“Bir zamanların günahları bugünün töreleri haline geldi” Pişmanlık Üzerine – Montaigne

Burada sade ve parıltısız bir yaşam öneriyorum; önemsizdir bu, çünkü tüm ahlak felsefesi esasen daha zengin bir yaşamdansa, basit ve sade bir yaşama bağlanabilir; her insan kendinde insani koşulların her biçimini taşır.

Yazarlar kendilerini halka birkaç özel ve özgün çizgiyle tanıtıyor. Bunu ben, Michel de Montaigne olduğum kadarıyla, dilbilimci veya ozan ya da hukukçu olarak değil, evrensellikle yapan ilk kişiyim. Eğer kişiler benim kendimden fazlaca söz etmemden yakınıyorsa, ben de onların kendilerini bile düşünmemelerinden yakınıyorum.

Ama özel yaşam içindeki biri olarak kendimi herkese tanıtmam doğru bir hareket mi? Biçimin ve sanatın bunca önem ve yetkeye sahip olduğu bir dünyada aynı ölçüde oldukça zayıf bir doğaya borçlu olunan ansal, işlenmemiş ve basit üretimleri takdim etmek aynı ölçüde meşru mu? Bilgili olmaksızın kitaplar yaratmaktansa, taşsız bir duvar ya da aynı türden bir şeyler inşa etmeyi istemek değil mi? Müziğe ait icatlar sanat kurallarına uyar, benimkilerse rastlantıya. Ben en azından ilkelere uyarım; öyle ki, önce benim kendimi verdiğim bir konuyu hiç kimse asla benden daha iyi anlayıp bilerek işlemedi ve bunda yaşamda benden daha bilgili kişinin üzerindeyim. Ve ikinci olarak, asla hiç kimse konusunda ne daha ileriye nüfuz edip, ne bunda öğeleri ve sonuçları daha kesinlikle işledi, ne de girişimine tespit etmiş olduğu hedefe daha kesin ve daha tam biçimde ulaştı. Bunu daha iyi hale getirmek için sadece örneğe sadakate ihtiyacım var; o da olabildiğince saflığı ve ciddiyetiyle meydanda. Gerçeği isteyebileceğim değil, göze aldığım kadarıyla söylüyorum ve buna yaşlandıkça biraz daha fazla cesaret ediyorum; zira, bu yaşta uygulamalar gevezelik etmek ve kendinden söz etmek için bana bir parça daha özgürce ayrıcalık verir gibi geliyor. Burada, sıkça gördüğüm sanatkârla onun yapıtının birbirine benzemediği tehlikesine girilmiyor; bu kadar saygın bir kişi bu aptalca yazıyı nasıl yazar? Veya bu kadar bilgince yazılar bu orta halli insandan nasıl çıkar? gibi.

Sohbeti bir hayli sıradan, yazıları büyük değerde olan birisi, niteliğini kendisinin dışındaki bir şeylerden elde eden bir kişidir. Bir bilgin her şeyde bilgili değildir; Ama yeteneği olan kişi her şeyde, hatta bilmediğinde bile yeteneğe sahiptir. Burada, ben ve kitabım aynı yürüyüş tarzında gidip, birbirimize uyuyoruz. Başka yerlerde eser yazarından bağımsız biçimde övülebilir veya eleştirilebilir burada olmaz. Burada, birine temas eden, ötekine de temas eder. Kitabımı tanımaksızın onun hakkında hüküm yürütecek olan kişi benden daha fazla kendine zarar verici, kitabımdan bilgi almış olacak kişi beni tamamıyla memnun eder. Kamuoyunun onayı beni memnun edecektir. Kavrayışlı insanlara bilimden kazancımı yapabilmiş olduğumu, belleğimin bana daha fazla yardımcı olduğuna tanık olmaktan fazlasıyla memnun olacağım.

Çok nadir pişmanlık duyduğumu ve vicdanımın bir meleğin ya da bir atınki gibi değil, insan vicdanı olarak kendisinden hoşnut olduğunu sıkça söylediğimi arz ediyorum. Ve burada şu nakaratı, her zaman bir salt uzlaşı nakaratı gibi değil, ama başlıca ve doğal bir itaatin nakaratı gibi ekliyorum: Soru sorarak ve bir cahil gibi, tamamlamak için kendimi katıksız ve basit bir şekilde ortak ve meşru inanışlara bakarak konuşurum. Hiç ders vermem, anlatırım.

İncitmeyen gerçek bir kusur ve kınamayan bir yargı olmaz; gerçekten, çirkinliği ve yakışıksızlığı o kadar açıktır ki, bunun bir aptallık ve cehaletten ileri geldiğini söyleyenler haklıdırlar. Onu tanıyıp nefret etmemek tasarlanması güç bir şeydir. Kötülük özgün zehrinin büyük bölümünü özümser ve onunla zehirlenir. Kusur, bedende geçmeyen bir yara ve ruhta her zaman kendiliğinden tırmalanıp kanayan bir pişmanlık bırakır. Çünkü akıl öteki hüzünleri ve acıları silerse de, ateşli hastalıkta hissedilen soğuk ve sıcağın bize dışarıdan gelenlerdekinden beter olduğu gibi, içeriden gelenden çok daha vahim olan pişman olmanın hüznünün ve acısının meydana gelmesine yol açar. Ben yalnızca aklın ve doğanın mahkûm ettiklerini değil, insanların düşüncelerinden kaynaklananları da (yasalar ve teamüller uygun görse de) kusur sayarım.

Benzer şekilde, iyi doğmuş bir kişinin hoşuna gitmeyen övgüye değer bir davranış olmaz. Kuşkusuz bizi içimizden sevindiren iyi hareket etmekten ve iyi bir vicdana eşlik eden soylu bir gururdan duyulan memnuniyet vardır. Korkusu olmayan kusurlu bir insan kendisini belki güvenceye alabilir; ama kendinden memnun olma duygusunu kazanamaz. Bu kadar kokuşmuş bir çağın kötülüklerinden korunmuş olmayı duyumsamak ve kendi kendine şöyle diyebilmek az bir zevk değildir: “Ruhumun derinliğine kadar görülebilseydi, ben ne kimsenin büyük acısından ve yıkımından, ne öç veya hasetten, ne yasalara saldırıdan, ne düzeni altüst etmeden, ne de sözümü tutmayıştan bile kabahatli bulunacaktım. Bu çağın aşırı serbestliği buna izin verip herkese öğretsin ki, bununla birlikte Fransa’da hiç kimsenin ne mülklerine, ne de kesesine el attım; barış zamanında da savaş zamanında da kendi mülklerimden ve kesemden yaşadım. Hiç kimsenin emeğinden ona ücretini ödemeden asla yararlanmadım.” Vicdanın bu tanıklıkları zevk verir ve bu doğal sevinç bizim için yüce bir lütuftur; aynı zamanda da bizde hiçbir zaman kusur yaratmayan tek ödemedir.

Erdemli eylemlerinin ödülünü başkalarının onaylamasından beklemek, bunu fazlaca güvensiz ve fazlaca karışık bir şeylere dayandırmaktır; özellikle de bizimki kadar kokuşmuş ve cahil bir çağda, halkın size biçtiği değerdense bir küfürdür. Kimin övgüye değer olduğunu bilmeye kim bel bağlar? Tanrı, herkesin kendine yaptığını gördüğüm övgülü tanımlamasına göre bir iyilik adamı olmaktan beni korusun! “Bir zamanların günahları bugünün töreleri haline geldi.” (Seneca, Ep., 39)].

Dostlarımdan bazıları, gerek kendiliklerinden, gerekse isteğim üzerine bazen beni eleştirmeye ve açık kalplilikle ele almaya kalkışıyorlar; bu şekilde iyi yaratılmış bir ruh için, sadece yararlığıyla değil, hatta kibarlığıyla tüm sağlanan öteki hizmetlere üstün gelen bir görevi yerine getirdiklerini düşünüyorlardı. Bunu her zaman nezaketle ve anlayışla kollarım açık karşıladım. Ama bugün bundan vicdanıma göre söz edecek olursam, onların övgülerini ve eleştirilerini çoğu kez yanlışlık buluyorum. Onlara göre davransaydım daha çok yanlışlıklar yapardım. Ve biz, tamı tamına, tanıyanı sadece kendimizin olduğu özel yaşama sahip diğer kişiler, eylemlerimizin mihenk taşı olsun ve kâh onunla kendimizi kutlayalım, kâh ceza verelim diye kendimize bir örnek bulmalıyız. Ben kendi yasalarıma ve yargılanmak için kendi mahkememe sahibim; bunlardan başkalarına başvurmuyorum artık. Eylemlerimi başkalarına göre sınırlıyorsam da, onları sadece kendime göre genişletiyorum. Korkak ve zalim misiniz ya da dürüst ve özverili misiniz bunu ancak siz bilebilirsiniz. Başkaları sizi göremez Onlar belirsiz tahminlerde bulunabilirler; Çünkü gerçek doğanızı sizin onu gösterdiğinizden daha az görürler. Bu nedenle, onların yargılarıyla değil, kendinizinkilerle gururlanmalısınız. “Tuo tibi judicio est utendum. [“Yararlanmanız gereken sizin kendi yargınızdır.” (Cicero, Tusculanes, I, XXIII)]. Vírtutis et vitiorum grave ipsius conscientiæ pondus est: qua sublata, jacent omnia.” [“Erdemin ve kusurun bilinci büyük bir ağırlıktır: onu ortadan kaldırın her şey yerlere düşer.” (Cicero, De natura deorum, III, XXXV)].

Pişmanlığın günahı yakından takip ettiği söylenir; ama bu söylenti, günahın bize kendi evindeymiş gibi yerleşip en üst noktada olduğu zaman pişmanlıkla ilgili gibi görünmüyor. Bizi gafil yakalayan tutkuların götürdüğü hatalar itiraf edilmeyip inkâr edilebilir; Ama bizde uzun bir alışkanlık sonucu kök salmış, güçlü ve sağlam bir istençle demir atmış hatalar kendilerini kolayca bırakmaz. Pişmanlık, istencimizin davranışını yadsımaktadır; düşüncelerimizde kendini gösteren bir karşı çıkıştır ve bizi tüm yönlere yürütür. İşte, geçmiş erdemini ve kendine sahipliğini itiraf.

“Neden şimdiki düşüncelerim gençliğimdekiler gibi değil.
Şimdi neden bu duygulara sahibim.
Yanaklarım eski diriliğine kavuşmaz mı?” (Horatius, Odlar, IV, X, 7)

Özel yaşamına kadar düzenli ve derli toplu olan az bulunur bir yaşamdır. Herkes rolünü yapabilir ve kendini kürsüde namuslu bir kişi olarak takdim edebilir; ama bizce her şeyin olanaklı ve her şeyin gizlenmiş olduğu kalbinin derinliğinde düzenli olması önemlidir. Buna yakın derece, kimseye hesap vermek zorunda olmadığımız gündelik işlerde kendiliği içinde olmaktır; orada etkilenen hiçbir şey, yapay hiçbir şey yoktur. Bu neden, Bias bir evin iyi oluşunu şu şekilde tasvir ediliyordu: “Bir evin efendisi evinde, dışarıda yasalardan ve insanların söylentilerinden çekinerek davrandığı gibi davranmalıdır.” Julius Drusus da evini üç bin ekü altını karşılığında komşularının göremeyeceği bir yere kurmayı öneren işçilere şu güzel çözümü buldu: “Evimi herkesin her taraftan göreceği şekilde yapmanız için size altı bin ekü vereceğim.” Agesilaus’un yolculukta olduğu zaman tapınaklarda tanrılarla halkın birlikte özel davranışlarına kadar gözlemleyebildikleri şekilde oturmaya dayanan alışkanlığı da kaydedilebilir. Böyle birisi halk için olağanüstü, bulduğu evindeyse karısının ve uşağının dikkat çekici hiçbir şeyini görmediği bir kişidir. Pek az adam evindekiler tarafından hayranlıkla seyredilmiştir.

Tarihin bize öğrettiğine göre, kimse yalnız evinde değil, memleketinde de peygamber olamaz. Bu düşünce önemsiz işler için de aynıdır. Memleketim Gaskonya’da basılmış kitaplarımı görmek insanların tuhafına gidiyor. Evimden uzaklarda ne kadar çok tanınıyorsam değerim de o kadar artıyor. Guyene’de basımcılara ben para ödüyorum; başka yerlerde onlar bana para ödüyor. Sağken ve yaşarken gizlenenler, sanki ölmüşler ve yokmuşlar gibi, saygınlık kazanmayı bu olayın üstüne kuruyorlar. Ben daha az saygınlığım olmasını isterim ve kendimi dünyaya, ondan gördüğüm saygınlık kadar tanıtırım. Dünyayı terk edeceğim zaman, borçlarımı ödemiş olacağım.

Halkın kapısına kadar hayranlıkla uğurladığı kişi, bir toplu törenden sonra giysisiyle birlikte rolünü de geride bırakır: Ne kadar yükseğe çıktıysa, o kadar aşağıya düşer. Kendi evinde her şey darmadağın ve bayağıdır. Herkesten uzak yaşamında belli bir düzen olsaydı, onu, kendine has basit davranışları içinde görmek için keskin ve ender rastlanan bir görüşe sahip olmak gerekir. Ayrıca, düzenli olmak iç karartıcı bir erdemdir. Bir siperi ele geçirmek, bir büyükelçiliği yönetmek, bir halkı idare etmek, göz kamaştırıcı eylemlerdir. Azarlamak, gülmek, satmak, ödemek, sevmek, nefret etmek, yakınlarıyla ve kendi kendisiyle sakin bir biçimde ve dürüstçe konuşmak, kendini koyuvermemek, kendini yalanlamamak daha zor ve daha az fark edilen şeylerdir.

Gözlerden uzak bir yaşamda, kim ne derse desin, başka yaşamlardaki kadar ya da ondan daha katı ve zor görevlerle ayakta kalınır. Aristoteles, “özel kişiler yönetim kademesindeki kişilerden daha zor ve daha yüksek bir biçimde erdeme hizmet ederler” der. Yüksek görevlere vicdandan daha çok övünme için hazırlanırız. Ün kazanmanın en kesin yoluysa, ün için yaptığımızı vicdan için yapmak olurdu. Bana öyle geliyor ki, İskender’in sahnedeyken sergilediği erdem, Sokrates’in sade ve gölgede oynadığı role göre daha zayıftı. Sokrates’i kolayca İskender’in yerinde görebiliyorum –ama İskender’i Sokrates’in yerine koyamıyorum:İskender’e ne yapmayı bildiği sorulsa: “Dünyayı egemenlik altına almak.” diye cevap verirdi. Sokrates ise: “İnsanın koşuluna göre, insanca bir yaşam sürdürmeyi.” derdi. Çok daha genel, daha zor ve daha meşru bir bilim. Ruhun değeri yükseğe çıkmak değil, düzenli bir biçimde ilerlemektir.

Onun yüceliği büyüklükte değil, ılımlı olmaktadır. Bizi yargılayan ve derinlemesine değerlendiren kişiler kamusal eylemlerimizi pek hesaba katmazlar; bunun, balçıklı ve ağır bir derinlikten fışkıran ince bir su sızıntısı olduğunu görürler. Aynı şekilde, bizi bu güzel dış görünüşe bakarak yargılayan kişiler, içimizin de öyle olduğu sonucuna varırlar. Sıradan ve kendininkilere benzeyen yetenekleri hedeflerinden daha uzak olan ve onları şaşırtan öteki yeteneklerle birleştirmezler. Aynı şekilde iblislere garip biçimler veririz. Timurlenk’e gür kaşları, olabildiğince geniş burun deliklerini, korkunç bir yüzü ve adının kopardığı gürültüye göre hayal ettiği ölçüsüz bir boyu kim yakıştırmaz ki? Eskiden biri bana Erasmus’u bana gösterseydi, uşağına ve ev sahibine söylediği her şeyi birer atasözü ve özdeyiş olarak almamam zor olurdu. Bir zanaatkârı kendi lazımlığı ya da büyük bir başkanın karısının üzerinde duruşu ve birikimiyle kendi saygınlığı içinde olduğundan çok daha kolayca hayal ederiz. Pek yüksek tahtlarından basitçe yaşamaya inmezlermiş gibi gelir bize.

Kötü ruhlar garip bir dürtüyle iyilik yapmaya itildiği gibi, erdemli olanlar da kötülük yapmaya kalkışırlar. Dolayısıyla, onları sakin haldeyken, evlerindeki tavırlarına göre, oraya arada bir uğradıklarında yargılamak gerekir ya da en azından doğal hallerine, dingin hallerine en yakın oldukları sırada yargılamak gerekir. Eğitim doğal eğilimlere yardım eder, güç katar; ama bu eğilimleri hiç değiştiremez ve sınırlarını zorlamaz. Benim zamanımda binlerce doğal davranış eğitimin aksine erdeme ya da kötülüğe kapılıp gitti.

“Bu şekilde ormanlardan koparılmış, kafeslere kapatılmış vahşi hayvanlar evcilleştirildiklerinde, tehditkâr tavırlarını terk edip, insanın hâkimiyetine katlanmayı öğrendikleri sırada, bir damla kan dudaklarına değerse ateşli kudurganlıkları ve vahşetleri tekrar uyanır; kan tadıyla gırtlakları şişer, öfkeden yanarlar çok geçmeden şaşkına dönmüş sahiplerini parçalamamak için kendilerini zor tutarlar.” (Lucain, IV, 237)

Doğuştan gelen bu nitelikler sökülüp atılmaz, üstleri örtülür ve gizlenirler. Latince bana doğal gelir, onu Fransızcadan daha iyi anlarım; Ama kırk yıldır ne konuşurken ne de yazarken bu dili kullandım. Bununla birlikte, hayatımda iki ya da üç kez düştüğüm aşırı ve ani heyecanlarda, bir keresinde sapasağlam babamın bayılıp üzerime devrildiğini gördüğümde, içimin derinliklerinden ilk Latince sözcükler döküldü. Doğa, uzun bir alışkanlığa rağmen ortaya çıkar ve kendini güçlü bir şekilde ifade eder. Bu örnek, başka şeyler için de geçerlidir.

Çağımızda insanların törelerini yeni görüşlere göre değiştirmeye çalışan kişiler, görünür kusurlarını yeniden biçimlendirdiler; özle ilgili olanları çoğalmadılarsa da olduğu gibi bıraktılar; bu işlerde artıştan korkulur. Daha ucuza mal olan ve daha çok değer taşıyan kendimize bağlı bu dış düzeltmeler üzerindeki diğer tüm iyiliklerden uzaklaşmaya hazırız; böylece kendi yapımızda bulunan diğer doğal kötülükleri daha ucuza doyurabileceğiz. Bunun deneyimimizi nasıl etkilediğine bir bakın. Kendini dinliyorsa, içinde kendine özgü, egemen biçimden sıyrılmayan, kendisine ters olan öğrenime ve baskılar fırtınasına karşı mücadele etmeyen hiç kimse yoktur. Bana gelince, sarsıldığımı pek hissetmem, ağır ve bastıran kütleler gibi hep yerimde dururum. Evimde değilsem de hep çok yakınlardayımdır. Düzensizliklerim beni çok uzaklara götürmez. Aşırı ve olağandışı hiçbir şey yoktur; yine de sağlıklı ve dinç düşünce değişikliklerim vardır.

Günümüz insanlarını genel olarak ilgilendiren ve asıl mahkûm edilmesi gereken, bir kenara çekilmelerinde bile bir çürümüşlük ve kokuşmuşluk olmasıdır; yaşamlarını ne derece düzelttikleri belirsizdir; tövbeleri bile neredeyse günahları kadar sağlıksız ve suçludur. Bazıları ya kötülüğe doğal bir bağ ile yapışmış olduklarından ya da uzun süren bir alışkanlıktan kendi çirkinliklerini görmez olurlar. Bazılarına (aralarında ben de varım) kusur ağır basar; Ama onlar bunu zevkle ya da başka bir yolla dengelerler, kötü ve alçakça da olsa, buna belli bir bedele kadar katlanırlar. Yarar konusunda söylediğimiz gibi, zevkin günahı adilce bağışlatmasını ölçüyü kaçırma olarak düşünmüş olabiliriz. Bu zevk, tıpkı hırsızlıkta olduğu gibi, daha az önemli ve günah dışı sayılacaktır ama aynı zevk, kadınlarla şehvet ilişkisinde görüldüğü gibi uygulanışında günah olarak kabul edilecektir çünkü orada itki çok şiddetlidir ve kimi zamanda da karşı konulamayacak kadar güçlüdür.

Geçen gün Armagnac’da akrabalarımdan birinin topraklarındaydım; herkesin “hırsız” diye adlandırdığı bir köylü gördüm. Yaşamını şöyle anlatıyordu: Dilenci olarak doğmuş ve elleriyle çalışarak hiçbir zaman sefaletten kurtulamayacağını anlayarak hırsızlık yapmaya karar vermişti. Tüm gençliğini fiziksel gücü sayesinde güven içinde bu mesleği yaparak geçirmişti; Başkalarının ürününü topluyor, bağını bozuyordu; ama bunun için çok uzaklara gidiyordu ve çok büyük, koca koca yığınlar halinde ürünler kaldırıyordu, o kadar ki, bir adamın bir gecede bu yükü omuzlarında taşıyabileceğini kimse hayal edemezdi. Üstelik, verdiği zararı eşit paylaştırmaya ve dağıtmaya özen gösteriyordu, böylece herkese daha az zararı dokunuyordu. Şimdi, şu ihtiyar yaşında açıkça itiraf ettiği bu meslek sayesinde, sıkıntı çekmeden zengin bir adam gibi yaşıyor. Tanrı ile arasını düzeltmek için, günlerini soyduğu kişilerin mirasçılarına yardımcı olmakla geçirdiğini söylüyor ve bu işi tam olarak bitirmezse (çünkü hepsine birden yetişemezdi) yalnızca kendisinin bildiği ve yaptığı kötülük oranında yardım etme görevini kendi mirasçılarına verecek. Bu tanımlamaya göre, ister doğru, ister yanlış olsun, bu adam hırsızlığa onursuzca bir iş olarak bakıyor ve ondan nefret ediyor, ama yoksulluktan nefret ettiği kadar değil. Sadece bu hırsızlıktan dolayı pişmanlık duyuyor, ama bu olayı dengeleyecek ve telafi edecek bir şey yapınca artık pişmanlık duymuyor. Bizi kusurla birleştiren alışkanlık değildir, bizi onunla uyumlu hale getiren zekâmızın bizzat kendisidir; üstüne üstlük, sarsıntılarıyla ruhumuzu körelten ve alt üst eden günahın egemenliği altında yargı yetimizle ve tüm geri kalanıyla bizi bir an sendelettiren şu azgın rüzgâr da.

Yaptığım şeyi tam yapmak âdetimdir ve bir bütün olarak ilerlerim. Benim aklımdan kaçan ya da gizlenen bir hareketim olmadığı gibi, bölünme ve iç çatışma olmadan benim tüm bölümlerimin az çok onayladığı bir davranışımda da yok. Hata da övgü de yargımındır; bir kez işlediği hatayı hep işler, çünkü doğduğumdan beri hep aynıdır, aynı eğilimlere sahiptir, aynı güçle aynı yolu izler. Genel düşüncelere gelince çocukluğumdan beri neredeysem hep orada kaldım.

Şiddetli, hızlı ve ani günahlar vardır; bunları bir kenara bırakalım. Ama tekrar tekrar işlenen, düşünüp taşındıktan sonra kararlaştırılmış, yapımızdan gelen, mesleğe veya uğraşlara bağlı günahlarla ilgili olarak, bunlara sahip olanların aklı ve vicdanı bunu sürekli istemedikçe ve aynı şekilde kabul etmedikçe, aynı yürekte bu kadar uzun zaman kalmalarını anlayamıyorum. Belli bir anda duyulan pişmanlıkla övünmeye gelince, bunu hayal etmem ve anlamam biraz zor oluyor.

İnsanların kâhinlerin vahiylerini derlemek için tanrıların heykellerine yaklaştıkları zaman yeni bir ruh aldıklarını öne süren Pythagoras’ın okulundan değilim; Pythagoras yalnızca bu ruhun yeni, yabancı göreve hazır olması gerektiğini açıkça söylemek istemiş olabilir. Çünkü ruhumuz bu törene uygun düşen arınmışlık ve temizlik belirtilerini hemen hiç göstermez.

Pişmanlığı tanıdığıyla övünen kişiler, kendimizde keşfettiğimiz eksiklikleri ve kusurları kesinlikle düzeltmemizi buyuran, ama ruhumuzun huzurunu bozmayı yasaklayan stoacı öğretilere tamamen zıddını yaparlar. Bu kişiler, bizleri bundan büyük bir üzüntü ve pişmanlık duyduklarına inandırmak isterler; ama değişmeyi, düzeltmeyi ve kesintiye uğramayı hiç belli etmezler. Oysa, kötülüğünden kendisinden kurtulmadıkça bir iyileşme olmaz. Eğer pişmanlık terazinin kefelerinden birine konsaydı, günahtan yana ağır basardı. Davranışlarımızı ve hayatımızı ona uydurmuyorsak da, sofuluk kadar kolay taklit edilebilecek bir başka şey yok bence; özü anlaşılması zor ve gizli, görünüşler kolay ve şatafatlıdır.

Bana gelince, olduğumdan farklı olmayı pekâlâ arzulayabilirim: Genel durumumu kınayabilirim, beğenmeyebilirim ve beni yeni baştan düzenlemesi ve doğal zayıflığımı bağışlaması için Tanrı’ya yakarabilirim. Ama bunu pişmanlık olarak adlandırmamalıyım ve bana öyle geliyor ki, melek ya da Cato olmadığım için de üzülmüyorum. Eylemlerim şimdiki durumuma ve koşullarıma uygundur ve ona göre düzenlenmiştir. Daha iyisi elimden gelmez. Pişmanlık sadece elimizde olan şeylerle ilgili değildir ama insanı üzebilir. –. Benimkinden çok daha yüksek ve daha düzenli çok sayıda ruhlar olmalı diye hayal ediyorum, ama bunun için yeteneklerimi geliştirmiyorum; kolu ya da aklı daha güçlü insanlar var diye kolum ya da aklım daha güçlü olmuyor. Böyle düşünmek ve bizimkinden daha soylu bir davranışı istemek üzülmemize yol açsaydı, o zaman en masum işlerimiz için de üzüntü duyardık; çünkü doğası daha mükemmel olan birinin en yetkin ve en saygın davranışa sahip olduğu yargısına varırız; biz de aynısını yapmayı arzularız. Gençlik davranışlarımı düşündüğüm ve yaşlılıktaki davranışlarımla karşılaştırdığım zaman, temelde düzenli davrandığımı ve elimden gelenin bu olduğunu görüyorum. Kendimle övünmüyorum; benzer koşullarda yine aynı şekilde davranacaktım. Bu bir leke değil, daha çok bana bulaşan evrensel bir boya. Ben yüzeysel sıradan ve törensel bir pişmanlık tanımam. Ben ona pişmanlık demeden önce, benim her yanıma erişmesi gerekir; beni içimden sarmalı ve Tanrı’nın gördüğü gibi beni derinliğime kadar ve bütünüme kadar etkilemeli.

İşlerime gelince, gereği gibi davranmadığım için güzel fırsatı kaçırdım. Bununla beraber koşullara göre kararlarım doğruydu. Bunun yöntemi her zaman en kolay ve en güvenli yolu seçmektir. Geçmiş kararlarımı bana önerilen durumu göz önünde bulundurarak kendi kuralıma göre bilgelikle yerine getirdiğimi görüyorum; benzer koşullarda aynı şeyi aradan bin yıl geçse yine yapardım. İşin şu anki durumuna değil, incelediğim sıradaki durumuna bakarım.

Her projenin gücü zamana bağlıdır; fırsatlar ve koşullar hiç durmaksızın değişir. Yanlış karar almaktan değil, ama şanssızlıktan ötürü hayatımda birkaç vahim hatanın önemli sonuçlarını sineye çektim. Elimize aldığımız nesnelerin özellikle bilmediğimiz yanları vardır. İnsanların doğasında ses vermeyen, kendini belli etmeyen, bazen beklenmedik fırsatlarla ortaya çıkan koşullar vardır. Eğer ben öngörümle bunları kavramasaydım ve keşfetmeseydim, kötülüklerini bilemezdim; öngörüm kendi rolünün sınırları içinde bulunuyor. Olay gelip beni buluyor, benim reddettiğim bölümü kayırırsa, bunun çaresi yoktur; bu yüzden kendine kızmam, eserimi değil kötü kaderimi suçlarım: Buna pişmanlık denmez.

Phocion, Atinalılara bir örgütte bulunmuştu ama öğüdü tutulmamıştı; bununla birlikte, iş onun düşündüğünün aksine olumlu sonuçlanınca birisi ona şöyle dedi: “Pekala Phocion, işlerin bu kadar iyi gitmesinden memnun musun?”; “Evet, işin bu duruma gelmesinden çok memnunum,”, “Ama önerimden pişman değilim.” diye cevap verdi. Dostlarım bir yol göstermem için bana başvurduklarında, bunu özgürce ve açık seçik yaparım; hemen herkesin yaptığı gibi, olay rastlantılara bağlı diye, dediğimin tersi olurda bana sitem ederler diye hiç tereddüt etmem; bu beni asla üzmez, çünkü yanılan onlar olabilirler, ben onlara bu hizmeti vermekten kaçınmamalıyım.

Bana ait olan yanlışları ya da şansızlıklarımı kendimden başka kimseye yüklemem çünkü gerçekte başkasının öğüdünü nadiren tutarım, o da nezaketen, ancak bilimsel bir bilgi ve bir olayı öğrenme ihtiyacı duyduğum zamanlar bunun dışındadır. Ama sadece kendi öz yargımı kullanmak zorunda kaldığım durumlarda başkalarının nedenleri bana hizmet edebilir, ama beni yolumdan döndürmez. Hepsini nazikçe ve olumlu bir şekilde dinliyorum; Ama hatırladığım kadarıyla, şimdiye kadar sadece kendi düşüncelerime inandım. Bana göre, başkalarının düşünceleri benim istencim üzerinde sinek vızıltısı etkisi yaratıyor. Düşüncelerime fazla değer vermem; ama başkalarınınkine daha da az değer veririm. Bahtım beni onurlandırır; kimseden tavsiye almadığım gibi, hemen hiç tavsiyede bulunmam. Benden çok az öğüt istenir; yerdiğim öğüde de pek inanan olmaz. Tavsiyemin düzelttiği, doğrulttuğu ne kamusal, ne özel hiçbir girişim bilmiyorum. Tesadüfen benim tavsiyelerime başvuranlar bile, başka bir beyne yönelmekte çok daha istekli oldular. Yetki haklarında olduğu kadar huzur haklarında da kıskanç biri olarak, böyle olması daha çok hoşuma gider. Onlar beni dışarıda bırakırken, tümüyle bende olanı içeren benim ilkelerime göre hareket ediyorlar. Başkalarının işlerine karışmamış olmak ve bunları savunmak zorunda kalmamak benim için bir zevktir.

Hangi türden olursa olsun, bir iş bir kez geçmişte kalınca, artık onun için üzüntü duymuyorum. Böyle geçmesi gerektiğini düşünmek, beni sıkıntıdan kurtarıyor; işte onlar şimdi evrenin büyük akışı ve stoacı nedenlerin zincirleme tutumu içinde yer alırlar. İsterse geçmişte olsun, ister gelecekte, doğanın tüm düzenin altüst olmadan, hayalinizin ya da düşüncenizin isteğiyle yetisiyle tek bir nokta bile yerinden kımıldamaz.

Zaten yaşlanmayla gelen pişmanlıktan nefret ederim. Antik çağda, onu hazdan koparan yıllara minnettar olduğumu söyleyen kişinin (Sophokles) görüşü benimkinden farklıdır. “Nec tam aversa videbitur ab opere suo providentia, ud debilitas inter optima inventa sit ” [“Tanrı’nın kendi eserine bu denli düşman olduğu, zayıflığın en iyi şeyler arasında yer aldığı asla görülmeyecek.” (Quintilien, Dua kurumu, V, XII)]. Yaşlanınca tutkular azalır; derin bir doygunluk sarar bizi. Bunun bilinçle bir ilgisini göremiyorum. Hüzün ve zaaf bize alçak ve sıkıntılı bir erdem havası verir. Doğal bozulmalara kendimizi tümüyle kaptırmamalıyız, bunların yargımızı yozlaştırmasına izin vermemeliyiz. Daha eski yıllarımda, gençlik ve zevk, tensel hazdaki kötülüğün yüzünü görmemi engellemedi; aynı şekilde, şimdi, yılların verdiği bıkkınlık, kötülükte hazzın yüzünü görmemi engellemiyor. Şimdi artık olmadığım yaşı, sanki hâlâ o yaştaymışım gibi yargılıyorum. Aklını bu kadar sert ve özenle hırpalayan biri olarak, şu anki aklım, en delidolu çağımdaki aklım gibi geliyor bana, yaşlandıkça kötülemiş ve biraz zayıflamış olsa da. Bedensel sağlığımı göz önünde bulundurarak, böyle bir zevke dalmama izin vermiyor, eskiden de tinsel sağlığım için izin vermezdi. Onu, kavganın dışında kalıyor diye, daha az değersiz bulmuyorum. İsteklerim öylesine kırık dökük ve onur kırıcı ki, aklımın onlara karşı çıkmasına değmiyor; sadece ellerimi uzatarak önünü kesiyorum. Eğer aklımı eski tensel isteklerimi karşısına çıkarsaydım, korkarım o eski direnç gücünü gösteremezdi. Bir şeyi yargılarken, kendi koşulları içinde yargıladığını, yeni bir aydınlık getirdiğini görmedim. Bu tür bir iyileşme varsa da yine de bozulmuş bir sağlıktır bu.

İşte sağlığını hastalığa borçlu olmak, ne acıklı bir iyileşme! Bu görevi yerine getirmek bizim mutsuzluğumuzun işi değil bu görev, yargımızın doğruluğuna düşer. Felaketlerin ve üzüntülerin üzerimdeki tek etkisi, onları lanetlemektir; bunlar, ancak kamçı darbeleriyle uyandırılması gereken kişileri ilgilendirir! Aklım refahın içinde çok daha özgürce koşturur; o, zevklerden çok kötülükleri sindirmekle uğraşır. Ortam sakin olduğu zaman bunları çok daha açık seçik görürüm. Sağlık beni hastalıktan çok daha keyifli ve daha yararlı bir biçimde uyarır. Sağlığım yerindeyken, elimden geldiğince hayatımı düzeltmeye, doğru düzgün yaşamaya çaba gösteririm. Eğer sağlıklı, şen ve güçlü olduğum iyi yıllar sürerken yaşlılık talihsizliğini ve sefaleti seçmek zorunda kalsaydım ve ne olduğuma göre değil de, artık olmadığıma bakarak yargılanmak zorunda kalsaydım utanç duyardım ve gücenirdim. Antisthenes’in aksine, kanımca insanın mutluluğu mutlu bir ölüm değil, mutlu bir yaşamdır. Ben ne pahasına olursa olsun bir filozofun kuyruğunu, sonuna gelmiş bir insanın başına ve bedenine bağlamaya çalışmadım ve üstelik bu uzantının hayatımın en güzel ve en uzun bölümünü yadsımasına ve yalanlamasına çabalamadım. Kendimi her yerde aynı biçimde tanıtmak ve göstermek istedim. Dünyaya bir daha gelseydim, yaşadığım gibi yaşardım. Ne geçmişe üzülürüm, ne de gelecekten korkarım. Ben kendimi aldatmadıkça, her şey içimde ve dışımda bir yürüyecek. Benim şansımın başlıca görevlerinden birisi, benim her davranışını kendi mevsimine göre yönetmiş olmasıdır. Ben ömrümün yeşillikli, çiçekli ve meyveli zamanını gördüm, şimdi de solgunluğunu görüyorum; doğal olduğuna göre, mutluluktur bu. Hem zamanında geldikleri için, hem de geçmiş hayatımın uzun mutluluğunu bana daha bir sevecenlikle hatırlattıkları için, acılara daha sabırlı katlanıyorum. Aynı şekilde, her iki çağda bilgeliğim aynı boyda olabilir.

Bilgeliğim bir zamanlar daha güzel, daha zarif, daha güçlü, daha şen, daha cevvaldi, şimdiki gibi kırık dökük, paylayıcı ve zahmetli değildi. Dolayısıyla bu rastlantısal ve sancılı iyileşmelerden vazgeçiyorum.

Tanrı’nın bizi yüreklendirmesi gerekir. Vicdanımız arzularımızın zayıflamasıyla değil, aklımızın pekiştirmesiyle kendiliğinden iyileşmelidir. Çapaklı ve bulanık gözler bakıyor diye, zevk kendiliğinde ne solgun, ne renksizdir. Ilımlılığı ve iffeti, bunları bize buyuran Tanrı’ya saygıdan dolayı sevmeliyiz. Nezlenin bize getirdikleriyle, taşlarına iyi gelenler ne ılımlıktır ne de iffet. Eğer görmüyorsak, zarafetini, gücünü ve en baştan çıkarıcı güzelliğini inkâr ediyorsak, hazzı küçük görmek ve onunla mücadele etmekle övünemeyiz. Gençlik ve ihtiyarlıktan söz edebilirim: Her ikisini de tanıyorum; Ama bana öyle geliyor ki, ihtiyarlıkta ruhlarımız marazlara ve en rahatsızlık verici eksikliklere gençliktekinden daha fazla açıktır. Bunu önceden genç olduğum zaman da söylüyordum; çenemde tüy bitmediği için o sırada benimle alay ediliyordu; aynısını şimdi yine de ağaran saç-sakalımın verdiği yetkeyle söylüyorum: Mizaçlarımızın çekilmezliğine, şimdiki şeylerden tiksinmeye ‘bilgelik’ diyoruz. Ama gerçekte, ancak değiştirdiğimiz, bana göre berbat bir halde değiştirdiğimiz kusurlarımızı aslında terk ediyoruz. Bu aptalca ve yersiz bir böbürlenme huysuz mizaçlar can sıkıcı bir gevezelik, bu hırçın ve az nazik nitelikler, batıl inanç ve gülünç bir damla hastalığına ihtiyarlıkta daha fazla istek, haksızlık ve yatkınlık görüyorum. Aklımızda yüzümüzden daha fazla kırışıklık bırakıyor ve yaşlandıkça ekşi ekşi kokmayan can ya hiç yoktur – ya da pek nadir görülür. İnsan bütünüyle ilerler ve bütünüyle geriler.

Sokrates’in bilgeliğini ve mahkûmiyetinin birçok koşulunu görünce, buna biraz kendisinin de (kendisini suçlayanlarla birlikte) göz yumduğunu söylemeye cesaret edebiliyorum, yetmiş yaşında olduğu için aklının zenginliğindeki duraklamaya ve alışılmış parlaklığındaki zayıflamaya çok kısa bir zaman içinde katlanması gerekiyordu.

Tanıdığım birçok insanda ihtiyarlığın her gün ne dönüşümlere yol açtığını görüyorum. Bu, içimize doğal olarak ve sinsice işleyen güçlü bir hastalıktır. Bizde bıraktığı yetersizliklerden kaçınmak ya da en azından ilerlemelerini zayıflatmak için çok büyük bir bilgi ve önlemler birikimi gerekiyor. Kurduğum tüm savunma hatlarına rağmen adım adım ele geçirdiğini hissediyorum. Buna elimden geldiğince direniyorum; Ama sonuçta beni nereye kadar sürükleyeceğini bilmiyorum. Her halükarda nereden düştüğümün bilinmesinden ötürü mutluyum.

Michel de Montaigne
Kaynak: Denemeler 

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Yaşar Kemal: Solumuz proletarya sözcüğünü proletaryadan, devrim sözcüğünü devrimden çok seviyor

Solun İşi Şu bizim solun işi bir tuhaf, bir akıl almaz iş. Gazeteler, dergiler, kitaplar çıkıyor, yığın yığın. Bunlar ne...

Kapat