Mina Urgan: Uzun yaşamanın bir felaketi sevdiklerinizin ölümünü görmekse, öteki yalnızlıktır

Yalnızlıkların en kötüsü, başkalarının arasında çekilen yalnızlıktır bence. Kaldı ki, insanları seven ihtiyarlar, onları fiilen görmeseler bile, düşünceleri ve duygularıyla yakınlarıyla sürekli iletişim içinde olduklarından, hiçbir zaman yalnız kalmazlar aslında. 

Sevgili arkadaşım Berna Moran, Cerrahpaşa Hastahanesi’nde can verirken, yakınlarıyla birlikte yanındaydım. Birkaç saat içinde öleceği besbelliydi. Berna, “beni rahat bırakın, ne olur” diye yalvardı. Ama hekimler, Hipokrat yemini gereği, onu rahat bırakmadılar. Ağzına burnuna tüpler soktular; sonra odadan kaçtılar. “Bu Hipokrat yemini değiştirilmeli!” diye bağırarak peşlerinden koştum hastahanenin o uzun koridorlarında. .

Arkadaşım Berna Moran bilge bir insandı. Bilgece yaşadı, bilgece öldü. Daha ilk ameliyatından sonra, narkozdan uyanır uyanmaz, aslında ameliyat edilmediğini hemen anlamıştı. “Karnımı açıp baktılar; karaciğerimin durumunu görünce, yeniden diktiler” dedi. Bunu dramatik bir biçimde değil, sıradan bir gerçekmiş gibi, öyle bir kesinlikle söylemişti ki, onu kandırmaya çalışmak saçma olurdu. Yaklaşan ölümünden hiç lâf etmez; ancak bir kara mizah ustası olduğu için, bu konuda güldürücü çeşitlemeler yapardı ara sıra. Bir gün de, güzel tespih merakımı bildiğinden, durup dururken ayağa kalkmış, çok kıymetli tek tespihini bana vermiş, “bu senin olsun artık” demişti. Ben de, hiçbir şey yokmuş gibi, sahte bir sevinç gösterisiyle tespihi almış teşekkür etmiştim.

Berna Moran, yakında öleceğini bile bile, eşi ve arkadaşlarını üzmemek için, o vahşi kanser tedavilerine, hiç yakınmadan, aylarca sabırla katlanmıştı. Ama ölümüne sadece birkaç saat kalmışken, böyle işkence edilmesine dayanmak çok zor geldi bana. Berna’nın öldüğü gün peşlerinden koşup Cerrahpaşa’nın koridorlarında yakalayamadığım bu genç hekimlerden biriyle konuştum daha sonraları. Bir hastanın kendi evinde rahat ölebileceğini; ama hastahanelerde son dakikaya kadar böyle davranmak zorunda kaldıklarını bana açıkladı. Annemin hastahanede değil de kendi evinde ölmesine şükrettim o zaman. İleride uzun uzun anlatacağım annem Şefika gençliğinde verem geçirdiği için, bir ciğeri sönüktü. Sağlam kalan öteki ciğeriyle seksen iki yaşına kadar, yani benim şimdiki yaşıma kadar yaşamıştı. Bedeni tükenmiş, ama aklı tamamiyle başındaydı. Derken, her zaman oturduğu koltukta Fransızca bir roman okurken derin bir uykuya daldı. Uyanamıyordu bir türlü. Moda’lılarım çoğuna bakan Dr. Diyamantopulos’u çağırdım. (Ne yazık ki, çok ince ve kültürlü bir insan olan bu değerli hekim, daha altmışına basmadan öldü.) Annemin neden bu halde olduğunu sordum. “Annenizi yitireceğiz, Mîna hanım, bunu siz de biliyorsunuz” dedi. “İsterseniz bir serum bağlayalım, bu can çekişme birkaç gün daha sürsün. İsterseniz doğaya bırakalım. Görüyorsunuz, ağrısı sancısı yok.” “Peki doktor, kendi anneniz olsaydı, ne yapardınız?” diye sordum. “Ben, doğaya bırakırdım” dedi. Ben de öyle yaptım. Annem Şefika hiç acı çekmeden iki gün derin derin uyuduktan sonra öldü.

Uzun yaşamanın bir felâketi sevdiklerinizin ölümünü görmekse, bir başka felâketi de yalnızlıktır. İhtiyarlar aranmaz. Yaşıtlarınız sağlık durumlarından ötürü size gelemezler. Siz de ikide birde onlara gidemezsiniz. Gençlerin ve orta yaşlıların ise, işigücü vardır. Kimseyi aramaya pek vakit bulamazlar. Yapayalnız kalırsınız böylece.

Yaşlılara çok acı çektiren bu yalnızlık öykülerinden birini, 1956’da İngiltere’ye ilk gidişimde Miss Summers’ı gördüğüm zaman dinlemiştim. Miss Summers, Arnavutköy Kız Koleji’nde müthiş bir terör havası estirirdi. En azından, 1.82 boyunda, iri yarı, orta yaşlı bir İngiliz kadınıydı. Ortaokul kısmı müdireli-ğinden emekli olduktan sonra, kendi ülkesine yerleşmişti. Küçükken biraz isyankâr ve biraz da canavarımsı olduğum için; hepimizin ödünü koparan Miss Summers’a salt meydan okumak amacıyla, Bingham Hall’un damına tırmanmış, oradan aşağıya inip, pencereden müdirenin boş yatak odasına girmiştim. Yaşlı Rum bahçıvan bu tehftkeli cambazlığımı görmüş, ama hava kararmak üzere olduğundan, kimliğimi saptayama-mıştı. Ertesi sabah, Miss Summers, tüm yatılıları, penceresinin tam altında, yanyana sıraya dizdi. Eğer bu küstahlığı yapan teslim olmazsa, herkesin cezalandırılacağını bildirdi. Bunun üzerine bir adım ileri atıp, suçumu itiraf ettim. Beni yanına alıp odasına götürdü. On bir yaşındaydım ve bu dev kadının yanında ayrıca ufak ve çelimsiz göründüğüm halde, içeri girer girmez tam bir isyan içinde, yeni öğrendiğim İngilizcemle, “I hate you!” yani “senden nefret ediyorum!” diye bağırdım. Bir fiskeyle, hattâ salt kaşlarını çatarak beni mahvedebilecek Miss Summers, yumuşak, sevecen bir sesle “neden Mîna?” diye sormaz mı! Hüngür hüngür ağlayarak odadan kaçtım. Daha sonraları yaramazlıklarıma devam ettiğim halde, müdire benimle hiç uğraşmadı. Ne var ki, Londra’da onu görmeye gitmem gene de bir kahramanlıktı; çünkü o sırada kırk beş yaşında olduğum halde, ondan hâlâ korkuyordum biraz.

İyice yaşlanmış olan Miss Summers, yürekler acısı yalnızlığını anlattı bana. Yaşamının çoğunu İstanbul’da geçirmişti. Londra’da akrabaları yoktu, eşi dostu yoktu, kimsesi yoktu, yapayalnızdı. “Perşembe günleri gelen gençler sayesinde yaşayabiliyorum” dedi. Meğer Perşembe günleri, yaşlılara yardım etmek için kurulan bir derneğin bâzı üyeleri geliyormuş ona. Kızlı erkekli dört beş kişiden oluşan bu gönüllü gençler, bütün gün Miss Summers’m evinde kalıyorlarmış. Her bir yanı silip süpürüyorlar, temizleyip düzenliyorlar, birkaç günlük yemek pişiriyorlarmış. Ama en önemlisi, onunla uzun uzun konuşuyorlar, yalnızlığını gideriyorlarmış.

Ben öteden beri yalnızlıktan hoşlandığım için, tek başına kalmayı yaşlılığın felâketlerinden biri saymıyorum. Çocukluğumda bile, evde yalnız kalmanın keyfini sürerdim. Annem ve dadım sokağa çıkınca, “Oh! Ne güzel! Yalnızım!” der, şarkılar söyleyerek evde dolanırdım. Yalnızlıkların en kötüsü, başkalarının arasında çekilen yalnızlıktır bence. Kaldı ki, insanları seven ihtiyarlar, onları fiilen görmeseler bile, düşünceleri ve duygularıyla yakınlarıyla sürekli iletişim içinde olduklarından, hiçbir zaman yalnız kalmazlar aslında. Ancak otistik bir hale gelip kendi perişan iç dünyalarına kapananlar, kendi zavallı benliklerinden başka hiçbir şey göremeyen ihtiyarlardır yalnızlığın acısını çekenler.

Bu tür ihtiyarlar, yaşlılığın aydınlık gündüzlerini değil, sadece karanlık gecelerini yaşarlar. Çünkü yaşlılığı ne denli övsek de, yaşlanmanın mutluluklarını ne denli yağlandıra ballandıra sayıp döksek de, ihtiyarların gündüzlerinin değil ama gecelerinin güç geçtiğini itiraf etmek zorundayız. Gündüzleri kitap okur, gazete okursunuz; biraz yazıp çizersiniz; televizyonda ilginç bir şey varsa onu izlersiniz; eve yiyecek almak için sokağa çıkarsınız; bir süre parkta oturursunuz, eşinizle dostunuzla telefonda konuşursunuz; yani durumu idare edersiniz. Ama geceleri her şey değişir: İlkin uyur, bir iki saat sonra uyanırsınız. Uykunuz iyice kaçmasın diye, ışığı yakıp kitap okuyamazsınız. Gündüzleri hiç aklınıza getirmediğiniz, gözlerden uzak kuytu köşelere gizlediğiniz dertlerinizin hepsini birer birer ortaya çıkarıp kurcalamaya başlarsınız. Gündüzleri tıkır tıkır işleyen savunma mekanizmalarınız bozuluverir. Çaresiz kalırsınız:

Geceleri uyanır,
Gecelerin en karanlığında,
Üstüne üstüne çullanır o zaman felâketleri.
Kara kuşlar gagalar
Bir deri bir kemik boynunu.
Aydınlıkta hep gülümseyen
Saygın yaşlı değil,
Yatağında büzülmüş
Çok küçük bir ihtiyardır şimdi.
Ölülerle başbaşa kalır;
mutlu olursunuz kimi zaman:
Geceleyin düşlerinde
Hep ölülerle artık.
Onlarla birlikte koşuyor
Denizin ıslattığı kumsallarda.
Ara sıra denizin üstünde de yürüyor,
Hopluyor zıplıyor
Onlarla birlikte.
Ama bu mutluluk anları çok enderdir.
Çünkü ihtiyar, yaşamın onu ne denli kirlettiğini bilir:
Önce karartma geceleri başladı
O aydınlık kafasında.
Sonra ılık kızıl kanının yerine
Kentin kirli suları aklı damarlarında
Ölü bitkileri, çöpleri sürükleyerek.
Sonra patladı patlayacak bir bomba yerleşti
Eskiden yüreğinin olduğu yere.
Yaşamın kirinden arınmak isteği içindedir ihtiyar:
Kafanın içini temizlemelisin,
Pis kokulu süprüntü yığınlar var orada.
İğrenç küçük böcekler dolanıyor
Beyninin kıvrımlarında.
Kova kova sular dökmelisin,
Arındırmalısın kafanın içini,
Serin rüzgârlar esmeli,
Dibinde çakıl taşları ışıldayan
Saydam ırmaklar akmalı,
Kumrular uçuşmalı
Kafanın içinde.
Ama ne kirden kurtulabilir, ne de kandan:
Tepesindeki buluttan
Kan yağıyor üstüne,
Bastığı topraktan
Kan fışkırıyor yüzüne.
Arınmak istiyor,
Ama dereler de kanla dolu,
Denizler de.

Mina Urgan
Bir Dinozorun Anıları

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Hakimiyetin Millette Olmasını Sağlamanın Bir Yolu Var Mıdır? – Robert Michels

Demokrasi, örgütlenme olmadan anlaşılamaz. Bu önermeyi kanıtlamak için birkaç söz yeterli olacaktır. Toplumun karşısında belirli iddiaların bayrağını dalgalandıran ve sınıfının...

Kapat