Roman, Kadın ve Cinsellik – İnci Aral

Roman Kahramanları dergisi, “Türkiye’de kadın roman kahramanları cinselliklerini özgürce yaşayabiliyorlar mı?” konulu bir soruşturma açmış ve kadın yazarların görüşlerine başvurmuş. Katılanların hemen hepsi roman kahramanlarımızın cinselliklerini yaşamakta, yazan kadınların ise yazmakta özgür olmadıklarında birleşmişler.

Soruşturmaya katılan Hande Öğüt; kadın edebiyatımızda, “porno forum Cinsel özgürlüğünü, herhangi bir travma, hezeyan, bedel ödeyip atlatmadan, dilediği gibi, sorunsuz yaşayan bir kadın kahramana rastlamanın zor olduğunu” söylüyor.

Acıklı ama kadın ve cinsellik sorunu yaşanan bir ülkede, cinselliği arızasız kadın tiplerine rastlamak gerçeğe göz yummak olur. Öte yandan, romancıların daha çok can yakan konulara el atması da doğal. Sorunsuz, mutlu, özgür bir roman karakterinin ayrıksı hayat hikâyesi de ilginç olabilir iyi yazıldığında belki, ama konumuz çoğunluğun durumu.

Konuya bağlı olarak insanın aklına gelen ilk soru şu: Kadın cinselliğinin sorunlu olduğu yerde erkek cinselliği sorunsuz mudur? Hayır, elbette sorun ortaktır. Konuşulması gereken bunun romanımıza ne kadar ve daha çok hangi cins tarafından yansıtıldığıdır. Benim yanıtım, pornoyeteri kadar değilse bile var olanın daha çok kadınlar tarafından yazıldığıdır. Kadını anlayan, deneyimli, şefkatli birkaçı dışında erkek yazarlar uzun zaman –ataerkil bakış açısıyla ve dar bir kavrayışla– kadını şematize ederek, masum- cadı, iffetli-fahişe, metres-eş kalıpları içinde anlattılar. Bir ölçüde sürüyor üstelik bu yetersizlik. Kadın yazarların okurlarca sevilmesi ve özellikle kadınlarca çok okunuyor olması, biraz da erkek şablonlarını yıkarak kendilerini ve erkekleri içerden anlatabilmeleriyle ilgili olmalı.

Hande Öğüt de vurguluyor zaten bunu: “Kadın yazar sayısında büyük artışın olduğu 70’lerde özgürleşme sürecindeki, bilinçlenme/bilinçlendirme savaşımındaki kadını, siyasal, toplumsal, entelektüel, tinsel, duygusal, etik açılardan bütün olarak kavrayan (…) cinsel farklılığı kadının bakış açısıyla sunan ve cinsiyetler arasındaki simetrik iktidar ilişkisini sergileyen çok değerli romanlar yazıldı. Özellikle Sevgi Soysal, Füruzan, Adalet Ağaoğlu, Leyla Erbil, Erendiz Atasü, İnci Aral, Pınar Kür toplumsal cinsiyeti eleştirdikleri kadar kadın cinselliğini de tema edindiler.”

Ekliyorum; cesaretle, zenginlikle ve inandırıcı roman kahramanları yaratarak. Kendinden başkasını okumayan, yok sayan, toptancı görüşlerle karar veren, dahası cinsiyeti ne olursa olsun, kadın edebiyatına önyargıyla yaklaşanlar bu saptamaya katılmayabilirler. Ancak söz edilen yazarları dikkatle okurlarsa, kadın cinselliğinin edebiyatımıza nasıl bir zenginlikle yansıdığını ve daha önemlisi doğumdan ölüme, kadın cinsel yaşamına ket vuran eril cinselliğin hastalıklı çehrelerini göreceklerdir.

Yetmişli yıllarda yazmaya başlayan bu kadınlar, varoluş sorunlarından cinselliğe, kendilerine biçilmiş kadınlık rolünü sorgulayarak reddetmeye girişen öncülerdi. Uysallığın ve iyi kalpli erkek yazarlardan yardım beklemenin tabuları yıkmaya yetmeyeceğini, söz almazlarsa erkek egemen edebiyattan kapı dışarı edilebileceklerini görmüşlerdi. Hem kendilerini anlatmak hem de özgürlüklerini kazanmak için kalem kaldırdılar. “Mahrem” sayılarak uzun zaman göz ardı edilmiş dünyalarını, gizli duygularını sıkıştırıldıkları alandan dışarı uzanarak yazmaya koyuldular.

Ortak kadın belleğinde karşılıkları olan haksızlık ve eşitsizliği, canlanan feminizmin de etkisiyle, yeni ve farklı bir bakışla yorumlayan bu yazarlar, bastırılmış kadın cinselliğini kadın erkek ilişkileri üzerinden içtenlikle edebiyatımıza taşıdılar ve toplumda bir uyanışa neden oldular. Kadının bedenine yabancılığı, bedeni baskılayan yaptırım öğeleri, ilk gençlik, annelik, menopoz, ensest gibi kadın cinsel yaşamına özgü durumlar romana, öyküye dönüştü. Kadın hayatlarını mercek altına alan bu asi kadın yazarlar kuşağı gizlenmiş, ayıp, günah sayılmış kadın cinselliği üzerine önemli açılımlarda bulundular.

Roman Kahramanları dergisinin soruşturmasını yanıtlayan genç kuşak kadın yazarlarımızdan Mine Söğüt; “Bizimki gibi Müslüman bir toplumda, kadın yazar bile kahramanını yaratırken cinsellikle ilgili bir kapıyı aralamaya kalktığında, yazarlığından önce kadınlığının sorgulanacağı ve yazdıklarıyla kendi özel hayatı arasında paralellikler kurulacağı önbilgisiyle masa başına oturur.”

Doğru ama acaba bu önbilgi yazarın dilini bağlar mı? Örnekler öyle olmadığını gösteriyor. Ama Söğüt’ün saptamasını da yabana atamayız. Kadının “cinsel nesne” olarak ötekileştirilip siyaset aracı yapıldığı bir toplumda, kadın yazar da düne göre daha fazla baskı altında çünkü.

Son yıllarda gelişen muhafazakârlık, keskinleşen ahlaki yargılar hayatlarımızı zorlaştırdı. Cinselliğin yaygın biçimde saldırganlık, tecavüz ve şiddetle iç içe yaşandığı, kadın bedeninin sömürüldüğü, kız çocuklarının namusunun kanla temizlendiği bir cinnet toplumuna dönüştük. Sevgi, şefkat, bağlılık gibi insani değerler aşınmakta. Çizgiye uymaya direnen kadınlar ise, yazar bile olsalar, sadece erkekler tarafından değil, geleneksel kadınlık rolünü benimsemiş hemcinslerince de yadırganıyorlar. Tepkiler doğrudan aşağılama ya da görmezden gelme biçiminde olabiliyor. Peki, çare otosansür mü?

Var olan kadın edebi birikimi, yetmiş ve seksen kuşağı yazarların otosansüre başvurmamış olduklarını gösteriyor. Özgürce yazmışlar. Kuşkusuz üslup da önemli. Deneyimli bir yazarın edebiyat dilinin incelik ve kıvraklığını kullanarak dilediği her şeyi yazabileceğini bilen bilir. Bunu başarmışlar.

Belki de bugün kadın edebiyatımıza yön veren başka türlü, daha karmaşık ve çok yönlü bir otosansür var. Asıl üzerinde durulması gereken de bu.

İnci Aral
Yazma Büyüsü

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Sigmund Freud: Narsizm bir sapıklık değil, kendini koruma içgüdüsünün bencilliği

Narsizm terimi klinik tariften türemiş ve Paul Nacke tarafından 1899' da, kendi bedenine genellikle cinsel bir nesnenin bedenine davranıldığı gibi davranan,...

Kapat