Bertrand Russell: Birinin keyifli olup olmadığı sofra başındaki davranışlarından anlaşılır

Keyif

Birisinin keyifli olup olmadığını anlamanın belki de en iyi yolu, sofra başındaki davranışlarını incelemektir. Yemek yemeyi can sıkıcı bir iş olarak görenler vardır; yemek ne kadar güzel olursa olsun, bunların ilgisini çekmez. Bunlar hemen hemen her masaya oturuşlarında mükemmel yemeklerle karşılaşmışlardır. Yiyeceksiz kalmanın, yani açlığın nasıl bir şey olduğunu bilmezler; yemeğe, içinde yaşadıkları toplumdaki modaya uygun olarak hazırlanması gereken, sıradan bir olay gözüyle bakarlar. Onlar için, her şey gibi yemek de yorucu ve bıktırıcıdır, ama yemekten daha az yorucu bir şey bulunmadığından, fazla yakınıp sızlanmanın yaran yoktur. Bir de görev duygusuyla yemek yiyen hastalar vardır; doktor, güçlü olabilmeleri için biraz beslenmeleri gerektiğini söylemiştir. Sonra ağzının tadını bilen, iyi yemek düşkünleri gelir; bunlar yemeğe iştahla başlar, ama gereğince pişirilmemiş olduğunu görürler. Bir de oburlar vardır ki yemeğe saldırırlar, çok fazla yerler, fazla kilo alır, nefes darlığı çekerler. Sonuncu olarak, uygun bir iştahla yemeğe başlayan, yemekleri seven, yeterince yiyen ve tam zamanında sofradan kalkanlar vardır.

Besinler karşısındaki bu tutumlar, dünyanın öbür nimetleri karşısındaki davranışları andırır. Mutlu kişi bu örneklerden sonuncusudur. Açlığın besinle ilgisi neyse, hoşnutluğun yaşamla ilgisi odur. Yemek yerken canı sıkılan, Byron mutsuzluğu yaşamaktadır. Ödem duygusuyla besin alan hasta, dünya zevklerinden elini eteğini çekmiş olana, obursa zevk düşkününe benzer. İyi geleneklere düşkün olan, hayattaki eğlencelerin yarışını, “çirkin” diye damgalayan titizler gibidir. Çok gariptir ki, yalnızca obur dışında, bütün bu tipler iştahı iyi olanları aşağı görür ve kendilerini ondan üstün sayarlar. Karnınızın aç olduğu ya da çekici manzaralarla ve sürprizlerle dolu olduğu için dünyadan zevk almanız, onlar için bayağılıktır. Onlar hayal kırıklıklarının yüce katindan, “basit insanlar” diye küçümsediklerine kuş bakışı bakarlar. Ben kendi payıma bu görüşte değilim. Bence her hoşnutsuzluk bir hastalıktır. Evet, bazı koşullarda hoşnutsuzluk kaçınılmaz olabilir, o zaman da tedavi edilmesi gerekir; hoşnutsuzluğum akılca üstünlükten ileri geldiği sanılmamalıdır. Diyelim ki iki kişiden birisi çilek seviyor, diğeri sevmiyor; İkincisi birincisinden hangi bakımdan üstün olabilir? Çileğin iyi ya da kötü olduğunu gösterecek soyut ya da somut bir şey yoktur. Çilek, çileği seven için iyi, sevmeyen içinse kötüdür. Ne var ki çileği seven, ondan zevk alır, sevmeyense almaz; bu bakımdan da yaşamak zorunda oldukları dünyaya birincisi daha iyi uyum sağlamıştır ve hayattan daha çok haz almaktadır. Bu önemsiz konuda gerçek olan durum, önemli işlerde de böyledir. Futbol maçı seyretmeyi seven, sevmeyenden daha üstündür. Okumaktan hoşlanan, hoşlanmayandan daha da çok üstündür, çünkü kitap okuma fırsatı, maç seyretme fırsatından daha sık ele geçer. Bir insan ne kadar çok şeye ilgi duyarsa, o kadar çok mutlu olma olanağına kavuşur ve o derece az kaderin insafına bağlı olur, çünkü bu ilgilerden birini yitirecek olsa, bir diğerine yönelebilir. Hayat her şeye ilgi beslenemeyecek kadar kısadır ama günlerimizi dolduracak kadar çok şeyle ilgilenmemiz iyi olur. Hepimizde içe kapanma hastalığına eğilim vardır; herkes önüne serili sayısız dünya manzarasından başını çevirip içindeki boşluğa bakmak eğilimindedir. Ama içine kapanık olan birisinin mutluluğunda herhangi bir yücelik bulunduğunu sanmayalım.

Evvel zaman içinde, iki sucuk makinesi varmış; yalnızca, domuz etini en lezzetli sucuk haline getirmek amacıyla yapılmışlar. Bunlardan birisi domuzdan hoşlanmış ve sayısız sucuk yapmış; diğeri şöyle diyormuş: “Benim için domuz nedir ki? İşleyişim herhangi bir domuzdan daha ilgi çekici ve güzeldir.” Bu düşünceyle domuz etlerini geri çevirerek kendi içini incelemeye koyulmuş. Ama doğal olarak, besininden yoksun kalınca çalışamamış ve kendisini ne kadar çok incelediyse o kadar boş ve budala olduğunu görmüş. Bir zamanlar tadma doyum olmaz sucuklar yapan o güzel makine artık hareketsiz duruyor, neler yapabileceğini kestirmekte güçlük çekiyormuş. Bu ikinci sucuk makinesi, hoşlanma duygusunu yitirmişe, birincisiyse bu duyguyu sürdürmüş olana benzer. Beyin, kendisine sunulan malzemeyi şaşılacak alaşımlar halinde birleştirme gücü olan garip bir makinedir, ama dış dünyadan malzeme almayınca güçsüzleşir, üstelik sucuk makinesinin aksine kendi gerecini kendi ele geçirmek zorundadır. Çünkü olaylar, ancak onlara ilgi duyarsak deneyimlerimiz haline gelirler, yani bizi ilgilendirmiyorlarsa, onlardan hiçbir şey elde etmiyoruz demektir. Şu halde, bütün dikkatini kendi içine çevirmiş olan, orada ilgisini çekecek hiçbir şey bulamaz, ilgisini dışarıya yöneltmiş olan ise, ruhunu incelediği ender dakikalar sırasmda, orada, çok çeşitli ve ilgi çekici öğelerin ayrışmakta, sonra da çok güzel ya da öğretici şekillerde yeniden düzenlenmekte olduklarını görecektir.

Hoşlanmanın sayısız şekli vardır. Sherlock Holmes’un sokakta bir şapka bulması olayını hatırlarsınız. Şapkaya kısaca bir göz attıktan soma, bunun sahibinin içki yüzünden hayatta ilerleyemediği ve karısının da onu artık eskisi kadar sevmemeye başladığı sonucunu çıkarır. Rasgele şeylerde bu derece zengin bir ilgi kaynağı bulan bir kimse için yaşam hiçbir zaman sıkıcı olamaz. Kırda bir yürüyüş sırasında rastladığınız dikkatinizi çekebilecek değişik şeyleri bir düşünün. Kimi kuşlara ilgi duyar, kimi bitkilere, kimi yeryüzüne, kimi ekinlere… Bunlardan herhangi birisi ilginizi çekiyorsa, o şey ilgiye değerdir ve bunlardan birine karşı ilgi duyan kimse, duymayana göre dünyaya daha iyi uyum göstermiş demektir.

İnsanların başkalarına davranışlarında da olağanüstü farklılıklar vardır. Uzun bir tren yolculuğu sırasında, birisi yol arkadaşlarına başını çevirip bakmazken, bir diğeri hepsini gözden geçirir, karakterlerini inceler, durumları hakkında tahminler yürütür ve hatta belki de birçoklarının en gizli sırlarını öğrenir. İnsanlar başkalarına karşı besledikleri duygularda birbirine ne kadar benzemezse, onlar hakkında öğrendikleri şeyler de o derece değişiktir. Bazıları hemen herkesi sıkıa bulurlar, bazılarıysa karşılaştıkları herkese, aksini gerektirecek nedenler olmadıkça, hemen ve kolaylıkla yakınlık duyarlar. Yine yolculuk örneğini ele alalım: Bazıları, birçok ülke dolaşır, en iyi otellerde kalır, kendi ülkesindeki yemeklerin aynısını yer, yurdunda karşdaşbğı tipte aylak zenginlerle buluşur, sofralarında ele aldıkları konular üzerinde konuşurlar. Bu gibilerin dönüşte hissettikleri tek şey, pahalı tren yolculuklarının can sıkıntısından kurtulmuş olma rahatlığıdır. Bazdanysa, gittikleri yerlerin özelliklerini görürler, o ülkelerde yaşayanların tipik örnekleriyle tanışırlar, sosyal ya da tarihsel bakımdan ilgi çekici ne varsa incelerler, o ülkenin yemeklerim yer, insanlarının davranışlarını ve dillerini öğrenir ve kendi ülkelerine, kış gecelerinde tatil tatil gözden geçirebilecekleri bir am hâzinesiyle dönerler.

Bütün bu değişik durumlarda, yaşamaktan hoşlanan, hoşlanmayandan üstündür. Hoşuna gitmeyen olayların bile yaşamaktan hoşnut olana yaran dokunur. Bir Çinli kalabalığının, bir Sicilya köyünün kokusunu almış olmaktan, kokladığım sırada hoşlandım diyemesem de, şimdi hoşnutum. Serüven düşkünü olanlar, sağlıklarına dokunmamak koşuluyla, deniz kazalarından, tayfaların ayaklanmasından, depremlerden, büyük yangınlardan ve her türlü kötü olaydan hoşlanırlar. Örneğin bir deprem sırasında kendi kendilerine şöyle derler: “Demek deprem dedikleri şey böyle olurmuş”. Ve dünya hakkındaki bilgileri arttığı için sevinirler. Bu gibilerin kadere bağlı olmadıklarını söylemek doğru değildir, çünkü sağlıklarını yitirdiklerinde her şeylerim yitirmiş olacaklarından, kesin olmasa bile, her zaman korkarlar. Yıllarca işkenceye katlanmış ve ölürken son saniyeye değin hoşnutluğunu sürdürebilmiş insanlar bilirim. Bazı hastalıklar hoşlanma duygusunu köreltir, bazıları da köreltmez. Bilim insanlarının bu iki türü birbirinden ayırt edip edemediklerini bilmiyorum. Belki insan biyolojisi alanında daha büyük ilerlemeler kaydedildiğinde, bir hapla her şeye ilgi duyabileceğiz, ama o güne erişinceye değin, bazılarının her şeye ilgi duymalarının, bazılarının ise hiçbir şeye ilgi duymamalarının nedenim anlayabilmek için sağduyuya başvurmak zorundayız.

Hoşnutluk bazen çok geniş, bazen de çok dar bir alanda olur. Borrow’un yapıtını okuyanlar, Rotnany jRye’daki kişiyi anımsayacaklardır. Bu adam, çok sevdiği karısını yitirince, bir süre için hayatı anlamsız görür. Derken, çaydanlıkların ve çay kutularının üzerlerindeki Çince yazılara ilgi duymaya başlar ve Çince-Fransızca bir dilbilgisi kitabından, önce Fransızca öğrenir, soma da bu yazıların anlamlarını çözer; Çince bilgisini başka hiçbir alanda kullanmadığı halde, hayatta ilgilenecek bir konu bulmuş olur. Ben Bilinircilik sapkınlığı hakkında her şeyi öğrenmeye kararlı insanlar ve Hobbes’un ilk yazılarını toplamayı hayatının başlıca amacı edinmiş insanlar tanıyorum. Birisim neyin ilgilendireceğim önceden bilmek olanaksız gibidir, ama insanların çoğunda, şuna ya da buna fazla ilgi duyma yeteneği vardır ve böyle bir ilgi uyandığında da hayat sıkıcı olmaktan çıkar. Yalnız, çok dar bir alanı bulunan ilgiler, genel yaşam hevesinden daha az gönül doyurucu bir mutluluk verirler, çünkü bunlar, kişinin bütün zamanını doldurmaya yetmeyebilirler, kaldı ki kişinin, heves ettiği konu hakkında öğrenebileceği her şeyi öğrenmiş olması tehlikesi de vardır.
Sofra başı örneğimizde, değişik tipler arasında oburu da saydığımız ve bu tipi övülmeye değer bulmadığımız anımsanacaktır. Okurlarım, övmekte olduğum hevesli ya da hoşnut tipin oburdan pek bir farkı olmadığını düşünebilirler. Bu iki tip arasındaki farkı açıklamaya çalışmamızın zamanı gelmiştir.

Herkesin bildiği gibi eskiler ölçülü olmayı gerekli sayarlardı. Romantizmin ve Fransız devriminin etkisi ile birçok kişi bu görüşü bırakarak tutkuları, Byron’un romanlarındaki gibi yıkıcı ve topluma karşı bile olsa, hayranlıkla karşılamaya başladı. Ne var ki, eskilerin haklı olduğu besbelliydi. Mutlu bir yaşamda, değişik eylemler arasmda bir denge vardır ve hiçbir eylem diğerlerini olanaksızlaştıracak derecede ileri götürülemez. Obur, yemek yeme zevki uğruna diğer bütün hazlarını feda eder, böyle yapmakla da mutluluğunu azaltmış olur. Yemek yemekte olduğu gibi birçok zevk de aşırdığa vardırılabilir. împaratoriçe Josefin, giyim kuşam konusunda bir oburdu. Napolyon önceleri gittikçe artan protestolarına karşın, imparatoriçenin terzi borçlarını ödüyordu. Ama en sonunda karışma ölçülü davranması gerektiğim ve bundan böyle masraf ancak makul olursa ödeyeceğim söyledi. Derken terzinin yeni faturası geldi ve imparatoriçe bir an için aklını kaçırır gibi oldu, ama hemen bir düzen düşündü. Savunma Bakanı’ndan faturayı savaş giderleri için ayrılmış paradan ödemesini istedi. Bakan, Josefin’in kendisini bakanlıktan attırabileceğini bildiğinden boyun eğdi; bunun sonucu olarak da Fransa, Cenova’yı yitirdi. Daha doğrusu bazı kitaplar böyle olduğunu yazıyor, ama ben öykünün doğruluğuna pek kefil olamam. Doğru ya da şişirilmiş, her iki halde de amacımıza hizmet edebilir, çünkü bir kadının giyim kuşam tutkusunu nerelere vardırabileceğini göstermektedir. İçki ve kadın düşkünleri de aynı şeyin örnekleridir. Bu konuda izlenecekilkeler belirgindir. Zevklerimizin ve isteklerimizin her biri yaşamımızın genel çerçevesine uygun olmalıdır. Bunların birer mutluluk kaynağı olabilmeleri için sağlıkla, sevdiklerimizin duygu ve beğenileriyle, içinde yaşadığımız toplumun değer ölçüleriyle uzlaşır olmaları gerekir. Bazı tutkular bu sınırları aşmadan istenildiği kadar ileri vardırılabilir, bazıları ise vardırılamaz. Satranç oynamayı seven birisini ele alalım; bu kişi eğer bekârsa ve varlıklıysa bu tutkusunu dizginlemek zorunda değildir, ama evli ve çocuk sahibi ise, üstelik çalışmak zorunluluğu da varsa, satranç düşkünlüğünü büyük ölçüde sınırlandırması gerekir. İçki düşkünü ile obur, evlilik gibi sosyal bağlantıları olmasa da, çıkarları bakımından doğru hareket etmiyordur, çünkü onların düşkünlükleri sağlıkları için , zararlıdır ve dakikalarla ölçülen hazlara karşılık, saatlerce süren acılara neden olmaktadır. Herhangi bir tutkunun ıstırap kaynağı olmaması, bazı sınırlayıcı etkenlerin çerçevesini aşmamasına bağlıdır. Bunlar, sağlık, yeteneklerini kullanabilmek, gereksinimlerini karşılamaya yeterli bir gelir, toplumsal görevlerden en önemli olanları, örneğin kişinin karısına ve çocuklarına karşı görevleri gibi etkenlerdir. Bunları satranç uğruna feda eden, aslında içki düşkünü kadar kötü birisidir. Onu pek fazla suçlu görmeyişimizin nedeni ise, satranç düşkünlüğünün yaygın olmaması ve ancak birkaç yetenekli kişi böylesine entelektüel bir uğraşıya kapıldığı içindir. Eski Yunanlıların ölçülü olma formülü, bu durumların hepsini kapsamaktadır. Güç çalışma saatleri boyunca akşamüzeri oynayacağı oyunun özlemini çekecek kadar satrancı seven, talihlidir, ama bütün gün satranç oynamak için işini bırakan, ölçülü olma özelliğini yitirmiştir. Henüz uslanmadığı gençlik çağında, savaşta gösterdiği kahramanlık için bir madalya verecekleri zaman, Tolstoy’un satranç oyunundan kalkıp törene gitmediği söylenir. Tolstoy’u bu olayda pek suçlu bulamayız, çünkü askeri bir madalyayı önemsememiş olabilir, ama daha şuadan birisi için böyle bir davranış budalalık olurdu.

Ortaya atılan bu öğretiyi sınırlandırmak üzere kabul etmemiz gerekir ki, bazı davranışlar, her şeyi feda etmeyi haklı gösterecek kadar şerefli sayılmaktadır. Yurdunu savunmak uğruna canını verenin, karısını ve çocuklarını meteliksiz bırakmış olması ayıplanmaz. Bilimsel araştırma uğruna ailesine çektirdiği yoksulluk, eğer kişi en sonunda başarıya ulaşmışsa, hoş görülür. Ama başarılı olamazsa, kamuoyu kendisini alçaklıkla damgalar ki bu da böyle bir işte başarılı olunup olunamayacağı önceden kestirilemeyeceği için, haksız bir suçlamadır. Hıristiyanlığın ilk bin yılı sırasında, her şeyden elini çekip, ailesini de yüzüstü bırakarak kendisini dine adayan birisi övülürdü; oysa bugün, hiç olmazsa ailesinin geçimini sağlaması istenir.
Obur ile normal iştahlı arasında, kökü derinlerde olan psikolojik bir fark bulunduğunu sanıyorum. Bir tek zevkim, diğer zevklerinin zararına aşırı derecelere vardıranın, üstesinden gelemediği bir sorunu vardır. İçki düşkünü için bu durum belirgindir; insanlar unutmak amacı ile içerler. Bir sorunları olmasaydı, sarhoşluğa sığınmazlardı. Nitekim öyküdeki Çinli de: “Ben içki için içmiyor; ben sarhoş olmak için içiyor,” demektedir. Aşırı ve tek yönlü tutkuların hepsi böyledir. Amaç, zevk değil, unutmaktır. Yalnız, unutmanın sarhoşluk yoluyla sağlanmak istenmesiyle, doğal alışkanlıklara yoğunlaşarak sağlanması arasında çok fark vardır. Karısını yitirmenin verdiği acıya dayanabilmek için Çince öğrenen Borrow’un arkadaşı da unutmak istiyordu, ama bunu zararlı etkilen olacak şekilde değil, zekâsını geliştiren bir uğraşıyla gerçekleştirmeyi amaçlıyordu. Böylesine kaçış çarelerine söylenecek bir şey yoktur. Ama içki, kumar ya da diğer zararlı heyecanlar yolu ile unutmak isteyenlere söylenecek çok söz vardır. Bazdan da bu iki halin tam ortasında yer almışlardır. Örneğin, hayatı çekilmez bir durumda olduğu için uçaklarda ya da dağ başlarında çılgınca tehlikelere atılana ne diyeceğiz? Bu tehlikeleri göze alışı topluma hizmet içinse, kendisine hayranlık duyabiliriz, değilse, kumarbaz ile içki düşkününden pek az üstün saymak zorunda kalırız.

Aslında, unutma amaçlı olmayan heves ve hoşnutluk, talihsizlik nedeniyle yitirilmemişse, herkeste doğuştan vardır. Çocuklar duydukları, gördükleri her şeyle ilgilenirler; dünya onlar için sürprizlerle doludur ve hiç durmadan öğrenme (okul öğrenimi değil tabü), ilgilerini çeken şeyleri daha iyi tanıma istekleri vardır. Hayvanlar, sağlıkları yerinde olduğu sürece her zaman hevesli ve meraklıdırlar. Bir kedi, tanımadığı bir odada, belki bir fare kokusuna rastlarım umuduyla her köşeyi koklamadan kıvrılıp yatmaz. Normal büyüyen birisi de dış dünyaya karşı ilgisini korur; koruduğu ve özgürlüğü kısıtlanmadığı sürece de hayattan zevk alır. Uygar bir toplumda hevesin yitirilmesi, büyük ölçüde, yaşamın gerektirdiği özgürlüklerin kısılmasından ileri gelir. Vahşi, kamı acıktığı zaman ava çıkar ve bunu içgüdüsel olarak yapar. Her sabah belirli saatte işine giden de aslında aynı içgüdüden, yani ekmek parasını kazanma isteğinden hız alır, ama bu durumda içgüdü doğrudan doğruya etkisini göstermiyor, düşünceler, inançlar ve irade yoluyla dolaylı olarak iş görüyor demektir. İşine giden, yola çıktığı anda aç değildir, çünkü biraz önce kahvaltı yapmıştır. Yalnız bilmektedir ki acıkacakür. İşte o da gelecekteki açlığını gidermek amacıyla işe gitmektedir. İçgüdüler kararsızdır; oysa uygar bir toplumda alışkanlıkların kararlı olması gerekir. Vahşiler, birlikte yapacakları işleri bile içlerinden geldiği gibi yaparlar. Kabile savaş yapacağı zaman davullar coşkularını körükler ve her kişi, yapması gereken işin ilhamını sürü heyecanından alır. Şimdi ise işler bu şekilde yürütülemez. Bir trenin belirlenen saatte hareket etmesi için hamallara, makiniste ve hareket şefine barbar müziği ile ilham vermek olanaksızdır. Her biri kendi işini yalnızca yapması gerektiği için yapar, yani bunları harekete geçiren etkenler dolaylıdır; içgüdüleri, yapmak zorunda oldukları işlerin yönündedir. Aynı durum sosyal ilişkilerin çoğunda da görülür. İnsanlar, birbirleriyle konuşup görüşürler ama bu, konuşup görüşmek istedikleri için değil, bu işbirliği sonunda bir şeyler yapabildikleri içindir. Uygar kişinin hayatının her anında içgüdü kısıntıları bulunur: Caddede giderken sevinçliyse hoplayıp sıçrayamaz, şarkı söyleyemez, üzgünse kaldırıma oturup ağlayamaz, çünkü yaya trafiğine engel olmaktan çekinir. Özgürlüğü, gençken okulda, büyüyünce de işyerinde kısıtlanmıştır. Bütün bunlar, hevesin ve hoşnutluğun sürdürülmesini güçleştirir, çünkü sürekli olarak kendini tutmak bıkkınlığa ve can sıkıntısına yol açar. Ne var ki, içgüdüler kısıtlanmadan da uygar bir toplum oluşamaz. Çünkü içgüdüler ancak en basit şeklindeki toplumsal işbirliğine yol açabilir, modern ekonomik düzenin gerektirdiği oldukça karışık yaşam biçimine yetmezler. Hevesin önündeki bu engelleri aşabilmek için ya çok sağlıklı ve çok büyük bir enerjiye sahip olmak ya da kendini zorlamadan ilgi duyulan işi bulmak gerekir. Sağlık, istatistiklere göre, son yüzyıl içinde devamlı olarak daha iyiye doğru gitmiştir, ama enerjiyi ölçmek daha zordur ve ben vücut dinçliğinin eskisinden daha fazla olduğundan kuşkuluyum. Bunu, daha çok sosyal bir sorun olduğu için burada incelemeyeceğiz. Bazıları, uygar hayatin engellerine karşın heveslerini ve yaşamdan hoşnutluklarını sürdürebilmektedir; birçoğu da, eğer enerjilerinin büyük bir kısmını sömüren psikolojik iç uyuşmazlıkları olmasaydı aynı şeyi yapabilirdi. Heves ve hoşnutluk, insanın işi için yeterli olan enerjiden daha fazlasını gerektirir, bu da psikolojik mekanizmanın düzenli işlemesine gereksinim gösterir. Düzenli işlemeyi sağlayan etkenler üzerinde ilerideki bölümlerde daha çok duracağım.

Kadınlarda keyif alma, ağırbaşlılığın yanlış yorumlanması nedeniyle, eskisi kadar olmasa bile, yine de büyük ölçüde engellenmektedir. Kadınların erkeklere açıkça ilgi göstermesi ya da herkesin içinde fazla hareketli olması doğru bulunmaz. Oysa erkeklere ilgi duymamayı öğrenirken hiçbir şeye ilgi duymamayı, yalnızca doğru sayılan bazı belirli tutum ve davranışlara önem vermeyi öğrenirler. Hayatta pasif ve çekingen olmayı öğrenmenin, hevesi ve hoşnutluk duygusunu körleteceği açıktır, üstelik bunun ağırbaşlı kadınlarda ve özellikle az eğitim görmüş ağırbaşlı kadınlarda çok rastlanan içe kapanıklığı kışkırttığı da bir gerçektir. Spora, sıradan bir erkek kadar ilgi duymazlar, politikayı hiç umursamazlar, erkeklerden geleneğe uygun bir uzaklıkta dururlar, diğer kadınlara karşı ise, hepsinin kendilerinden daha az saygıya değer oldukları inanana dayanan örtülü bir düşmanlık beslerler. Kimseye açılmamaları ile övünürler, yani insanlara ilgi duymamak onlarca bir özelliktir. Ama kadınları bunun için suçlayamayız, çünkü bu, binlerce yıldan beri süregelen kadın eğitiminin bir sonucudur. Ama aynı kadınların, kendilerini ezen sistemdeki adaletsizliği fark etmemeleri de çok acınacak bir durumdur. Bunlara göre, her türlü sıkılık iyi, her türlü cömertlik kötüdür. Kendi toplumsal çevrelerinde zevki ortadan kaldırmak için ellerinden geleni yaparlar, politikada ise baskıa yönetimi severler. tanrı’ya şükür bu tip kadınlar azalmıştır, ama sayıları hâlâ gelenekleri umursamayanların sandığından fazladır. Bu sözümün doğruluğundan kuşku duyanlara öneririm, gitsinler, evinin odalarını kiraya veren pansiyoncu kadınları incelesinler. Göreceklerdir ki, bu kadınlar yaşam hevesini kökünden kurutan bir erdem inanana sıkı sıkıya bağlanmış, bunun sonucu olarak da gönülleri pörsümüş, kafaları dar kalmıştır. Aslında erkek ve kadm erdemi arasmda fark yoktur; hiç değilse geleneğin bizi inandırmak istediği şekilde bir fark yoktur. Erkekler için olduğu gibi, kadınlar için de mutluluğun ve iyiliğin sim, keyif duygusuna sahip olmaktır.

Bertrand Russel
Mutlu Olma Sanatı

Yorum yapın

Cafrande.org’u

‘ta BEĞENda TAKİP Et

Yereli yaşa, evrensel düşün!.. www.cafrande.org

Önceki yazıyı okuyun:
Maddi İktidar, Manevi Otorite: Ruhaniler ve Hükümdarların Fonksiyonları

Kapat