Türk Romanına Eleştirel Bir Bakış: Yaban’da Teknik ve İdeoloji – Berna Moran

Yaban, ya aydın ile köylü arasındaki uçurumu içtenlikle dile getirdiği, bu yarayı cesaretle deştiği ve Anadolu köylüsüne ait gerçekleri bütün çıplaklığıyla önümüze serdiği için çok övülmüş, ya da tek yanlı olduğu, gerçekleri çarpıttığı ve köylünün yalnız olumsuz yönlerini anlattığı için eleştirilmiştir. Tartışılan sorun hep şu olmuş: Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun sergilediği köylü gerçeğe uyuyor mu, uymuyor mu?

Yaban’ı roman olarak ele alıp inceleme çabaları yok denecek kadar az. Oysa Türk romanı tarihinde önemli bir yer tuttuğunu, etkileyici ve çarpıcı olduğunu inkâr eden de yok. Anlaşılan romanın bu çarpıcılığını içeriğine borçlu olduğu düşüncesi yaygın. Belki bundan ötürü Yaban’ı bir roman dahi saymakta kuşku beslendiğini görüyoruz. Burhan Ümit Toprak, «bir romandan ziyade essai’ye benzediğini» söylüyor.  Reşat Nuri Güntekin, «sanat kaidelerine göre en itinasız yazılmış» eser dedikten sonra yine de kendinde doğurduğu «heyecan ve teessürün» şiddetinden söz ediyor.  Öyle sanıyorum ki Yaban bugün için de etkileyici bir roman, ama bu etkisini sadece içeriğine borçlu değil. Bundan ötürü bu bölümde amacım hem Karaosmanoğlu’nun köylüye karşı (tartışmalar yaratan) tutumunun nedenini açıklamaya çalışmak, hem de bu tutumu dile getirirken, romanın etkili olmasını nasıl sağladığını, ne gibi yollara başvurduğunu araştırmak.

Yaban’da, özensiz yazıldığı kanısını uyandıran ya da romandan çok «essai»ye benzetilmesine ve eleştirmenlerin dikkatinin içeriğine çekilmesine neden olan şey belki de Yaban’ın roman türünün en önemli özelliklerinden yoksun görünmesi. Bir olay örgüsü yok; Ahmet Celâl’in üç yıl süreyle, köyde tanık olduğu dağınık, birbiriyle ilintisiz olayların sıralanmasıyla gelişigüzel düzenlenmiş izlenimini uyandırıyor. Dolayısıyla belli bir gerilime, bir gelişime, bir bütünlüğe de sahip değil. Yazarın, eleştirmenler tarafından kullanılan bir deyimi ile «bölük pörçük». Ama ilk bakışta edinilen bu izlenim yanlış. Dikkat edersek görürüz ki romandaki olaylar iki planda yer alıyor: ön planda, köydeki dağınık, tek tek olaylar sıralanırken, arka planda başka bir olay gelişiyor: Kurtuluş Savaşı. Arka plandan yavaş yavaş ön plana geçen ve gittikçe daha fazla yer tutan bu olayın oynadığı rol, kuruluş bakımından da, romanın anlamı bakımından da önemli. Kuruluş »bakımından önemli çünkü hem bir gelişim çizgisi oluşturuyor hem de romana bir bütünlük kazandırıyor. Anlam bakımından da önemli oynadığı rol, çünkü aydın ve köylü arasında artan bir uzaklığın asıl nedenini oluştururken romanın anlamıyla ilgili ikinci bir gelişim çizgisi yaratıyor. Ön ve arka planların birbirine bağlanmasını sağlayan öğe ise. Ahmet Celâl’in kişiliği, çünkü Ahmet Celâl’in kendisi iki planda yaşayan bir adam. Gerçi bu subay Birinci Dünya Savaşında sağ kolunu kaybettiği için Kurtuluş Savaşına katılamamış ve Mütareke İstanbul’unun havasına dayanamadığı için, gelip emir eri Mehmet Ali’nin Porsuk Çayı dolaylarındaki köyüne yerleşmiştir, ama dünyadan elini eteğini çekmiş bir adam değildir. Hayatını köyde sürdürürken «bütün varlığımla cephede yaşıyorum» (s. 129) diyen Ahmet Celâl’in aklı fikri Kurtuluş Savaşı’ndadır. Böyle olunca, ıssız Anadolu yaylalarının içindeki bu sessiz köy hayatına savaş teması rahatlıkla, hatta kaçınılmaz bir şekilde girer. Ama başta, uzakta geçen bir olaydan seyrek alman haberler şeklinde. Böylece, İstanbul gazetelerinden, kasabaya gidip gelen muhtardan, köye gelen aşar memurundan vb. alınan savaşla ilgili haberler, köye dair anlatılanların arasına serpiştirilmiştir. Sonra sonra savaşın belirtileri gözlemlenmeye başlar: Mehmet Ali ile başka köylülerin askere alınması, cephane taşıyan kağnı kafileleri, yaklaşan düşmandan kaçarak göç eden insanlar, köyden geçen subay ve askerler. Savaş, köye yaklaşırken somutlaşır ve bir an gelir düşmanın top sesleri işitilir, uçaklar görülür ve sonunda bir sabah düşman birliği köye girer. Böylece savaş yaklaştıkça somutlaşarak, şiddetlenerek doruk noktasına ulaşan bir gelişim çizgisi oluşturur. Fakat bu temanın işlevinin yalnızca biçimsel olmadığını söylemiştim.

Romanın hemen hemen yarısından itibaren savaşla ilgili haberler, konuşmalar ve olaylar ön plana geçerken buna koşut olarak Ahmet Celâl ile köylüler arasındaki ilişkinin niteliğinde bir değişiklik göze çarpar. Başta Ahmet Celâl nedir onlar için? Sadece bir yaban. Onlar da Ahmet Celâl’in gözünde kendisinden çok farklı, cahil ve ilkel insanlardır. Buna rağmen Ahmet Celâl umutludur biraz; köylüleri kendine alıştırmak, ısındırmak ister (s. 54). «Bir köylü nasıl yaşarsa öyle yaşayacaktım. Tamamıyla onlara karışacaktım» (s. 93) der. Ne var ki aralarındaki uçurum kapanmak şöyle dursun açılır daha da. Nedeni, köylünün Kurtuluş Savaşı karşısındaki tutumu. Ahmet Celâl ilk defa savaştan söz açıp düşmanın İzmir’i aldığını, yurdun işgal edilmekte olduğunu, söylediği zaman köylüler bu konuya hiç ilgi göstermezler. Ama savaş üzerinde konuşmalar romanda yer aldıkça, görürüz ki köylüler Mustafa Kemal kuvvetlerine karşı bir tutum içine girmektedirler. Çünkü, düşmanın, Halife adına onları Mustafa Kemal’den kurtarmaya geldiğine ve Avrupa denen bir kraliçenin de savaştan sonra İslam dinini kabul edeceği yolunda işlenen propagandaya kapılmışlardır. Ahmet Celâl’i çileden çıkaran köylünün bu tutumudur. Savaş köye yaklaştıkça (savaş tema’sı ön plana geçtikçe) Ahmet Celâl ile köylüler de uzaklaşırlar birbirlerinden ve nihayet öylesine koparlar ki, artık Ahmet Celâl’in köylülere karşı duygusu bir nefret ve tiksintidir. Köylüler ise onu düşman belleyecek kadar aleyhine dönmüşlerdir. «Sanki zaptetmek isteyen düşman benim, teslim olmak istemeyen kale burasıdır» (s. 199) diye yakınır Ahmet Celâl. Düşmanın köye girmesi bile durumu düzeltmez, tersine «felaket bile bizi birleştiremedi. Aramızdaki uçurumu belki daha ziyade derinleştirdi» (s. 223). Köye gelen ‘yaban’ artık yan gözle bakılan bir düşmana dönüşmüştür ve Ahmet Celâl, köylülerin kendisini linç etmediğine şaşacak hale gelmiştir. Ahmet Celâl ile köylüler arasında genişleyen uçurum, bir olay örgüsünden yoksun görünen romanda, savaş tema’sına koşut olarak gelişen, aşamaları olan, ve yavaş yavaş şiddetlenerek doruk noktasına ulaşan bir çatışmanın var olduğunu meydana koyar.

Bu açıdan bakınca romanın tezi konusunda biraz değişik bir vurgulama çıkıyor ortaya. Aydın ile köylü arasındaki uzaklığın romanın tezi olduğunu ileri süren eleştirmenler; bu kopukluğu, Osmanlı döneminde olduğu gibi, yalnızca kültür ikileşmesinden doğan bir kopukluk gibi görüyorlar. Karaosmanoğlu bunu da dile getiriyor kuşkusuz, ama Yaban’da vurgulanan karşıtlık, vatanı kurtarmak için savaşan ilerici aydınlarla Kurtuluş Savaşı’na inanmayan gerici köylüler arasında. Ahmet Celâl ile köylüleri ayrı dünyaların insanı yapan, okumuş kentli ile cahil köylü arasındaki farktan çok, bu ikisinin Kurtuluş Savaşı karşısındaki farklı tutumlarıdır. Ne diyor Ahmet Celâl? «Türk entelektüeli yedi devlete harp açmıştır (…) Türkiye’nin karanlık semalarında Mustafa Kemal adı bir şafak yıldızı gibi parlıyor. Bunun etrafında bazı peykler beliriyor (…) Fakat inanılacak şey değil. Ben savaşı istemeyenlerin arasında yaşıyorum» (s. 103-104). «Vatan delisi, millet divanesi» Ahmet Celâl’in köylüler arasında böylesine yapayalnız kalmasının nedeni onlarla paylaşamadığı bu idealdir. Durmadan bu temayı işler Karaosmanoğlu. Daha önce askerlik yapmış olduğu için Ahmet Celâle öbür köylülerden bir gömlek daha yakın olan Bekir Çavuş ile de aralarında şöyle bir konuşma geçer örneğin:

– Biliyorum beyim sen de onlardansın emme.

– Onlar kim?

– Aha, Kemal Paşa’dan yana olanlar…

– İnsan Türk olur da, nasıl Kemal Paşa’dan yana olmaz?

– Biz Türk değiliz ki, beyim.

– Ya nesiniz?

– Biz İslamız, Elhamdülillah… O senin dediklerin Haymana’da yaşarlar (s. 200-201).

Gerçi savaşta dövüşenler, ölenler yine bu köylülerdir, ama onlar aydın subayların yönettiği bilinçsiz bir sürüdür Ahmet Celâl’e göre. Yedi devlete savaş açmış milliyetçi aydınlar var, ama gerçek millet yok:

Eğer bize zafer nasip olsa bile, kurtaracağımız şey bu ıssız topraklarla, bu yalçın tepelerdir. Millet nerede? O henüz ortada yoktur ve onu bu Bekir Çavuşlar, bu Salih Ağalar bu Zeynep Kadınlar, bu Ismailler, bu Süleyman’larla yeni baştan yapmak gerekecektir. (s. 201)

Aydının görevi kurtarmak, adam etmek, bilinçlendirmek. Karaosmanğolu’nun aydın ile köylü arasındaki ilişkiyi Yaban’da, böyle değerlendirdiğini gösteren ilginç bir kanıta daha değinmek istiyorum.

Sodom ve Gomore gibi romanlarında olsun, başka yazılarında olsun, kişilerin ve olayların Karaosmanoğlu’nun kafasında sık sık Kutsal Kitap’takilerle çağrışım yapması bu yapıtın kendisini çok etkilemiş olduğunu gösterir. Yaban’da bu çağrışımlara, benzetmelere, yapılan alıntılara dikkat edersek görürüz ki Türkiye’deki durumla İncilde anlatılanlar arasında bir koşutluk kuruluyor. İsa Yahudileri gerçek imana getirmeye, onları kurtarmaya çalışır ve bir direnme ile karşılaşır. Kurtuluş Savaşı sırasında Türkiye’de de İsa gibi kurtarıcılık görevini üstlenmiş bir Mustafa Kemal ve yandaşları vardır, ama onların görevi tabii dinsel değil ulusaldır. Karşılarında, onlara ve ulusa değil, İstanbul’da halifeye inanan bir kitle var. Bu koşutlukta Mustafa Kemal’in, İsa’nın yerini aldığı açık. İncilde İsa kendini iyi bir çobana benzetir ve etrafındakilere iyi çoban ile kötü çoban arasındaki farkları açıklar, iyi çobanın koyunlarını kurttan korumak için, canını vereceğini söyledikten sonra, kendisine inanmayanlara der ki:

– Siz iman etmiyorsunuz; çünkü koyunlarımdan değilsiniz. Koyunlarım sesimi işitirler, ben de onları tanırım ve ardımca gelirler, ben onlara ebedi hayat veririm, onlar da helak olmazlar ve kimse onları elimden kapmaz (Yuhanna İncili X, 26-28)

Luka İncilinde de İsa çobana benzetir kendini. Bundan ötürü de, bilindiği gibi, Batı edebiyatında ve sanatında çoban İsa’nın simgesidir. Yaban’da bu simgeyi kullanır Karaosmanoğlu.

Hani çoban nerede? Çoban, Ankara’nın yalçın kayası üstünden sesleniyor, sürüyü toplamaya çalışıyor. Sana selâm ey mübarek çoban; gazan mübarek olsun! Fakat günün birinde sürünü topladığın zaman ben onun içinde bulunabilecek miyim? (s. 146)

Görüldüğü gibi Mustafa Kemal de İsa gibi sürüsünün başına geçmiş, onları kurtarmaya çalışan bir çoban. Böyle olunca Kemalistler de yeni mezhebe katılan havarilere benzese gerek. Nitekim öyledir de. Ahmet Celâl köyden geçen Kemalist subaylardan söz ederken «bunlar bir ordunun alelâde subayları olmaktan ziyade yeni bir mezhebin öncüleri gibidir» (s. 104) der. Ahmet Celâl’in kendisi de bir Kemalist değil mi? Ona inanmayanlar da İsa’ya inanmayanlar gibi onu düşman belleyip linç edecek hale gelmemiş midir? Ama İsa kendisini çarmıha gerenleri bağışlar çünkü onlar ne yaptıklarını bilmiyorlardı «Ey baba, onları bağışla; çünkü ne ettiklerini bilmiyorlar» (Luka İncili XXIII, 34). Ahmet Celâl’de, düşman köyü yakıp yıkarken, o «mahşer gününde» köylüleri bağışladığını söyler çünkü «bunların hiçbiri ‘ne yaptığını’, bilmiyor» (s. 236). Karaosmanoğlu’nun «ne yaptığını», sözcüklerini metinde tırnak içine alması Kutsal Kitap’a gönderme yaptığının açık kanıtı.

Zaten bu çorak Anadolu toprağı Kenan diyarının çölleri gibidir ve «Burada Türk milleti çölde Beni İsrail’i andırır» (s. 191) İsrail kabilesi, peygamberlere kulak asmayarak Tanrının sözünden çıktıkları, günaha saptıkları zaman Tanrının gazabına uğrar, feci şekilde cezalandırılırlar: Sodom ya da Gomore kentlerinde olduğu gibi. Ahmet Celâl köyde düşmanın top seslerini ilk işittiği zaman yaklaşan felaketi böyle bir cezalandırmaya benzetir: «Sanki bir kıyametin yaklaştığına şahit olmaktayım. Tevratî efsanelerde türlü türlü tarifleri okunan İlâhi ukubetlerin, İlâhi gazapların bir tanesi de, sanki şu anda vukubulmaktadır» (s. 190-191). Daha ayrıntılara girersek bu çeşitten benzetmelerin, çağrışımların az olmadığını görürüz. Örneğin Ahmet Celâl köyde tek dostu Küçük Hasan’a, Yakub’un oğullarından biri olarak bakar «fakat ona ancak bir allegori nazariye bakardım. Yakub’un oğullarından biri» (s. 150). Görüldüğü gibi Karaosmanoğlu Türk milleti ile Beni İsrail arasında genel bir koşutluk kurduktan sonra özellikle kurtarıcı İsa ile Mustafa Kemal arasında da bir koşutluk kuruyor. Evet, eğer istersek biz de Yaban’daki bazı kişilere böyle bakabiliriz, ama Karaosmanoğlu okurdan bunu bekliyor muydu yoksa sırf kendince hoş bulduğu ve sevdiği için mi bu koşutluğu kullandı bilmiyorum. Açık olan bir şey varsa, o da kurulan bu koşutluğun Yaban’daki aydın köylü ilişkisine Karaosmanoğlu’nun hangi açıdan baktığına ışık tuttuğu.

Göstermeye çalıştığım gibi Yabanın kuruluşunda gözlemlediğimiz iki çizgi (savaş tema’sının yavaş yavaş ön plana geçerek gelişmesi ve buna koşut olarak Ahmet Celâl ile köylü arasındaki uçurumun derinleşmesi) köylünün cehaletini, yobazlığını ve bilinçsizliğini belirtmek amacına da hizmet ediyor. Bu kalın çizgilerin yanı sıra romanın dokusuna bakacak olursak, aynı amaca başka bir yoldan daha varılmaya çalışıldığını gözlemleriz. Sözünü ettiğim doku, atmosfer sorunu ile ilgili. Gerçekçi ve özellikle doğalcı romanda yazar genellikle mekânı ve çevreyi (ev, oda, bahçe, doğa), ayrıntıları dikkatle işleyerek betimleyebilir. Çünkü güdülen amaç romanda anlatılanların gerçek hayatta geçiyormuş sanısını uyandırmaktır. Ama bazı romanlarda da yazarın mekânı, çevreyi betimlemekten maksadı, her şeyden önce, bir atmosfer yaratmak ve okurda birtakım duygular uyandırarak onu etkilemektir ki daha çok romantik, gotik türlerde raslarız buna. Yaban bu bakımdan gerçekçilik peşinde değildir. Köyün coğrafyası, evlerin konumu, içleri ya da kahvenin yeri vb. gözümüzde canlanacak biçimde betimlenmez. Köy hakkında verilen bilgi, okuru etkileyecek bir duygu yükü taşıyan, kasvetli hatta iğrenç bir atmosfer yaratmaya yöneliktir. Böyle bir atmosfer, tabii, kişiler ve olaylarla da sağlanabilir. Nitekim Yabandaki kişiler, davranışlar, duygular hep çirkin ve gönül bulandırıcıdır. Köylüler arasında gülen insanlara, güzel, soylu bir davranışa, temiz, mutlu bir aşka, saf bir dostluğa rastlamayız. Köyde çirkin ve pis olmayan, kokmayan bir insan bulamazsınız. Ne var ki Karaosmanoğlu istediği atmosferi yaratmak için bu kadarla yetinmiyor ve belki romandan çok şiir tekniğine yakın bir teknikle, yani çağrışımlar, benzetmeler, imgeler ve simgeler ile dokunmuş bir üslûp sayesinde bu atmosferi daha da yoğunlaştırmayı başarıyor.

Bu tekniğin baş ilkesi, sert, çorak ve kokuşmuş bir doğa ile köylüleri bütünleştirmek, onları doğanın bir parçası yapmak. Bunun için çeşitli yollara başvuruyor Karaosmanoğlu. Bunlardan biri olumsuz nitelikleri hem doğaya hem insanlara vermek suretiyle o niteliği yaygınlaştırmak ve atmosferin bir öğesi haline getirmek. Romanın dokusu ile ilgili bu tekniği açıklamak için alıntılara biraz fazla yer vermek zorundayım.

Yaşamdan çok ölümle çağrışımlar yapan bu çorak doğada eksik olan şey hayattır, harakettir. Yazar bu ölü hareketsizlik duygusunu romana yaymak için birtakım sıfatları doğayı betimlemek için tekrar tekrar kullanırken, insanları da aynı sıfatla anlatarak onları adeta doğanın bir uzantısı haline sokar. ‘Donmuş’ sıfatı ile örneklendireyim. «Orta Anadolu’da bir köy, donmuş bir konaktır. Burada mesafe sizi yutmuştur. Siz mesafe içinde dehşetten donmuşsunuzdur» (s. 48). Ya da «ıssız yayla… donmuş bir boz denizi andırıyor… Sanki bu yerlerden hayat ebediyen çekilmiş gibidir» (s. 190). Bu donmuş âlem» içinde sevinçli bir yüz göremezsiniz çünkü doğa gibi inşaların gönülleri de «donmuş ve kör olmuştur» (s, 59). Sayfa 117’de şunları okuyoruz: «Hakikaten burası aydan farklı bir yer değildir. Aynı cansızlık, aynı donukluk. Her şey taş kesilmiş gibi, ne bir ses ne bir hareket». Ama taş kesilen yalnız doğa değil; elli sayfa ileride bakıyoruz. Emeti kadın da «tarihin bir noktasında donmuş, taş kesilmiş bir insandır» (s. 162). Anlaşılan okurda uyandırılmak istenen izlenim, ıssız ve donmuş bir doğa atmosferi içinde köylülerin de taş kesilmiş gibi ruhsuz ve cansız olduğu. Gelin olan kız bile «bir hamam bohçası» kadar «cansız» değil mi? (s. 51)

Doğa ile insanların paylaştıkları başka bir özelliğe, hastalığa, bakalım. Romanda ikide bir olumsuz nitelikleriyle karşımıza çıkan Porsuk Çayı bu defa işleyen bu yara manzarasını alır:

«Hiç suyu görünmez. Tâ yanına gittiğiniz zamanda bile, o, suyun cana can katan serinliğini ve rengini bulamazsınız. Boz topraklar orada çürümüş ve pıhtılaşmış sanılır. Elinizi soksanız, günün hangi saatinde ve hangi mevsimde olursa olsun bir cerahat gibi ılıktır» (s. 45).

Su gibi toprak da iğrenç ve gizli bir hastalığa yakalanmış sanki.

«Ve tepeler… Ve tepeler birer urdur… üzerinde yaşadığım bu toprak ya içindeki gizli bir dert ile şişip çatlayacak, ya da, bir dehşetli gürültü ile yerin dibine doğru çöküp gidecektir». (s. 45).

Köye gelince, burası da «bir illet ve sakatlıklar yuvası» (s. 32). Mehmet Alinin anası topal, Bekir Çavuşun kızı Zehra kör, Salih Ağa’nın oğlu kamburdur ve kalçasında «bir dert», yumruk kadar bir ur vardır. Bunlardan başka, iki meczubu, bir de cücesi var köyün.

Yazar bu iğrenç atmosferi pekiştirmek için koku öğesini de doğaya ve insanlara yayar. «Bulaşık suyu, ahır ve umumi abdesthane kokularını andıran bir taaffün bu havaya bir boğucu gaz fecaati vermekte» (s. 114). «Köy bataklıkta uyuz manda gibi kokuyor» (s. 37). «Ve ne koku! Bütün tabiat tezek kokuyor» (s. 117). Ya insanlar? Onlar da «baştanbaşa keçi ve teke kokan bir kalabalıktır» (s. 254). Köye gelen Şeyh teke kokar (s. 68). Köyün kadınları da fena kokar herhalde (s. 52). Hatta Ahmet Celâl’in odası bile «pis ve lizol kokuludur» (s. 134). Porsuk Çayı’nın suyu «akar balçıktır» kokar «leş gibi» (s. 62). Ve yazara göre köylüler de «balçıktan insanlar»dır (s. 95).

Yaban’da dikkati çeken bir nokta da hayvan benzetmeleri. Diyebilirim ki hiçbir romanda insanları anlatmak için hayvanlara bu denli çok başvurulmamıştır. Bu köyün insani an «her biri kendi yuvasında kunduza dönmüş» (s. 237), «yarı çıplak köstebek yuvalarında» (s. 58), toprak ve taş kovukları içinde «hayvanlarla haşır neşir» yaşarlar. Yazarın burda amacı doğayla insanları bütünleştirmekten çok, köylülerin ilkelliğini, içgüdüleriyle yaşayan hayvanlar gibi doğaya yakınlıklarını vurgulamak. Ahmet Celâl gönül verdiği Emine’yi güzel bir Van kedisine benzetirken kızın bir kedi kadar doğaya yakın olduğuna ve bir kediden daha akıllı sayılamayacağına işaret eder (s. 135). Hayvana en sık benzetilen iki kişi var romanda: Emine ile evlenen İsmail ve kurnaz Salih Ağa. Bu sonuncusu kâh bir ava doğru yaklaşan tilki, kâh yuvasına kaçan bir sansar, kâh tuzağa düşmüş bir çakaldır. İsmail ise, yerine göre, sakat bir keçiye, Mısır tavuğuna, bir tarla faresine, genç bir gorile, dayak yemiş kediye benzer. Yazar, İsmail’den öylesine nefret eder ki, kişiliğini anlatmak için hayvan benzetmelerinin en iğrencini ona layık görür. Babası askere gittikten sonra İsmail’in karakteri değişmiştir. Ahmet Celâl bize bu değişikliği şöyle anlatıyor: «Kabuk yarıldı, içinden çıkan hiçbirimizin tanımadığı yeni yaratık, bir salyangoz gibi esrarlı, cıvık ve ‘sinik’tir. Bir yanından dokunulduğu vakit, sertleşir, antenlerini uzatır ve elinizin üstüne sümüğünü bırakır» (s. 107).

Köydeki en tiksindirici manzaralardan biri de Bekir Çavuşun kör kızı Zehra’yı tarlada yalnız yakalayan kambur oğlanın, kıza canavarca musallat oluşudur. Bu saldırıyı bir yılanın kurbağayı yutmaya çalışmasına ya da dev kadar kocaman bir örümceğin bir pervanenin etrafında ağını örmesine benzetir Ahmet Celâl (s. 97). Daha birçok benzetmeler var ama hepsini vermemize gerek yok.

Romanda ilginç bir şekilde kullanılan doğa öğelerinden biri de bitkiler. Bir karşıtlığı simgeleyen iki tür bitki var Yaban da: kurulukla, çoraklıkla, çürümüşlükle çağrışım yapan; bir de hayat, güzellik ve canlılıkla çağrışım yapan bitkiler. Merhametsiz bir üvey anaya benzetilen bu topraklar üzerindeki bitkilere bakacak olursak ne görürüz? «Yetim boyunlarını» büken, «hazin hazin köklerine bakan», «iki karış yükselmeden sararmış» zavallı ekinler (s. 91, s. 84); sünepe, miskin ve biçare ağaçlar (s. 62). Doğadaki bu çoraklığı yaygınlaştırmak için Karaosmanoğlu bu kez bitkileştirir köylüleri, «Bu ısırganlar, bu kuru dikenler» dediği köylüler de bu çorak ülke «yabani ot gibi» bitmiş kuru bitkiler olurlar (s. 148). «Eli ayağı, bir ağacın henüz topraktan sökülmüş köklerine» benzeyen Zeynep Kadın’ın «vücudu bir meşe kütüğünden» farksızdır (s. 54). Ve boğazından çıkan cümleler bile «bir tutam çalı gibi sert ve dikenli»dir (is. 79). Emeti Kadın ise başka bir meşe kütüğü. Ayrıca yüzü «bir bostandan koparılmış gibi toprak ve çamurla bulanmış» bir karnabahar göbeği (s. 149). Mehmet Ali’nin küçük yavrusuna gelince, «yarı toprağa karışmış döğlek cinsinden sürüngen bir nebat»ı anımsatıp Ahmet Celâle. Bitkiler yoluyla verilmek istenen bu kurumuşluk, köylülerin bedenlerine özgü bir şey değil. Onlardan «sevgi, şefkat, ve insanlık namına» bir şey bekleyemeyiz çünkü, «bu iklimin çoraklığı ruhlarını kurutmuştur» (s. 237).

Bu çorak ülkede iki şey, hayat, canlılık, güzellik ve sevgi simgesidir: yeşil ağaç ve berrak su. Ahmet Celâl yalnızlığı içinde, sevebileceği bir kadının eksikliğini duyduğu zaman bu gereksinmeyi su, gölge ve yeşillik gereksinimiyle bir arada duyar (s. 49) ve yürüyüşe çıktığı bir gün, sonra âşık olacağı Emine’ye rastlar. Romanın olumlu iki kişisinden biri olan Emine ile bu karşılaşma çok başka bir doğa dekoru içinde yer alır. Ahmet Celâl ilk defa, içinden berrak bir derenin aktığı bir kavak korusunda bulur kendini. Uzun yeşil ağaçları ve temiz berrak suyu ile bu koru, bildiğimiz çorak, cansız, çirkin doğadan apayrı bir yerdir, «çölde bir vahadır» sanki (s. 62). Güzel Emine’yi ilk gördüğü yer böyle bir yerdir işte ve kız «bir ağacın arkasına saklanmış», Ahmet Celâl «suya eğilmiş», aralarında kısa bir konuşma geçer. Ahmet Celâl daha sonraki sayfalarda Emine’den söz ederken yine hayvan ve bitki benzetmelerine başvurur, ama bu kez bitki kuruluk ve çirkinlik çağrışımı yapmaz. Emine «körpe bir söğüt dalı»dır (s. 110), «bir yabani çiçek»tir (s. 83); ya da «dikenliler, çalılıklar arasında bir dağ gülü» (s. 111). Daha sonra Emine ile İsmail’in evlenmesi, bu yaşayan, güzel yeşil dalın kemirilip kurutulacağı anlamını taşır, çünkü «erkek kurusu» İsmail «bir tırtıl gibi bu dala tırmanacak»tır (s. 110).

Ahmet Celâl köydeki kendi durumunu, buraya umutlarla gelişini, yararlı olmak isteğini ve hayal kırıklığını anlatırken yer yer bu bitki simgesinden yararlanır. Bir ağaç olmak ister o da. «Bir kulaç iki kulaç toprak içinde filizimi sürmek, dal ve budaklarımı aydınlığa doğru uzatmak, meyvamı vermek için Allah’ın rahmetini bekliyorum» (s. 92). Ama buna olanak var mı? Türk aydını bu köyde «kendi toprağından sökülmüş bir aykırı, bir acayip nebat» olabilir olsa olsa ve kurumaya mahkûmdur. Ahmet Celâl bu gerçeği ancak köyde yaşamaya başladıktan sonra idrak eder: «burada bir ağaç gibi yavaş yavaş kurumaya mahkûm olmak… Böyle mi olacaktı? Böyle mi sanmıştım» (s. 29). İki yüz sayfa kadar sonra, romanın bitimine doğru «artık gelip beni bir kuru ağaç kütüğü gibi yaksınlar» (s. 205) cümlesinde bu imgeyi yankılandırırken başarısızlığını da itiraf etmiş olur.

Yabanın dokusunda kullanılan teknik, verdiğim örneklerle açıklığa kavuşmuştur sanırım. Karaosmanoğlu bütün roman boyunca kuru, hastalıklı, pis ve çorak bir doğa imgesi yaratırken bir yandan da çeşitli yollardan köylüleri bu doğayla bütünleştirerek fizik planındaki olumsuz nitelikleri moral plana da yansıtmayı başarır.

Anadolu köylüsünü bu denli kötü göstermek için neden bu çaba? Ülkesini seven Karaosmanoğlu neden köylüsünü bu kadar aşağı görüyor; yalnız olumsuz yanlarını seçerek genelleştiriyor ve üstüne üstüne gidiyor? Gerçi Ahmet Celâl’in anı defterinde köylünün içinde bulunduğu durumdan ötürü Türk aydınını suçlayan, «bunun nedeni Türk aydını yine sensin» gibi cümlelerle başlayan ve birer nutku andıran parçalar yer alır. Ne var ki, durumdan aydınların sorumlu tutulması, köylünün tek yanlı çizilmiş olduğu gerçeğini ortadan kaldırmaz. Bununla beraber Karaosmanoğlu Yabanın ikinci baskısına (1942) yazdığı bir önsözde romana yöneltilen köylü aleyhtarlığı suçlamasına karşı, sözünü ettiğimiz, kabahati aydınlarda bulan parçalardan alıntılar yaparak savunuyor kendisini, iddiasını desteklemek için 1922’de yazdığı «Barbarların Yaktığı Köyler Ahalisine» adlı makalesini önsöze eklemiş ve bu yazıdaki duyguların bilinç altında on yıl yaşadıktan sonra 1932’de, Yaban da daha geniş bir şekilde tekrar dile getirildiğini söylüyor. Adı geçen yazıyı Karaosmanoğlu savaşta Yunan ordularının çekilirken yakıp yıktığı yerleri, oradaki köylülerin aç ve sefil halini gördükten sonra yazmıştı. Köylülere karşı şefkat ve acıma duyguları ile dolu bir yazı bu:

Hanginiz daha az sefil idi? Hanginiz daha merhamete layıktı? bilmiyorum; bildiğim bir şey varsa o da, sizin gözleriniz benim gözlerime değdikçe, başımın önüme eğilmesi yüzümün kızarmış olmasıdır… Hayatın en büyük zevki neşvesi ve en büyük şerefi sizin gibi olmak ve sizin aranıza katılmaktır (s. 21-23).

Suçluluk duygusuyla ezik, köylü karşısında saygılı, utanan bu adamın sözleri bunlar. Ama Yaban’ın yazarı Karaosmanoğlu köylünün önünde bir eziklik ve saygı duymak şöyle dursun, onlarda «her gün hiçe saydığım, hor gördüğüm, hatta bazen de tiksindiğim insanlar» diye söz eder. Makalenin yazarı ile Yaban’ın yazarı köylü karşısında zıt tutumları sergileyen iki kişi. Onun için Yaban Karaosmanoğlu’nun dediği ve belki de içtenlikle inandığı gibi on yıl bilinç altında yaşamış bir yürek acısının yeniden dile gelmesi olarak bakılamaz. Aradan geçen on yıl içinde Karaosmanoğlu’nun bilinç altında neler olduğunu bilemeyiz, ama birbirine hemen hemen karşıt bu iki tutumu açıklamak için belki şöyle bir tahmin yürütebiliriz.

1922 ile 1932 arası, Karaosmanoğlu’nun coşkun bir içtenlikle desteklediği devrimlerin yapıldığı yıllardır ve biliyoruz ki geleneklerine ve İslam ideolojisine bağlı Anadolu eşrafı ve köylüsü bu devrimleri benimsemiş değildi. «Barbarların Yaktığı Köyler Ahalisi» adlı ve 1922 tarihli yazıda söz konusu edilen köylü, Karaosmanoğlu’nun gidip gördüğü ve acısına saygı duyduğu perişan köylüdür. Yaban’daki köylü ise 1932 yılındaki Kadro’cu Karaosmanoğlu’nun düşündüğü ve her şeyden önce tutuculuğun ve gericiliğin kaynağı olarak gördüğü Anadolu köylüsüdür. Anadolu deyince ne düşündüğünü Yaban daki şu parçadan daha iyi ne anlatabilir?

Gerçi burada çekilen sefaletin, yoksulluğun derecesi bence malûmdu. Fakat, bu maddi yoksulluğun içinde bir manevi varlık bulacağımı sanıyordum. Şimdi ne görüyorum? Anadolu.. Düşmana akıl Öğreten müftülerin, düşmana yol gösteren köy ağalarının, her gelen gasıpla bir olup komşusunun malını talan eden kasaba eşrafının, asker kaçağını koynunda saklayan zinacı kadınların, frengiden burnu çökmüş sahte sofuların, cami avlusunda oğlan kovalayan softaların türediği yer burasıdır. Burada, bıyıklarını makasla kırptı diye nice fikir ve ümit dolu Türk gencinin kafası taş altında ezildi. Burada, yüzü düşmana dönük nice vatan mücahitleri savundukları kimselerin eliyle arkadan vuruldu. Burada, millî timsalin, milli bağımsızlık sembolünün yolu kaç defa kesildi ve kaç defa oturduğu şehrin etrafı isyan silahlarıyla çevrildi. (s. 147)

Yine unutmayalım ki 1932’lerin Kâraosmanoğlu’su demek Kadro dergisinin imtiyaz sahibi, Kadrocuların görüşlerini paylaşan Karaosmanoğlu demektir. Başka şekilde söylersek, devleti, Kurtuluş Savaşı’nın anlamını kavramış ve devrimin bilincine varmış bir aydın grubunun, «inkılapçı» bir kadronun yönetmesi gerektiğini savunan bir adam. Kadronun ilk sayısında derginin çıkış amacı açıklanırken deniyor ki:

«İnkılabın irade ve menfaati… azlık fakat ileri bir kadronun iradesinde temsil olunur… İnkılabın derinleşmesi demek… inkılap ahlâk ve disiplininin ileri bir kadronun dimağından genç neslin, şehir halkının ve köylünün dimağına inmesi ve yerleşmesi demektir.»

Böylece otoriter bir yönetimle devrimler sürdürülecek, derinleştirilecek ve yeni bir ulus meydana getirilecektir.

Madem ki yeni ulusu, Karaosmanoğlu’nun Yaban da söylediği gibi «bu Bekir Çavuşlar, bu Salih Ağalar, bu Zeynep Kadınlarla… yeni baştan yapmak gerekecektir» ve madem ki bu iş aydın bürokratlara düşen bir iştir, o halde bu yönetici sınıfın kullanacağı «malzemeyi» gerçekçi bir yaklaşımla tanıması gerekir.

Yaban basıldığı zaman Kadro da çıkan yazıların romanı, bu «malzemeyi» cesaretle tanıttığı için övdüğünü görüyoruz. Vedat Nedim Tör, Yabanda, tanıtılan köylünün nasıl yenileştirileceğim söylüyor:

Ona teknik aşısı yapacağız… İleri tekniğin olgun yemişlerini elleriyle toplayan gözleriyle gören köylü, artık yobazların ve softaların safsatalarına kulak asar mı? İnkılapçı aklın anane ve görenek karşısında üstünlüğünü gören köylü artık ileri münevvere (yaban) diyebilir mi?

Vedat Nedim Tör’ün de gözüne batan karşıtlık aynı: bir yanda vatanı kurtaran «inkılapçılar» ve Qnların karşısında gerici köylü.

Sanırım Yaban’da vurgulanan tema’yı köylünün yalnızca olumsuz yönlerinin sergilenmesini ve yaratılmak istenen boğucu atmosferi ancak Karaosmanoğlu’nun ideolojisinin gereği olarak açıklayabilir ve diyebiliriz ki romandaki köy gerçek Anadolu’yu temsil etmez; 1930’lardaki yönetici sınıftan bir aydın bürokratın kafasındaki Anadolu’nun simgesidir.

Berna Moran
Türk Romanına Eleştirel Bir Bakış

Yorum yapın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

Önceki yazıyı okuyun:
Arkadaş Zekai Özger: Anne bir tedirginliktir nerede olsa

Önce anne doğurdu çocuğu acıya Sonra çocuk acıya anneyi ve ölümü kattı Sonra herşey ve herkes çocuktan var oldu Geçti...

Kapat