İnsan mutsuzken ahlakçı olur – Aslı Kotaman

Borges’e bir gazeteci yaklaşıp sormuştu. “Siz Borges misiniz?”. Dahiyane bir cevaptı verdiği Borges’in: “Bazen” dedi!.. En keyif aldığımız anlar aslında ben sandığımız kişinin dışına çıktığımız anlar. Çocukların kolay mutlu olmasının sebeplerinden biri de bu olmalı, duygularına sınır koymak zorunda değiller. Her şeyi aynı anda çok sevebilir sonra sevdiklerini hiç sevmemeye karar verebilirler

Proust, Albertine Kayıp kitabında, “Hiçbirimiz tek bir insan değilizdir, hepimiz ahlaki değerleri farklı çok sayıda insan barındırırız içimizde” diyordu. Hayatta başımıza daha nadir gelen durumlardan keyif almamız da bundan, aslında başımıza gelmeden nasıl davranacağımızı bilmiyoruz ve yaşarken kendimizi yeniden tanıyoruz. Proust, yine aynı kitap serisinde başka ne demişti biliyor musunuz? “İnsan mutsuzken ahlakçı olur.” Yani başka başka benlere açık olduğum anlar mutluyum; kendime sürekli nasıl davranmam gerektiğini söylediğimde ise mutsuz.

Seneca bizim olan tek şey zamandır der; zamanımızı kendimize sınırlar koyarak değil ama nasıl hissediyorsak öyle davranarak geçirmeli aslında.

Mutsuz ruh halinin ardında koşulsuz mutluluk ideali var. Sürekli mutlu olmaya çalışan, mutlu olabilmek adına hayattan haz almak için satın alan bir insana dönüşüyoruz. Anlık mutluluklar bizi uyuşturuyor ama asıl aradığımız ruhani doygunluğa asla kavuşturmuyor elbette. “Ben nerede değilsem orada mutlu olacakmışım gibi gelir” demişti Baudelaire de. Oysa mutluluk beklentilerimizdeki gibi kesintisiz ve uzun süren bir memnuniyet değil, aksine kısacık ve tesadüfidir, başka bir deyişle tatildeyim diye mutlu olmak hayli zordur. Nereye gidersek gidelim kendimizi de beraber götürürüz. Örneğin, Stoikler bu sebeple “yolculuk” kavramına mesafelidir. Sevgi” gibi “güven” gibi temel gereksinimlerimizi tatmin etmediğimiz sürece satın aldığımız hiçbir şey, gittiğimiz hiçbir yer bizi memnun etmez. “Çünkü önemli olan yeni yerler görmek değil, yeni gözlerle bakabilmektir”.

Yıllar önce, Bronx’ta bir otobüs şoförü güzergahından sıkılıp otobüsüyle kaçıyor. Birkaç gün sonra Florida’da yakalanıyor. Ancak o birkaç gün içinde bir halk kahramanına dönüşüyor. “Artık bıkmıştım” diyor kendini savunurken, “bir gün daha aynı yolları dönüp duracak halim kalmamıştı”.

Cesaret için her zaman biraz korkmak gerektiğini söylüyor psikoterapist May. Çünkü cesaretiniz yoksa, insanların sizden beklentilerini yansıtan bir aynalar toplamından ibaretsiniz. Amacımız Kafka karakterlerine dönüşmemek olmalıyken halbuki…

İnsan olmak nedir?

Birkaç gün zamanın yavaş aktığı, hayata yeni gözlerle bakmamı sağlayan bir sahil kasabasındaydım. Az haber, çok kitap okudum. İnsanın hayattan beklentisi güzel kitaplar ve güzel filmler olduğunda hayal kırıklıklarınız çok kısa sürüyor, yeni bir filme başlayana kadar. Ancak dönüş yolunda okuduğum üniversitedeki cinayet haberi birçoğumuzu olduğu gibi beni de derinden sarstı. Asistanlık yıllarımda nasıl korkuyla sınav gözetmenliği yaptığımı hatırladım. Bolca rektöre şikâyet edilen, kendisine kafa tutulan, sınıfta “Hala ilgimi çekemedin” diyen öğrencileri tanır ve artık yerini bilir “yeni üniversitelerin yeni hocaları”. Bir sorsanız hallerini, duyacağınız hikayelere inanmakta zorlanırsınız.

Eskiden olsa üniversiteye meslek sahibi olmak için giren arkadaşlara anlatmaya çalışırdım, üniversite meslek için değil, yanlışla doğruyu ayıracak ahlaki tutum geliştirebilmek, hayata nereden baktığını fark edebilmek, şu hayatta kapladığın iki ayakkabı içindeki yeri doldurabilmek, kendi hayatına ve başka hayatlara öğrendiklerinle dokunabilmek içindir diye… Vefat eden genç hocamızın eşi gözyaşlarıyla konuşurken insan olduğuma utandım! “Önce insan olmak gerekli, iyi insan olmak, mesleklerden de önce üniversite bunu anlatmalı”.

Peki insan olmak nedir?

Aristoteles benliğin bir eylem olduğunu, bir şeyin doğasını onun “telos”unu (amacını) öğrenerek keşfettiğimizi iddia ediyordu. Başka bir deyişle bıçak, keserek bıçak olur. İnsan nasıl insan olur? Bana sorarsanız az evvel değindiğim gibi insan olmak için önce temel insani gereksinimlerin yerine getirilmesi gerekir.

Çirkine, kötüye duyulan sevgi ve çirkini, kabalığı yüceltme hayatımızın her yerinde. Bir film seyrettiğinde ya da bir tablo gördüğünde, bir kitap okuduğunda herhangi bir bağlama oturtamayan, anlamayan, anlamamaktan gocunmayan, keyif alamayan bugünün insanı televizyonu açtığında kendisi gibi sevgisiz, güvensiz yer çekimsiz karakterlerle karşılaşıyor.  Anlamamaya, bilmemeye karşı müthiş bir arzu var, dahası anlayanı ve bileni aşağılama ve hor görmeye çalışma var. Etrafındaki modernist dünya gitgide çemberlerini daraltmış insanlar çareyi başkalarına hınçlanmakta görüyor.

Sonuç, “Bir elime geçerseniz ezerim.” Zorla almak, sahip olmak için çalışması hiç gerekmemiş, sürecin sonuçtan daha önemli olduğunu asla idrak edememiş insanların tek gücü bu.

Merhaba, hatalarıyla yüzleşememek!

Üniversitelerde akademisyenler uzun zamandır korunaksız limandalar. İtibarsızlaştırma iki yönde işledi. Üniversite yapısında akademik kadro en güvencesiz kesim haline dönüştü. Öğrencilerin birçoğu hocaları şikâyet ettiklerinde, araya hatırlı birilerini soktuklarında ve hatta kimi zaman hocaları tehdit ettiklerinde istediklerini alacaklarını biliyor.

İnsanların birbirine tahammülsüz olduğunu ve bugünün insanının kendisinden başkasını düşünmediğini söyleyip duruyoruz.

Trafikte kırmızı ışıkta geçerken acı bir frenle durarak bana hafifçe çarpan şoför, camını açıp bana ne demişti biliyor musunuz? “Ne var be?”.

Geçenlerde hem yakınımda bir başka olay daha oldu. Motoru kullanan adam durdu: “Abi bu yokuşu çıkar mı bu motor?” Yaya olan diğer adam, “Çıkar bence” dedi.

Yokuşu çıkarken motorla beraber devrildi soruyu soran. Ne yaptı sizce? Düşer düşmez döndü ve “Abi pes, hani çıkar demiştin?”

Merhaba hatalarıyla yüzleşmemek! Merhaba hep ötekini haksız ve hatalı bulmak! Merhaba sorumluluk almamak ve sana da merhaba kendine asla toz kondurmamak!..

Bu olay yeni gördüğüm araba arkası yazısını hatırlatıyor bana. “Bizde geri vites yok, gerekirse ilerden döneriz.” Aferin!..

Hocamız asla geri gelmeyecek. Ama gittiğimiz yoldan dönmezsek başka canlar da yanacak diye korkarım.

Sisifos’un hikayesini bilir misiniz? Bir tepeye dev bir taşı çıkarmakla cezalandırılmış Sisifos, o ittikçe taş geri gelir. Hatta en tepeye ulaştığında taş gerisin geriye düşecektir. Mitolojide tanrılar birini cezalandırmanın en dehşet yolunun ona umutsuz bir çaba hasıl etmek olduğunu düşünmüş olmalı. Bazen boşa koyarsınız dolmaz, doluya koysanız almaz. Çabanın neden ve niye olduğunu unutursun. Oysa Albert Camus Sisifos hikâyesini bambaşka okur. Taşın her defasında düşeceğini bilen Sisifos tekrar ve tekrar baştan başlıyorsa o bir kahramandır, çünkü bu bir başkaldırıdır.

Çünkü Camus’e göre, insan anlamsızlığa ve baskılara rağmen yaşamı yenmek zorundadır.

Demek durduğumuz yer değil değerli olan, o yerde duruşumuzu nasıl anlamlandırdığımız.

Sadece kendimizin taşı itebilmesi değil, ama kayalara karşı birlik olabilmek belki de en önemli olan…

Siz hangi taraftasınız?

06 Ocak 2019 -T24

Yorum yapın

Cafrande.org’u

‘ta BEĞENda TAKİP Et

Yereli yaşa, evrensel düşün!.. www.cafrande.org

Önceki yazıyı okuyun:
Küba’nın müzik dünyasına armağanı: Buena Vista Social Club ve Sevilen Eserleri

Kapat