İnci Aral: Aşk insanı önce kör eder, sonra göremediklerini gördürür

Aşk ve Roman

Aşk, imkânsız bir sonsuzluk rüyasıdır. İnsan ruhuna ilişkin sayısız ayrıntıyı içinde taşıdığı gibi birçok sorun, çözümsüzlük de üretir. Bütün çelişki ve gelgitleriyle evrensel bir oyun olan aşk üzerine sorularımız hiç bitmez. Çünkü insan hayata ilişkin en temel deneyim ve görüşlerini onunla edinir.

Aşk, mutluluk ve uyum. Tutku, çılgınlık ve ölüm.

Ne insan ne sanat aşktan vazgeçebilir.

Yaratılır, paylaşılır, yaşanma biçimi yalnızca o iki kişiye özgüdür. Bazen kesin bir boyun eğiş ve bağlanma, bazen özgürlük, bezen de kendi nesnesi dışında kalanları büyük ölçüde değer yitimine uğratan bir coşku olur. Bazen yatıştırıcı, dengeleyicidir; bazen havalarda uçurur. Karmaşıktır, ama bütün yaşama deneyimleri içinde en zengin, en inişli çıkışlı görünümleri sunar.

Yazar, aşkı tek başına, bağımsız bir olguymuş gibi ele almamalı. Penceresini geniş ve açık tutmalı. Anlatılmaya değer her aşk, çeşitli engellerle zenginleşip büyür. Bu da romana pek uygun düşer. Aşkı büyüten, aşk yapan engeller; yer, zaman, toplumsal olgularla ilgili olabilir. Her şeyin yolunda, ip gibi dümdüz gittiği bir aşk, aşk olmaz, doğal olarak hikâyesi de olmaz.

Romanlar, oyunlar, âşıkların önüne çıkan engellerle mücadele ve bunları yok etme serüvenleridir. Kimileri hüsranla ve pek çoğu kavuşmayla biter. Biter, gerisi anlatılmaz ya da sonsuza kadar mutlu yaşadılar diye kesilip atılır. Çünkü ister kavuşma, ister kurumlaşmayla ya da uyumsuzluk, yanılgı, bıkkınlıklarla olsun, her aşk bir gün mutlaka biter.

Kopma anları, uzaklaşmalar, ayrılıklar insanı ne yaşadığını, hayatın anlamını, çevresini sorgulamaya iter. Bana göre, bir aşk romanı da buradan, yani sondan başlar. Aşkı bu aşamada ele almak, zamanlar içinde gezinerek anlatmak, sorular sormak ve işaretler koymak benim yazarlık anlayışıma uygun. Çünkü aşk insanı hem kör ediyor, hem aydınlatıyor. Körlük ve aydınlanma doğasındadır. Bitişlerde kör gözler açılır, aydınlatır. İnsan o güne kadar göremediklerini, sezip de anlayamadıklarını, biriktirip de üstüne varmaktan kaçındıklarını kopuş anlarında keşfeder. Işıkların birdenbire yandığı o anlar önemlidir ve bir roman böyle anlarla başlar. Bir kapı açılır yazarın önünde, eşiğe bolca malzeme yığılır.

Örneğin, aldatılma hikâyesini anlatarak öfke ve nefretle yıkımından söz eden bir kadın arkadaşımı beş dakika dinlemek, zihnimde bir roman fikri uyandırabilir. Benzer hikâyeleri birçok kez dinlemişimdir ama o an bir cümle, bir iç çekiş, bir yüz ifadesi dolmuş olan bardağı taşırır, beni sadakat kavramı üzerinde düşünmeye zorlar. Virüsü kapmışımdır. Onu ancak yazarak dışarı atacağımı bilirim. Yine bir aşkı sonunu bilmeden anlatmak kolay değildir. Benim gibi romanlarının sonunu baştan bilmeyen biri için büsbütün zordur. Romanın yapısı bütün kapsamlı anlatılar gibi iç ve dış karşıtlıklarla kurulur, çatışmalarla ilerler ve biçimlenir. Bu yüzden bir aşkı anlatmaya tanışma anıyla başlasam bile, hikâye zihnimde önce bitişiyle gerçeklik kazanır.

Aşkta her bitiş acılı, ağrılıdır. Yazdığım insanları anlatırken arada kalmamaya, yazar olarak taraf tutmamaya çalışırım. Edebiyat savunma değil, tanıklıktır. Nefret ya da öç romanları, roman değil ifşa etmedir ve öncelikle yazanı zehirler. Ben kaba gerçek yerine, herkesin kendince haklı olduğuna inanarak bakarım kişilerime. Onun kim ve nasıl ‘o’ olduğunu, hangi güçlükler, umutlar, düşüşler, şaşkınlıklar, sürüklenmelerle kimlik kazandığını ya da kimliksizleştiğini anlamaya çalışarak bakarım. Genel tutumum çatlaklar, sızıntılar, kanamalar, patlamalar üzerinde yoğunlaşmaktır. Bunu yaparken herkesin yaşadığı, tanıdığı duygu durumlarını edebiyat diline aktarmaya çalışırım.

Mor’daki Armağan gibi, taraflardan birinin sessizliğinden yola çıktığım da olur. Sessizlik çoğul, yorucu ve kuşkuludur. Nefret, sevgi, acı ve öfke, gizlendiğinde daha yoğun yaşanır ve bu durumdaki insan hem kendinin hem de başkalarının düşünce ve davranış kalıplarını durmaksızın sorgular. Bize insanın kolayca söyleyemediğini söyler ve anlatır.

Aşkı, insanı anlamayan, olayı sürükleyip götürecek plastik figürler olarak gören yazarın basmakalıp hikâyeleri pembe dizi olmaya yakışır. Öte yandan uzun ruhsal betimlemeler, gereksiz diyalog ve ayrıntılara boğulmuş aşk romanı da sıkıcı, gerilimden yoksun ve fazla bol hale gelebilir. Bir yazar öncelikle romanını ilgiyle okutma becerisine sahip olmalıdır. Malzemesini elekten geçirmeden, çöpleri ayıklamadan, neyin neye hizmet ettiğini belirlemeden ölçüyü tutturması ve belli bir gerilim sağlayarak hedefe yönelmesi mümkün değildir. Yazara bütün bunların nasıl yapılacağını ise dünyanın usta yazarları ve onların harika romanları öğretir.

Aşk; sevgi, adanma, bağlılık, cinsellik ve gündelik hayat pratiğinin, iletişim ya da iletişimsizliklerin tümünü kapsar. Bu yüzden de hemen bütün romanlarda az çok yer bulur kendine. Ancak büyük aşk romanlarının tarihsel-toplumsal bir arka planı da vardır. Kahramanlar bu bütünsellik içinde sahicilik kazanırlar.

Yazar yalnızca gözlemlerinden yola çıkarak yazmaz. İstese de yapamaz bunu. Roman yazılırken, yani anlatılmak istenen belli bir kurgu içinde sözcüklere dönüştürülürken, aşkın hikâyesi de artık yazara ait olmaktan çıkar. Çünkü temelde olağandır. Onu olağanüstüne çeviren, ona renk, tat katan, dokusunu oluşturan şey dildir, biçimdir. Yazdıkça romanın dünyasında kişiler, olaylar boyutlanıp büyür, durumlar çeşitlenip dönüşür. Romancı hayal dünyasının zenginliğini heyecanla izleyen bir seyirci haline gelir.

Yazarın yorumu, bakışı, anlattığı hikâye bütünüyle uydurulmuş, kurgulanmış, dahası gerçekle bağdaşmaz da olabilir. Edebiyat mutlaka katı gerçeğe ihtiyaç duymaz. Asıl gerçek yazarın gerçeğidir. Her durumda, her zaman mutlak gerçeği aramak, gerçeğe yakın bir yapı kurmak değildir onun işlevi. Gerçeği tersyüz edebilir, alışıldık yapıyı bozup yok sayabilir, yeter ki kendi tutarlılığı, fantezisi içinde bir yapı oluştursun, kendi dünyasının özgünlüğünü ortaya koyabilsin.

İnci Aral
Yazma Büyüsü

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Seyit Rıza’nın kabul edilmeyen son isteği; “Beni oğlumdan önce asın!

Kapat