MILAN KUNDERA: İNSANLAR BİRBİRLERİNİ SIK SIK GÖRÜNCE, BİRBİRLERİNİ TANIDIKLARINI SANIYORLAR

4

“İnsanlar birbirlerini sık sık görünce, birbirlerini tanıdıklarını sanıyorlar. Birbirlerine soru sormuyorlar ve bundan da yüksünmüyorlar. Birbirleriyle ilgilenmiyorlar, ama tamamen masumca. Bunun farkında değiller.”

Konuşmalarının son cümlelerinde, iki arkadaş aynı yerde kaldılar: köpek bundan yararlandı, dikilerek patilerini JosePe dayadı, Josef de onu okşadı. N. bu köpek ve insan İkilisini gitgide duygulanarak uzun uzun seyretti. Birbirlerini göremedikleri o yirmi yılın farkına sanki ancak şimdi varıyordu: “Ah, gelmen beni o kadar mutlu etti ki!” Omzuna vurdu ve onu bir elma ağacının altına oturmaya davet etti. Ve Josef bir anda anladı: onu buraya kadar getiren ciddi, önemli konuşma olmayacaktı. Ve kendine şaştı, bu bir rahatlamaydı, bu bir kurtuluştu! Sonuçta, buraya dostunu sorguya çekmeye gelmemişti ya!

Sanki bir kilit yerinden atmış gibi, sohbetleri özgürce, hoş bir şekilde yol almaya başladı, iki eski ahbap çavuş arasında bir sohbet: oradan buradan anılar, ortak dostlardan haberler, matrak yorumlar, saçmalıklar, şakalar. Sanki tatlı, sıcak, güçlü bir rüzgâr onu kollarına almıştı. Josef karşı durulmaz bir konuşma sevincine kapıldı. Ah, nasıl da biç beklenmedik bir sevinç! Yirmi yıl boyunca, hemen hemen hiç Çekçe konuşmamıştı. Karısıyla sohbeti, Danca’yı kendilerine ait karman çorman özel bir dil haline getirdiklerinden kolaydı. Ama başkalarıyla sürekli kelimelerini seçmek, bir cümle kurmak, aksanma özen göstermek için dikkat kesilmek zorundaydı. Ona, DanimarkalIlar konuşurken süratle koşuyorlar mış gibi geliyordu. Oysa o yirmi kiloluk bir yükle tırıs tıns onların arkasından gidiyordu.

Şimdi kelimeler, onları aramasına, kontrol etmesine gerek kalmadan ağzından kendiliklerinden çıkıyordu. Çekçe, doğduğu kentteki otelde onu hayrete düşüren o genizden gelen tınılı meçhul dil değildi artık: nihayet onu tekrar bulmuştu, onun lezzetine varıyordu. Onunla kendini bir zayıflama küründen çıkmış gibi hafiflemiş hissediyordu. Uçar gibi konuşuyordu, geldiğinden beri ilk defa ülkesinde mutluydu ve onun kendi ülkesi olduğunu hissediyordu.

Dostunun saçtığı mutlulukla aşka gelen N.’nin tutukluğu iyice dağılmıştı; muzip bir gülümsemeyle o günlerdeki eski metresini hatırlattı, karısına karşı bir keresinde onu idare ettiği için de Josefe teşekkür etti. Josef bunu hatırlamıyordu ve N.’nin onu bir başkasıyla karıştırdığından emindi. Ama N.’nin uzun uzun anlattığı şaşırtmaca hikâyesi o kadar hoş, o kadar matraktı ki Josef sonunda olaydaki önemli rolünü kabullendi. Başını arkaya atmıştı ve yaprakların arasından süzülen güneş yüzündeki sonsuz mutluluğu aydınlatıyordu.
N.’nin karısı onları bu keyifli hallerindeyken yakaladı: “Öğlen yemeğinde bizimle olacak mısın?” diye sordu Josef’e.
Josef saatine bakıp kalktı. “Yarım saat sonra bir randevum var!”
– O halde, akşama gel! Birlikte yemek yeriz, diye rica etti N., içtendi.
– Bu akşam çoktan cviradc olacağım.
– Evimde derken, demek istediğim…
– Danimarka’da.
– Senin böyle söylediğini duymak o kadar tuhaf ki. Senin evin, yani, artık burası değil mi, diye sordu N.’nin karısı.
– Hayır. Orası.
Uzun bir sessizlik oldu ve Josef ona sorular gelmesini bekledi: madem Danimarka gerçekten senin evin, orada nasıl yaşıyorsun? Ve kiminle? Anlat! Evin nasıl? Karın kim? Mutlu musun? Anlat! Anlat!
Ama ne N. ne de karısı bu sorulardan hiçbirini sormadılar. Bir an için Josefin gözünün önünde alçak tahta perdelerden bir çit ve bir çam ağacı belirdi,
“Gitmem lazım.” dedi ve hep birlikte merdivene doğru yöneldiler. Yukarı çıkarken susuyorlardı ve bu sessizlikte, Josef birden karısının yokluğuyla sarsıldı, burada onun varlığından tok bir iz hile yoktu. Bu ülkede geçirdiği üç gün boyunca, kimse ağzını açıp onun hakkında tek kelime etmemişti. Anladı: burada kalırsa, onu kaybedecekti. Burada kalırsa, o yok olup gidecekti.
Kaldırımda durdular, bir kez daha el sıkıştılar ve köpek patilerini Josef’in karnına dayadı.
Sonra üçü o uzaklaşıp gözden kayboluncaya kadar arkasından baktılar.

Milada, onca yıl sonra onu restoranın salonunda, öteki kadınların arasında gördüğünde, içinde Irena’ya karşı bir şefkat duydu; bir ayrıntı onu özellikle ona çekmişti. Irena ona, Jan Skacel’den bir dört-
lük okumuştu. Küçük Bohemya’da bir şairle karşılaşmak ve ona yaklaşmak kolaydır. Milada, taştan oyulmuş gibi sert suratlı, bodur bir adam olan Skacel’le tanışmış, başka bir devirden gencecik bir kızın saflığıyla ona hayran olmuştu. Kısa süre önce şairin bütün şiirleri tek bir cilt halinde yayınlandı ve Milada onu arkadaşına armağan olarak getiriyor.
İrena kitabın sayfalarını karıştırıyor: “Bugün hâlâ şiir okunuyor mu?”
– Hiç okunmuyor, dedi Milada ve sonra, ezbere birkaç dize okudu: zaman zaman, öğlende, gecenin kalkıp ırmağa gittiği görülür… Ya da şunu dinle: havuzlar, sırtüstü devrilmişti. Ya da, öyle akşamlar var ki, diyor Skacel, hava o kadar yumuşak ve narindir ki, insan çanak çömlek kırıkları üstünde çıplak ayak yürüyebilir.
Irena onu dinlerken göçmenliğinin ilk yıllarında apansız kafasında beliren anlık resimleri hatırlıyor. Bunlar aym manzaranın parçalarıydılar.
– Ya da şu imge: bir atın üstünde ölüm ve bir tavuskuşu.
Milada bu sözcükleri hafifçe titreyen bu sesle telaffuz etmişti: bu sözcükler gözünün önüne hep şu görüntüyü getirirdi: tarlalar arasında giden bir at; üstünde, elinde tırpanıyla bir iskelet ve terkisinde, sonsuz bir böbürlenme gibi açılmış, muhteşem ve göz kamaştırıcı kuyruğuyla bir tavuskuşu.
Irena, minnetle Milada’ya bakıyor, bu ülkede bulduğu tek dostu, onun saçlarıyla daha da yuvarlaklaşan güzel yuvarlak yüzüne bakıyor; düşüncelere dalıp sustuğu için, teninin hareketsizliği içinde kırışıklıkları kaybolmuş ve o genç bir kadın gibi görünüyor; irena içinden onun konuşmamasını, dizeler okumamasını, uzun süre hareketsiz ve güzel kalmasını diliyor.
– Sen saçım hep böyle yapardın, öyle değil mi? Seni hiç başka bir saç biçimiyle görmemişimdir.
Milada, sanki konuyu değiştirmek istermiş gibi şöyle diyor: ”Ec söylesene, sonunda bir gün kararım verecek misin?’
– Biliyorsun, Gustaf’ın Paris’te de, Prag’da da bürosu var!
– Ama, yanlış anlamadıysam, kalıcı olarak oturmak için Prag’a yerleşmek istiyor.
– Bak, Paris’le Prag arasında mekik dokumak işime geliyor. Burada da, orada da işim var, Gustaf benim tek şefim, ayarlıyoruz kendimizi, aklımıza estiği gibi yapıyoruz.
– Seni Paris’te tutan ne? Kızların mı?
– Hayır. Onların hayatlarına yapışıp kalmak istemiyorum.
– Orada birisi mi var?
– Hiç kimse yok. Sonra: kendi dairem. Sonra: bağımsızlığım. Ve sonra yavaşça: ezelden beri, hayatımı başkalarının yönlendirdiği izlenimine kapıldım: Martin’in ölümünden sonraki birkaç yıl dışında. En zor yıllarımdı, çocuklarımla tek başıma kalmıştım, başımın çaresine bakmak zorundaydım. Felaketti. Bana inanmayacaksın, ama bugün, anılarımda onlar benim en mutlu yıllarım.
Kocasının ölümünden sonraki yılları en mutlu yıllar olarak nitelemesinden kendisi de irkildi ve ağız değiştirdi:
– İlk defa hayatımın efendisi oldum, demek istedim.
Sustu. Milada sessizliği bozmuyor ve lrena devam ediyor:
– Çok genç yaşta, sırf annemden kurtulayım diye evlendim. Ama tam da bu yüzden, zorlama ve tam olarak özgür olmayan bir karardı. Üstelik: annemden kaçarken, onun eski dostu olan bir adamla evlendim. Çünkü annemin çevresi dışında kimseyi tanımıyordum. Bu yüzden, evli de olsam, annemin gözetimi altında kalmaya devam ettim.
– Kaç yasindeydin?
– Henüz yirmi yaşında. Ve o andan itibaren her şey sonsuza kadar kararlaştırılmıştı, İşte o an, bir hata işledim, tanımlaması zor, anlaşılmaz, ama bütün hayatımın hareket noktası olan vc asla onaramadığım bir hata.
– Cehalet çağında işlenmiş bir hata.
– Evet.
– İnsan o çağda evlenir, ilk çocuğuna sahip olur, mesleğini seçer. Bir gün pek çok şey bilecek ve anlayacaktır, ama artık çok geç olacaktır, çünkü bütün hayatına, insanın hiçbir şey bilmediği bir çağda karar verilmiştir.
– Evet, evet, diye onaylıyor Irena, hatta benim Fransa’ya iltica etmem bile. Bu da daha önceki kararlarımın sonucundan başka bir şey değildi. İltica ettim, çüııkü gizli polis Martin’i rahat bırakmıyordu. O artık burada yaşayamazdı. Ama ben yaşayabilirdim. Kocama destek oldum ve bundan pişmanlık duymuyorum. Gene de, yurtdışına iltica etmem benim meselem, benim kararım, benim özgürlüğüm, benim kaderim değildi. Annem beni Martin’e itti, Martin beni yurtdışına götürdü.
– Evet, hatırlıyorum. Buna sensiz karar verilmişti.
– Annem bile karşı çıkmadı buna.
– Tersine, bu onun işine geldi.
– Ne demek istiyorsun? Villa mı?
– Her şey mülkiyet meselesi.
– Marksistleşiyorsun gene, dedi Irena hafifçe gülümseyerek.
– Burjuvaların kırk yıllık komünizmden sonra birkaç gün içinde nasıl buluştuğunu gördün mü? Ne yapıp edip hayatta kaldılar, kimi hapislerde yattı, kimi görevlerinden uzaklaştırıldı, işlerim çok iyi beceren kimileri de parlak kariyerlere sahip oldu, elçi, profesör oldu. Şimdi oğullan ve torunları gene beraberler, bir çeşit gizli kardeşlik tarikatı, bankalar, gazeteler, parlamento, hükümet onların elinde.
– Ama sahiden de, sen hâlâ komünist olarak kalmışsın.
– Artık bu kelimenin bir anlamı yok. Ama şurası doğru, ben hep yoksul bir ailenin kızı olarak kaldım.
Susuyor ve kafasından resimler geçiyor: zengin bir ailenin oğluna âşık yoksul bir aileden gelen genç kız: komünizmde hayatının anlamını bulmak isteyen genç bir kadın: 1968’den sonra muhaliflere katılan ve bu sayede öncekinden çok daha geniş bir dünyayla tanışan olgun bir kadın: sadece partiye karşı ayaklanan komünistlerle değil, ama rakiplerle, eski siyasi mahkûmlarla, çaptan düşmüş büyük burjuvalarla. Ve sonra, 1989’dan sonra, sanki bir düşten uyanırcasıııa, ne idiyse tekrar o oluveriyor: yoksul bir ailenin yaşlanmış genç kızı.
– Sorduğuma kızma, dedi İrena, sen daha önce söz etmiştin, ama unuttum: sen nerede doğdun?
Milada küçük bir kentin adını söyledi.
– Bu öğlen oradan biriyle yemek yiyorum.
İsmi işitince, Milada gülümsedi: “Görüyorum ki, bir kez daha şanssızlık getiriyor bana. Seni öğle yemeğine ben davet etmek istiyordum. Yazık.”

Adam saatinde geldi, ama irena otelin holünde çoktandır bekliyordu. Onu yemek salonuna götürdü ve ayırttığı masada karşısına oturttu.
Birkaç cümleden sonra, Irena sozünü kesti: “Eee, buradan hoşlanıyor musun? Kalmak ister miydin?”
– Hayır, dedi adam, sonra o sordu: Ya sen? Seni burada tutan ne?
– Hiçbir şey.
Cevabı o kadar kesin ve onunkine o kadar benziyor ki, ikisi de gülmekten kınlıyor. Anlaşmaları böylece mühürleniyor ve akıcı bir şekilde neşeyle konuşmaya başlıyorlar.
Adam yemek siparişini veriyor, garson şarap listesini getirdiğinde Irena listeyi kapıyor. “Yemekler senden, şarap benden!” Listede birkaç Fransız şarabı görüp bir tanesini seçiyor: “Şarap benim için bir onur sorunu. Vatandaşlarımız şaraptan anlamıyor, barbar İskandinavyan senin aklını karıştırdığından, sen onlardan da kötüsündür.”
Ona kadın arkadaşlarının, götürdüğü Bordeaııx şarabını içmeyi nasıl reddettiklerini anlatıyor: “Düşün bir kere, 1985 rekoltesi! Ve onlar bana yurtseverlik dersi vermek için kasten bira içtiler! Daha sonra, bana acıdılar ve birayla çoktan kafayı bulmuşken, şarapla devam ettiler!”
Irena anlatıyor, komikliği üstünde, gülüyorlar.
– En kötüsü de, bana hiç bilmediğim şeylerden ve insanlardan söz etmeleri. Bunca zaman sonra, onların dünyalarının kafamdan uçup gittiğini anlamak istemiyorlardı. Unuttuğum şeylerle, kendimi ilginç göstermek peşinde olduğumu düşünüyorlardı. Kendimi farklı göstermek- Tuhaf bir sohbetti: ben onların kim olduğunu unutmuştum; onlarsa benim ne olduğumla ilgilenmiyorlardı. Burada hiç kimsenin oradaki hayatım hakkında asla tek bir som bile sormadığını düşünebiliyor musun? Tek bir soru bile! Asla! Burada her an hayatımın yirmi yılını benden koparıp almak istedikleri izlenimine kapılıyorum.
Sahiden, bir yerim kesilmiş gibi oluyorum. Kendimi budanmış, kesilip küçültülmüş gibi, bir cüce gibi hissediyorum.
Adam irena’dan hoşlanıyor, anlattıkları da hoşuna gidiyor. Onu anlıyor, söylediği her şeye katılı-
– Ya Fransa’da, diyor, arkadaşların sana soruyorlar mı?
Irena tam evet diyecek, ama sonra fikrini değiştiriyor; dürüst olmak istiyor ve yavaş yavaş konuşuyor’. “Elbette hayır! Ama insanlar birbirlerini sık sık görünce, birbirlerini tanıdıklarını sanıyorlar. Birbirlerine soru sormuyorlar ve bundan da yüksünmüyorlar. Birbirleriyle ilgilenmiyorlar, ama tamamen masumca. Bunun farkında değiller.”
– Doğru. Ancak uzun bir ayrılıktan sonra ülkeye dönünce bu açık gerçek insanı çarpıyor: insanlar birbirleriyle ilgilenmiyorlar ve bu normal.
– Evet, normal.

Milan Kundera
Kaynak: Bilmemek
Fransızca aslından çeviren: Aysel Bora 

Cevap Ver

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz