“Unutmayalım, dünyada her şey politiktir, politikasızlık bile” Aydın ve Yazar – İnci Aral

Sorunların çözülemediği, iktidarların sürekli yetersiz kaldıkları, sivil örgütlenmenin sembolik olduğu bir yerde insanlar mistik umutlar, gizli kurtarıcılar, mesihler, kahramanlar beklemekten başka çare bulamıyor.

Düşünce üreten insanın, ister aydın ister yazar, niteliğini karşı oluş belirler

Türkiye’de aydın olma konumunun tarihsel gerçekliği üzerine, çoğulcu demokrasiyle yönetilen Batı toplumlarında üretilen düşünce ve çözümleri aktarmak dışında ciddi tartışmalar açılmadığını görüyoruz.

Aydın, ortaya koyduğu düşünsel ürünler ve temsil ettiği değer anlayışları ile toplumu etkilemede yol gösterici işlevi olan ya da öyle olduğuna kendini ve başkalarını inandırmış kişi olarak tanımlanabilir. Bu tanımla ilgili olarak bakışımı daha çok aydın olma haline yönelteceğim. Ancak sözünü ettiğim olgular edebiyat için de geçerli.

Edebiyat hayat, dil ve anlatım bilgilerini gerektirdiği kadar, öteki bilgi alanlarından da beslenir. Yazmak düşünsel bir eylemdir ama aynı zamanda farklı duyarlıklarla beslenir. Bu iki alan arasında sıkı bağ vardır. Hem aydının hem edebiyatçının en önemli aracı yazıdır, dildir. İddia edildiği gibi edebiyat hiçbir zaman tek başına bir eğlendirme ve zaman geçirme aracı olmamıştır. Yeni bakış açıları sunar ve bunları tartışmaya açar. Sartre, varoluşçuluk felsefesinin temsilcilerinden biridir, Tolstoy suç ve ceza, Camus ölüm cezası kavramlarını yazdıkları romanlarla tartışmaya açmışlardır. Sayısız örnek verilebilir.

Aydının belli bir dünya görüşüne, kültürel, sanatsal birikim ve etik ölçütlere, insanlık vicdanı ve sevgisine sahip olması gerektiği kabul edilir. Yazarın da öyle. Bu doğrultuda, içinde yaşadığı toplumu ve dünyayı eleştirmesi, olumsuzlukların değişmesi için çaba sarf etmesi ve alternatif görüşler sunması beklenir. Yani hem aydının hem yazarın aynı zamanda politik bir kimliği vardır. Unutmayalım, dünyada her şey politiktir. Politikasızlık bile.

Son otuz yılda, dünya, önceki iki yüz yıldan daha fazla değişti. Bilişim ve iletişim alanlarındaki hızlı gelişmeler, beklenmedik etkiler ve yeni bir dünya yarattı. Değişimleri açıklayabilmek için ortaya bazı kavramlar atıldı. Yaşamın her alanını etkileyen; globalizm, yeni liberalizm, postmodernlik gibi tanımlar gündeme geldi.

Bu süreçte ne olduysa, aydın, işleviyle değil, konumuyla tanımlanır oldu. Hakikati arama, keşfetme, yorumlama yaklaşımıyla bağları koptu, üstüne vazife olmayan işlere kafa yoran, lüzumsuz adam olarak görülmeye başlandı. 80’lerin başında, askerî darbenin lideri Evren Paşa, “Biz ne aydınlar gördük, vatan hainliği yaptılar, Vahdettin de aydındı, ne yapayım ben böyle aydını!” sözleriyle bütün aydınları lanetleyip horlayınca halk tarafından alkışlandı.

Toplumun kulluk psikolojisinden kurtulamadığı, sürekli bellek kaybına uğratıldığı, bütünlükten, sentezden uzak bir eğitim sistemi içinde ortalama üç buçuk yıl okul yüzü gördüğü, kendini çok bilgili gören biraz okumuş yazmış herkesin kuşku duymadan aydın sınıfına sokulabildiği Türkiye’de yazar olmak, aydın olmak nasıl bir şey, ona bakalım şimdi:

Asıl sorun bu insanların nerede durduğudur. Bir örnek, düşünme özürlü çıkarcı insanların çoğunlukta ve iktidar olduğu, kitle iletişim araçları ve medya aracılığıyla insanların topluca kültürel ve düşünsel açıdan iğdiş edildiği bir ortamda yaşıyoruz. Toplumsal ve ulusal bilincimiz aşındırılıyor ve hızla kimliksizleşmeye tabi tutuluyoruz.

Bu ortamda aydın olarak bilinen birçok insan da bir türlü kendisi olamamanın acısını yaşıyor. Ya da yaşamıyor da koşullar onu korkmaya, boyun eğmeye ya da uzlaşmaya götürüyor. Düşünceleriyle eylemleri arasındaki tutarsızlık ise güvenilirliğini yitirmesine neden oluyor.

Örneğin bu aydın;

Devletin küçültülmesini ve milletin çaba ve emeğinin bir
mirasyedi gibi, üç kuruşa yabancılara pazarlanmasını, yani sınırsız özelleştirmeyi savunabiliyor.

İslami tarikat ve vakıfları, çoğulcu demokrasilerin baskı ve çıkar gruplarıyla özdeşleştirerek onlara demokratik nitelik atfedebiliyor!

Sivil toplum sanki salt demokratik toplum anlamına geliyormuş gibi, uluslararası spekülatörlerin kara parayla destek verdiği örgütlere gereğinden fazla bel bağlayabiliyor.

Faşizmin insan kasapları Hitler ve Mussolini’nin demokrat, yönetimlerinin ise seçimle gelmiş olmaları yüzünden demokratik olduklarını söyleyebiliyor!

Bunları söylerken patronlarının ve kimi “münevver”lerin tam desteğini aldığından emin olduğuna kuşku yok elbette.

İnsan şöyle düşünmeden edemiyor: Yoksa Kenan Evren doğru mu söylüyordu?

Sistem, her şeyin hızla değersizleştiği bir ortamda, aydın ya da yazar olmanın gereklerini yerine getiren insanlara, deli, geri kalmış, ucuz kahramanlık peşinde, dinozor sıfatlarını yakıştırıyor. Modernliğin akla tanıdığı öncelikten rahatsız olan –modernliğin panzehiri– postmodernizm, aydını totaliter söylemlerin bir aracı olarak tanımlıyor, yazarı modası geçmiş ilan ediyor. Bu çerçevede, sorumlu aydına, ürettiği düşünce ve bilgilerin farklılıkları yok ettiği suçlamasını getirebiliyor.

Türkiye’de aydın uzun yıllar, daha çok resmî ya da ideolojik bakış acılarından tanımlanmıştır. Bu yüzden birçok şair ve yazar da ideolog ve bozguncu kabul edilerek baskı altına alınmış, yasaklanmış, hapsedilmiştir. Düşünce üreten insanın, ister aydın ister yazar, niteliğini karşı oluş belirler. O, eleştirir ve değiştirmeye çalışır.

Bildiğiniz gibi 12 Eylül’den sonra toplum köklü bir depolitizasyona uğratıldı. Postmodernse bu süreci derinleştirdi ve aydına globalizmi takip etme gömleğini giydirdi. Bugün bütün dünya küresel sermayenin ve yeni emperyalizmin rekabet ve egemenliği altında. Toplumları, bireylerin tüm yaşama alanlarını bu sistem yönlendiriyor. Aydın kavramı önemini yitirdi. Aydınlar asıl işlevleriyle toplumda yer bulamaz oldular.

Aydınlara ve nitelikli edebiyata artık ihtiyaç duyulmuyor, ama sistemle bütünleşenler, hizmetine girenler ödüllendiriliyor. Bu nedenle aydınlarımızın önemli bir bölümü dönüşüme uğradı. Eski düşüncelerinden, doğruları görme ve söyleme dürüstlüğünden vazgeçerek neoliberal söylemin savunucusu oldular. Yazarların bir kısmı ise ortalama okura eğlenme malzemesi sunmayı benimsediler.

Türkiye gibi demokratik çoğulcu sistemin rayına oturtulamadığı, politikacının karizmasının yok olduğu, eğitim ve adalet sistemleriyle düşünsel temelli kültürel yapılanmanın erozyona uğradığı bir toplumda, bu tür yazar ve aydınlardan bir şey beklememek umutsuzluğu gitgide yaygınlaşıyor.

Sorunların çözülemediği, iktidarların sürekli yetersiz kaldıkları, sivil örgütlenmenin sembolik olduğu bir yerde insanlar mistik umutlar, gizli kurtarıcılar, Mesihler, kahramanlar beklemekten başka çare bulamıyor.

Çok hazin!

İnci Aral
Yazma Büyüsü

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Friedrich Nietzsche: Ahlaksal değerlerin bir eleştirisine ihtiyacımız var

Kapat