Yazma Büyüsü: “Bütün Hayaller Gerçektir” – İnci Aral

Hakan Şenocak’ın, iyi okunduğunda iç içe metinlerden oluştuğu fark edilen öykülerini bir kez okuyup geçmek mümkün değil. Her okunuşta yeni ve farklı anlamlar üreten bu yoğun, katışıksız öyküler, dünyaya tedirgin bir kabulle olduğu kadar tatlı hüzünle de bakan yazarın öykü dünyasının ışıltılarıyla dolu.

Hayatın gizeminin korunmasını, bir şeyin ya da kimsenin gerçekten olduğu ya da olması gereken şey – kişi olup olmadığı sorusuyla ve bildik tasarımların dışındaki var oluşlarla ilişkilendiriyor Şenocak. Zorlu insanlık durumlarını bilgece bir hayal gücüyle yeniden betimliyor ve algılarımızın bireysel çeşitliliğini sergiliyor. Bu çeşitlilik, fantastik anlatı dünyasının sınırsızlığı ile derinleşiyor ve büyülü bir çekicilik kazanıyor.

“…bütün hayaller gerçektir” sözü, Hakan Şenocak’ın Naj adlı kitabının ön sunumunda yer alan bir cümle ve onun yalnızca bu kitapta değil, sonraki kitapları Hayatta Kalma Oyunu ve Sevgili Nefret’te topladığı öykülerin de ana çizgisini tanımlıyor. Bu eksen, gerçekle gerçekdışının insana katı gerçekten daha fazla uyan ayrımsızlığını ya da içiçeliğini gösteriyor. Şenocak, gerçeküstünü, gerçeklik algısını soyutlayıp, anlamsızlık sınırlarından dışarı taşıyarak ortaya çıkarıyor ve dünyaya ölçülü, kararında bir yanılsamayla zengin anlamlar kazandırıyor.

Yazar, Naj’ın arka kapağında kendi öykülerini, “imkânsız öyküler” olarak betimlemiş olsa da, seçtiği-gezindiği insan-zaman- mekân üçgeni, ince kırılmalarla birbirlerinin yerine geçen gerçek-gerçeküstü karşıtlığıyla bütünleşiyor ve ‘imkânsız’ kendiliğinden imkân dahiline giriveriyor. Kuşkusuz böyle bir geçişliliğe yazarın şaşırtıcı ve kusursuz inandırıcılığıyla ulaşıyoruz. Bu nedenle okur; balıkçının oltasına takılan küçücük, sarışın, pembe kadını, isteyene tatlı tatlı ölebilmek imkânı sunan kliniği, bir tablonun arkasına beş yüz yıl boyunca hapsolmuş taş duvarın ışığa hasret gözlerini ya da karısı tarafından terk edildiği için intihar eden ve dağılmış beynine rağmen koltuğundan kalkıp sokağa çıkan adamla, dışarıdaki fırtınanın çelik bacaklarını hiç mi hiç yadırgamıyor. Çünkü o fırtına, yaşanan olaylarla ilgili olarak doğanın öfkeye kapılmasıdır. Yazarın, ölümle aşkı özdeşleştirmiş olduğu da söylenebilir. Aşk ve ölüm birbirlerine sıkı sıkıya bağlıdırlar ya da birbirlerinin içinde yaşamayı sürdürürler.

Ölüm kendisini –inatla– unuttuğu için onuncu kat balkonundan atladığı halde kılına zarar gelmeyen, yüz yaşını çoktan aşmış büyükanne hem acıklı hem gülünçtür. Ağrıyan bir diş de öyle. Hakan’ın kullandığı öğeler metaforun ötesinde ve öyküyü temellendiren soyut anlamlarla donanmış olduklarından, alttan alta kendilerini doğrularlar ve bütün fiziksel engelleri önemsiz kılarlar.

İnandırıcılık bağlantıları zamanı masalsı bir genişlikte ve insanı fantastik boyutlarıyla görmekle ilgili olabilir. Öykü kişileri bir masalın içinde yaşayabilir, bilinmeyen bir zamana taşınabilir. Ruh halleri, hayatın sürprizleri, yalnızlıklar, boşluk, terk edilme, bekleyiş ve ölümlerin insani temelde benzer biçimde yaşanma olgusunu bozan, bunları kesinkes kişiye özel kılarak sıradışına taşıyan şey algımızın boyutlarıdır. Ancak Hakan Şenocak bu boyutları, düşsellik yoluyla gerçeğin yavanlığına karşı çıkarak öne çıkarıyor. Böylece amacına uygun eğretilemeler, simgeler, isimlendirmelerle imgeleri daha canlı hale getiriyor. Özenle seçilmiş eylem, nesnel, olaylarla anlaşılır öykü kişileri yaratıyor.

Evini ve kocasını terk eden Elif’in ardından; abajur, kilim, takvim, saksı çiçekleri ve bir şiir kitabı da sessizce çıkıp gidiyorlar örneğin. Ev birden yaşlanıp, ölüyor. Renkler, sesler, anılar da terk ediyorlar koca Zalfaris’i. Yağmur, evinden kaçan kadınların ayak izlerini silmek için usul usul yağıyor. Rüzgâr, düş kırıklıkları ve yıkıma isyan ediyor.

Şenocak’ta simgeler takıntılar biçiminde dışa vurulur ve kişisel kaymaları açıklarlar. Burada dil, etkileyici olmakla birlikte, öncül değil. Nesnelerin varlık ve kesinliğini eylemsellikleri üzerinden yansıtması, yazarın yakaladığı trajiği güçlendiriyor. Öte yandan satır aralarına yüklenmiş anlamlar, yinelenen paragraflar, mekâna, doğaya ve öteki canlılara atfettiği duygusal boyutlar insanın kesinkes bir canlı-cansız ilişkiler bütünlüğü içinde yaşamakta olduğu sezgisini imliyor. Toplumsalın arka planda durduğu bu sezdirmeler dikkatli ve ölçülü. Ridade Çıkmazı, Köpek, Sevgili Nefret ve pek çok öyküde bireylerin toplumsal konum ve sorunları ince çizgilerle yerli yerine oturtulmuş.

Hakan’ın öykü kişileri bir farkına varma anı içinde ortaya çıkıyorlar, bir çaresizlik, tereddüt, içeriği ne olursa olsun çözüm bekleyen bir duruma düştükleri ya da öyle olduğunu kavradıkları bir noktada. Öykü, çözüme yönelik olasılık ve göstergelerle yol alıyor, telaşsız, sağlam ama yine de şaşırtıcı bir gerilim içinde ilerliyor: Çoğu kez de beklenmedik biçimle sonuçlanıyor.

Duvarlar ardındaki bir mahkûmun vahşi öldürme tutkusu hiçlik, can sıkıntısı olarak ortaya çıkmış olsa da, hiç sevememiş, aşkı hiç tanımamış olmasının sonucudur. Bahçesine düşen martıyı besleyip iyileştiren yalnız Kalbiye, uçup gideceği korkusuyla kuşun kanatlarını keser. Zehra ise yabancılaşmayı Rojda olmak tutkusuyla yenmeye çabalar. Ama Rojda olduğunda gerçekte bambaşka biri olduğu yanılsamasına düşecektir. Aslında ‘yanılsama’ Şenocak’ın öykü uzamı açısından, büyülüden daha doğru bir belirleme gibi görünüyor. Çünkü yanılsamanın biçimlendirdiği oluşumlar, aynı zamanda zamanın süreklilik ve değişkenliğini çağrıştırıyor. Yine de yazar, zamanı kusurlu buluyor. “Geri dönüşü olmadığı için.” Bu yüzden Bitimsiz adlı öyküsünde zamanı tersine işletiyor ve yaşlı Ekrem Bey’i doğumuna kadar geri götürüyor. Onun kayıp ve kazançlarını tartışmalı bir niteliğe büründürerek gerçeğin doğrulanamaz oluşunun altını çiziyor.

Çakışan izlekler ve farklı öykülerde ortaya çıkan ortak yönlerden en belirgini ise, öykü kişisinin kendiyle öteki varlığının bir arada bulunması. Bir iç konuşma, iç tartışma ya da kendine dışarıdan bakma olarak da yorumlanabilecek bu duruma en iyi örnek, hasta yatağında ölümü bekleyen Aydın’ı ziyarete giden sağlıklı Aydın.

Yazarın kadın imgeleri, çok canlı olan birkaçı dışında –Ridade, Rojda, Kalbiye– genellikle soyut. Başlangıçta, uysal ve edilgen olan bu kadınlar, son kertede kadın erkek kutuplaşmasında etkin duruma geçiyorlar ve özgürleşiyorlar. Ancak cinsiyetleri fazla önem taşımıyor. Çoğu yokluklarıyla var oluyorlar. Erkeklerse genellikle tutkulu ve geniş yürekli. Buna karşın hem Yasal Elma hem de Elena’nın Oyunu öykülerindeki kadınlar öpüşürlerken, erkeğin dilini ısırıp koparırlar.

Şenocak öykü kişilerini coşkuyla seviyor ve yüreğiyle yazıyor ki bunu yapabilen pek az öykücü var son dönem öykümüzde. Onun dört başarılı öykü kitabıyla günümüz öykücüleri arasında seçkin bir yeri olduğu ve üzerinde durulması gerektiği görüşündeyim. Yalın, süssüz ama benzersiz bir söylemle, evrensel çapta öyküler üreten bu dil işlemecisinin hiçbir öyküsünde gereksiz tek bir sözcük yok. Yazdıkları ona önemli ödüller kazandırmış olsa da, edebiyat çevresindeki kayıtsızlık yüzünden gerektiği ölçüde değerlendirilmemiş oluşu eksiklik. Okurlara, az ve öz yazan –ve epeydir yazmayan– bu birinci sınıf öykücüyü mutlaka okumalarını öneriyor, kitaplarında benim bu yazının kapsamı içinde söyleyebildiklerimden çok daha fazlasını bulacaklarından kuşku duymuyorum.

İnci Aral
Yazma Büyüsü

Yorum yapın

Cafrande.org’u

‘ta BEĞENda TAKİP Et

Yereli yaşa, evrensel düşün!.. www.cafrande.org

Önceki yazıyı okuyun:
“Kime anlatsam kederimi?” Anton Çehov’dan bir hikaye: Acı

Akşam karanlığı... Sulu, iri iri kar taneleri, henüz yakılmış fenerler etrafında uçuşuyor, ince, yumuşak bir alçı tabakası gibi damları, atların...

Kapat