtemelen sadece gülmek için söylüyordu; ama savaş mesleğinde acemi olanlar savaşın tehlikesini görmüş olanlara göre daha kolay tehlikeye atılıyorlar:
“İlk savaşta tadılmamış zaferin susamışlığını
ve ilk zaferin tatlı umudunu bilmiyor değildi.”
(Virgilius, Aeneas, XI, 154)

İşte bu nedenle, bir kişinin eylemini yargılamadan önce bu eylemin koşullarını ölçüp biçmek ve bütünüyle faili kimdir diye düşünmek gerekir.
Şimdi de kendimle ilgili bir söz; dostlarım bazen bende ancak tesadüfen, aslında düşünce ve kanının hesaba katılmasıyla olan yüreklilik ve sabır için ortaya çıkan “bilgelik”ten söz eder. Bir başkası için de bazen lehime, bazen zararıma bir unvan atfederler bana. Bununla birlikte, birincisine ulaşmam için çok daha fazla şey ve erdemin bir alışkanlık haline geldiği kusursuz mükemmellik düzeyi gerekir; ikincisindeyse kendimi gerçekten kanıtlayamadım bile. Beni bezdiren arzuları dizginlemek için çok fazla çaba sarfetmedim; erdemim ya da daha doğrusu masumiyetim rastlantıya bağlıdır. Daha düzensiz bir mizaçla doğmuş olsaydım, korkarım ki daha acınacak bir yaşamım olurdu; çünkü kendimdeki şiddetli tutkulara biraz gem vuracak yeterli sağlamlığı bulamayacaktım. Şu halde bazı kusurlardan kendimi ancak bu sayede bağışık kılabildim;
“Benim doğam genel olarak iyi
güzel bir vücutta bulunan birkaç sigil gibi,
önemsiz kusurlarım var sadece.” (Horatius, Satirler, I, VI, 65)

Aklımdan daha fazla, rastlantıya borçluyum bunu. Talih beni iyi şöhretli bir aileden ve çok iyi bir babadan dünyaya getirdi. Onun mizacının bir kısmını bana geçirip geçirmediğini ya da evdeki iyi örneklerin ve çocukluğumda aldığım eğitimin farkında olmadan buna yardımcı olup olmadığını bilmiyorum; ama belki de sadece böyle doğduğum içindir bu, kusurların çoğundan her zaman dehşete düşmem bundandır. Antisthenes’in kendisine öğrenilecek en önemli şeyin ne olduğunu soran birisini, “kötüyü bildiğini unutmak” diye yanıtlaması bunu vurgulamaktadır gibi geliyor. Bir kez daha yineliyorum, bunlar beni dehşete düşürdü; öyle ki, sütannemden emdiğim bu tür içgüdüyü, hiçbir şeyin buna dokunmasına izin vermeden korudum. Başka hiçbir etken beni bundan daha fazla etkilemedi; çünkü bunlar, bazen ortak yoldan ayrılıp beni bu doğal eğilimin nefret ettirdiği eylemlere daha kolayca yönelteceklerdi.
Şimdi söyleyeceğim korkunç bir şey; ama yine de söyleyeceğim bunu. Yönelimimde aklımdan daha fazla ağırbaşlılık ve düzen buluyorum; arzularım, sağduyumdan daha az dengesiz.
Aristippus, haz ve zenginlikler lehine tüm filozofları kendisine karşı ayaklandıran çok cesurca görüşler ortaya attı. Ama kendi hal ve tavrına gelince… Zorba hükümdar Dionysius seçim yapması için ona üç güzel kız sunduğunda üçünü birden aldı, çünkü bunlardan birini yanına alırsa Paris’in bunu kötüye çekeceği yanıtını verdi. Ama kızları evine götürdüğü zaman, hiçbirine elini sürmeden geriye gönderdi. Uşağı yolda bulduğu çok ağır para çıkısını kendisine getirince, Dionysius ona taşıma zahmetine katlandığı yükünü atmasını buyurdu.

Michel de Montaigne
Kaynak:  Denemeler

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Erich Fromm: Çoğu insan umut eder ama yüreğinin sesini dinlemez ona göre hareket etmez

"Tuzlu içecek nasıl susuzluğu artırırsa, bunlar da aynı şekilde sıkkınlığı artırırlar. Ama bilinçsiz de olsa, sıkıntı, sıkıntı olarak kalır.Günümüz sanayi...

Kapat