Tezer Özlü’den Leyla Erbil’e Mektuplar: “Yaşam karşı çıkmak değil mi?”

İsviçre’nin en büyük yazarı Robert Walser, yaşamının son 26 yılını burada akıl hastanesinde geçirmiş, 1956’da ölene dek. Bu büyük yazara ekmek bile vermemiş bu ülke, uşaklık bile yapmış bu adam, çevreye uymadığı için tımarhanede kalmış 26 yıl, Thomas Mann’dan, “edebiyatın emperyalisti” diye söz ediyor, ne kadar haklı. “Yalnız korkak ve yaşam canlılığı göstermeyenleri küçümsüyorum!” diyor, ne kadar haklı. Korkak değiliz ve çok canlıyız.

Mektubunu aldığımdan beri, kafamda sana yazıp duruyorum, ayrıca bu büyük sevinci, sana yazmanın mutluluğunu belki bilinçli olarak biraz sakladım durdum. Yaşamımda birlikte olmaktan hiçbir an sıkılmadığım ender insanlardan biri sensin, bir ikincisi var mı, bilmiyorum. Sıkılmak bir yana, tam aksine içim direnç ve yaşam sevinciyle dolmuştur, beni hep coşturmuşundur. Bu arada Sezer sana birçok ayrıntıyı vermiştir. Ancak hemen şunu söyleyeyim, seni o Berlin listesinin en başına koymuştu… Sezer herkesi sevmez, ama seni gerçekten hem sever, hem sayar. Ama benim gibi, senin de çok çekemeyenlerin var. Berlin yazınsal açıdan tam bir skandaldı, adamların cehaletinden kaynaklanan, düşünmek bile istemiyorum, bu açıdan hiçbir şey yazmadım -bu toplantı için-, insanı edebiyata düşman edebilecek bir toplantı. Ama biz lüks otelde, bulvarlarda, ilk güzel ilkbahar sıcaklığında tam bir aile toplantısı yaşadık, onların hesabına, oh olsun. Sen de olsaydın, daha iyi olurdu. Kendi olanaklarımızla da gezeriz, bu cahillerin çağrılarına bir daha gitmeyeceğim. Ama insanın seyahat edecek parası olmadığı için, bir de o insanların çalışmalarını -daha doğrusu yanlış çalışmalarını- gözle görebilmek için gidiyorum.

Bu arada Vasıf da öldü. Demir bir süre önce onunla Hollanda’da birlikteymiş, bir sabah erkenden telefon edip bana bildirdi, ne genç, üstelik ülke özlemi içinde gitti. Exilde yaşayan sanatçılardan ilk ölüm. Ben özlem duymuyorum. Zamanla alışıyorum. Burada sizler yoksunuz, sizlerin özleminizi duyuyorum, Arnavutköy’ü de özlüyorum. Onun dışında buranın yapılarını, mimarisini, ağaçlarını ve çiçeklerini çok seviyorum. İnsanları kuru, ama bana ne. Düşüncelerimi dilediğim doğrultuda yönlendirebildiğim günlerde her şeyle çok mutlu oluyorum. Hemen hemen hiç sıkılmıyorum. Baktığım gördüğüm yaşlılardan, yollardan, dükkânlardan zevk alıyorum. Aradığım kitabı buluyorum.

Geçen hafta Joyce’un mezarını ziyaret ettim. Hans Peter resimlerimi çekti, yapılınca yollarım.

Kardeşlerinde olan olay gerçekten çok can sıkıcı. Devlet kapısında bürokrasiyle uğraşmaktan daha can sıkıcı. Çünkü insanın en yakın bağları olması gereken insanların, böyle iki kız kardeşin, yazar olan kardeşlerine karşı aldıkları tavır çok acı. Bu işle fazla canını sıkmadan uğraş. Alacağın hiçbir şey bırakma. Hiçbir şeyi hak etmiyorlar oportünist tavırlarıyla. Ama ikisinin birlik olması, belki sonuç almanı güçleştirir, avukatın peşini bırakma.

Mide hastalıkları da kesinlikle sinirlenmeye gelmiyor, bütün sinir mideye yansıyor. Sinirlenmeyeceksin, yoksa çok acı oluyor, geçen sene ben de mide krizlerini çok uzun aylar geçirdim. Burada da sık sık baş ağrısı çekiyorum. Bir hafta önce hasta oldum, regli, bu gün gene. Bu da migren yapıyor, baş ağrısı da mide ağrısını birlikte getiriyor, ama aldırmıyorum. Başımın ağrımadığı gün daha az, ama bunlar hormonal ya da sinirsel.

Geldiğimden beri ilk kez Pazar günü sinemaya gittim. Bergmann’ın Fanny ile Alexandre. Ben çok sevdim. Çocuğun gözüyle anlatılmış, olağanüstü usta bir dil. Üç saat hiç sıkılmadan izledim.

Buraya gelmekle iyi ettiğimin bilincindeyim. O keşmekeş içinde öyle acı çekiyordum ki. Pahalılık gene almış yürümüş… Burada, Bahnhof-strasse’nin en lüks binalarında Türk bankerleri, bankaları. Para nasıl belli bir küçük kesime akıyor. Orada bir ayda bütün bilgi ve tecrübemle kazandığım parayı, burada bir hafta mektup dağıtsam kazanırım. Başka şeyler yapmaya da zamanım kalır. O açıdan çok memnunum. Tabii böyle bir olanağı bana Hans Peter gibi normal düşünmeyen bir insan hazırladı, normal düşünen Avrupalı o denli çekilmez bir yaratık ki… bilirsin.

Sezer’e de yazdım. Sana da kısaca yazıyorum: Berlin’de Erden’le birkaç kez oturduk. İlk buluştuğumuzda çok tutuktu, yarım saat bile yanımda oturamadı, “bilirsin ben kılıbığımdır”, dedi, gitti. Orhan’ı, Demir’i göremedi. Sonra geldi, duygularını yenmişti. Hayalet de söylerdi, bu adam meyhaneye girdiğinde, tanımayanlar bile kendine bir çeki düzen veriyor, derdi. Erden’de girdiği yerde saygınlık uyandıran bir tavır var. Çok olumlu bir durum. Sonra olaylara duygusal değil de, kendi gerçekçiliği açısından bakışı var, o da çok olumlu. Herkesle beni aldattı, ben de onu herkesle aldattım. Benim boşanmam nedeniyle her şeyi rahatlıkla konuşabildik, açıldık. Bu boşanma, ikimizin ilişkisini, bir araya gelsek de, gelmesek de, her türlü yalandan arındırdı.

Hans Peter’i çok seviyorum. Benim gerçekten ilk sevdiğim, tüm çocukluk özlemlerim içinde sevgiyi verebildiğim, alabildiğim bir insan, ilk insan. Son insan. Onu tanımayabilirdim. Ama insanın kendisi kadar duygulu bir insanla bir sevgiyi bölüşmesi, birbirine sevgiyi aktarması ve o insanla bir arada yaşaması o kadar güzel, ama o kadar zor ki. Erden’in bana telefon ettiği, acaba gene bir araya gelsek mi, diye konuştuğumuz gece (ki Hans Peter evde yoktu, ben de telefonu söylemedim), ertesi sabah bana düşünü anlatıyor Hans Peter: Büyük bir arabayla Erden gelmiş, saçlarını biryantinle iki yana yapıştırmış, yanında iki de kız var. “Tezer’i almaya geldim”, diyor. Ama en azından 25 yıldır aksi yönde kürek çekiyorum. İsteyerek. İsteyerek, ve severek ve yılmadan, yılacak da değilim. Ama insanın kendi yaşıtı, kendi yorgunluğunda, kendi geçmişini 15 yıl bölüştüğü biriyle olması belki daha tarafsız, daha rahatlatıcı… diyorum. Erden’in yanında güçlü oluyorum, Hans Peter’in yanında duygulu. Sezer’e de yazdım, yoksa bu duygular duramayışımın, sürekli gidişimin, aynı şimdi çıkan kitabımdaki gidişimin sürekliliği mi? Oysa zamanla bu evimi, Zürih’i de seviyorum, mutluyum, ama Erden’den, özellikle Deniz’in ikimiz arasında büyümesi gerektiğini düşünmekten vazgeçmek istemiyorum. Deniz de ne güzel, canlı, onun genç kızlığını babası yerine bir başka

erkek mi yaşasın? Erden kararlılığında, yaşında bir erkek ona daha sağlam bağlar vermez mi?

Karşımda, senin verdiğin çerçevelerde babaannem ve babam. Babamın gerçekçiliği, her şeye olumlu sarılışı bize ne kadar büyük bir direniş kazandırdı.

Aslında kendimi düşünsem, yaşamım boyunca ilk kez bu denli rahat koşullarda yaşıyorum, üstelik çok sevdiğim bir insanla birlikteyim. Ama yaşam karşı çıkmak değil mi?

Aydınların bildirisinin yayımlandığını okudum.

Şimdi radyo İstanbul’un 26 derece olduğunu söyledi, burası 13. Havalar serin gidiyor.

Gene aydınlar konusunda: O aydınların birçoğu senin, benim anladığım anlamda aydın değil, onlar lokal aydın, lokal yazar. Sen uluslararası bir aydın ve yazarsın, onlardan ayrıldığımız nokta bu. Harald’ın Mahmut Makal’a Berlin’de sorduğu gibi: – Siz hangi köyün yazarısınız?

Onlar da o kentin, o muhtarlığın aydınları, Leylâ’cığım…

Sen bunları aşmışsın, o aşamadı ise, kendi sorunu… bırak sorunu içinde çıkmaza düşsün, düşmemiş olsa bunları yazmaz, seni hazmedememiş, zaten seni hiçbiri hazmedemedi.

Fatoş, kendi yapacaklarıyla ilgili neler düşünüyor?

Doktorayı bitirip, dönecek mi? Orada mı kalacak? Her şeyden önce sağlığına dikkat etmeli, belki yazın gene gelir. Yaz tatili planlarınız nasıl? Mehmet nasıl? Onu da çok özlüyorum. Harald’ı da. Harald’a

yazamıyorum da, ama gönüller birlikte. Konstantin’i Berlin’de gördüm. Bir gün otele geldi. İyi, hoş, sakin.

Burası senin de evin. İstediğin zaman gel. Çok seviniriz, 2 kişilik yatacak yer var, hattâ 3 kişilik.

Mektubunda değindiğin birçok konuyu, gitmek özlemini, acı çekmek ve acı ile yazmak duygusunu benim kitapta bulacaksın, seveceğini sanıyorum.

Sen kitabı ne yaptın?

Burada Tektaş ve karısını sık sık görüyorum. Tektaş iyi. Ezel’in kızı da geldi. Akıllı, uzun boylu bir çocuk. Arkadaşlık etmek için Deniz’i bekliyor. Bir aya kadar Deniz gelecek, onu Berlin’de okutmaya karar verirsek, ben de belki oraya giderim. Hans Peter her şeyi olgun karşılıyor. Hiçbir şeye absolut (tamamlanmış) gözüyle bakmıyor. Açık her şeye, ne iyi değil mi?

Sevgili Leylâ’cığım, Avusturya televizyonunda, Alman televizyonu yapımı bir film izledim. Tiyatro/film. Bir orta yaşlı erkek oyuncu, bunaklar yurdunda annesinin bunak son günlerini, hem annesi, hem oğlu rolü ile oynadı. Seni çok düşündüm, o kadar başarılı bir metin ve oyundu ki, katma hiçbir olgu yoktu, aynı senin yaşadıkların. İsviçre’nin en büyük yazarı Robert Walser, yaşamının son 26 yılını burada akıl hastanesinde geçirmiş, 1956’da ölene dek. Bu büyük yazara ekmek bile vermemiş bu ülke, uşaklık bile yapmış bu adam, çevreye uymadığı için tımarhanede kalmış 26 yıl, Thomas Mann’dan, “edebiyatın emperyalisti” diye söz ediyor, ne kadar haklı. “Yalnız korkak ve yaşam canlılığı göstermeyenleri küçümsüyorum!” diyor, ne kadar haklı. Korkak değiliz ve çok canlıyız.

Ben okuyorum, düşünüyorum, pazara gidiyorum, yollarda değişik tipleri görmeye çalışıyorum, çay içiyorum, biraz müzik dinliyorum,

uyuyorum, bazen nehir kıyısında yürüyorum, bazen göle bakıyorum, bazı kıyıları Moda’nın, Fenerbahçe’nin eski yıllarını anımsatıyor. Geçenlerde babamı gördüm düşümde. Ölecekti. Annem çok tetik bir uykudaydı, onun fenalaşır da bağırır diye çığlığının bekleyişinin tetiğinde, Deniz de yanında, bana bu çocuğu nasıl seviyorum, diyordu, bütün yaşlılıklara, hastalığa, ölüme bu çocuğa olan sevgimle dayandım, diyordu…

Aynı senin dediğin gibi, her şey burada, duygularda, sen de, ölüler de… ve yürünecek sokaklar da var. Bütün dünya benim, bunu algılıyorum.

Çok özlemle öperim.

Tezer Özlü
22 Mayıs 1984
Tezer Özlü’den Leyla Erbil’e Mektuplar
Yayına Hazırlayan: Leylâ Erbil | Yapı Kredi Yayıncılık

Yorum yapın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

Önceki yazıyı okuyun:
Adorno: Bazıları başka türlü yaşayamayacakları için oyuna katılmak zorunda kalır

Kapat