Albert Camus: Bütün büyük düşüncelerin, büyük eylemlerin önemsiz bir başlangıcı vardır

Yazgının ölümcül ışığı altında, yararsızlık göz önüne serilir. Durumumuzu koşullandıran kanlı kesinlikler karşısında hiçbir ahlak, hiçbir çaba deneye dayanmayan bir düşünceyle haklı çıkarılamaz.

Büyük yapıtlar çoğu kez bir sokağın dönemecinde ya da bir lokantanın kapısında doğar. Uyumsuzlukta da böyledir. Özellikle uyumsuz dünya, soyluluğunu bu zavallı doğuştan alır. Kimi durumlarda neler düşündüğü konusunda bir soruya kişinin “hiç” karşılığını vermesi yapmacık olabilir. Sevilen yaratıklar bunu iyi bilirler. Ama bu karşılık içtense, boşluğun çok şeyler anlattığı, günlük devinimler zincirinin koptuğu, yüreğin kendisini yeniden düğümleyecek halkayı arayıp da bir türlü bulamadığı şu garip tinsel durumu belirtiyorsa, o zaman uyumsuzluğun ilk belirtisi gibidir.

Dekorların yıkıldığı olur. Yataktan kalkma, tramvay, dört saat daire ya da fabrika, yemek, tramvay, dört saat çalışma, yemek, uyku ve aynı uyum içinde salı çarşamba perşembe cuma cumartesi, çoğu kez kolaylıkla izlenir bu yol. Yalnız bir gün “neden” yükselir ve her şey bu şaşkınlık kokan bıkkınlık içinde başlar. “Başlar”, işte bu önemli. Bıkkınlık; makinemsi bir yaşayışın eylemlerinin sonundadır, ama aynı zamanda bilincin devinimini başlatır. Onu uyandırır, gerisine yol açar. Gerisi, bilinçsiz olarak yeniden zincire dönüş ya da kesin uyanıştır. Uyanışın ardından sonuç gelir zamanla; intihar ya da iyileşme. Tek başına ele alınınca bıkkınlıkta tiksindirici bir şey vardır. Burada, iyi bir şey olduğu sonucunu çıkarmam gerekiyor. Çünkü her şey bilinçle başlar, her şey ancak onunla bir değer taşıyabilir. Bu sözlerin hiç de yeni bir yanı yok. Ama açık olmaları önemli; bir zaman için uyumsuzun kaynaklarında ufak bir inceleme için yeterlidir bu kadarı. Basit “kaygı”, her şeyin başlangıcındadır.

Aynı biçimde ve donuk bir yaşamın bütün günlerinde zaman alıp götürür bizi. Ama, ister istemez, bir gün gelir, bu kez de bizim zamanı taşımamız gerekir. Geleceğe dayanarak yaşarız; “yarın”, “ilerde”, “iyi bir işim olunca”, “yaşlandıkça anlarsın”. Bu tutarsızlıklara hayran kalmamak elde değil; çünkü ne de olsa ölmek var işin içinde. Yine bir gün gelir, insan otuz yaşında olduğunu görür ya da söyler. Gençliğini belirtir böylece. Ama aynı anda, zamana göre yerini de belirtir. Zaman içinde yerini alır. Geçmesi gerektiğini söylediği bir eğrinin belirli bir anındadır. Zamanın malıdır, içinin ürpertiyle dolması üzerine, en kötü düşmanı olarak görür onu. Yarını istiyordu hep, bütün benliğinin bundan kaçınması gerekirken yarının gelmesini diliyordu. Etin bu başkaldırışı, uyumsuz budur işte.

Bir derece daha aşağı inildi mi, yabansılık başlayıverir; dünyanın “yoğun” olduğunu farketmek, bir taşın ne derece yabancı, bizce kavranılmaz olduğunu, doğanın, bir görünümün bizi ne büyük bir güçle yoksayabileceğini sezinlemek. Her güzelliğin dibinde insana aykırı bir şey yatar ve bu tepeler, gözyüzünün bu tatlılığı, bu ağaç dizileri kendilerine yüklediğimiz düşsel anlamı hemen o dakikada yitiriverirler, yitirilmiş bir cennet kadar uzaktırlar bundan böyle. Bin yıllar ötesinden dünyanın temel düşmanlığı yükselir bize doğru. Yüzyıllar boyunca onda yalnız kendisine önceden verdiğimiz biçimleri, çizgileri anlamış olduğumuza göre, bundan böyle bu yapmacıklığı sürdürmeye gücümüz yetmediğine göre, bir saniye için onu anlamaz oluruz. Yeniden kendi kendisi olduğuna göre, dünya bizce anlaşılmaz olur. Alışkanlıkla maskelenmiş bu dekorlar ne iseler gene o olurlar. Uzaklaşırlar bizden. Bir kadının alışılmış yüzü altında, aylarca ya da yıllarca önce sevilmiş kadını bir yabancı gibi bulduğumuz gibi, bizi birdenbire böylesine yalnız edivereni bile arzulayabiliriz belki. Ama zamanı gelmemiştir daha. Bir tek şey; dünyanın bu yoğunluğu ve yabancılığı, uyumsuz budur işte.

İnsanlar da insana aykırı bir şeyler salgılar. Kimi uyanıklık saatlerinde, devinimlerinin mekanik görünüşü, anlamdan yoksun pantomimaları, çevrelerindeki her şeyi saçmalaştırır. Bir adam camlı bir bölme ardında telefonda konuşur; sesi duyulmaz, ama istenilen yere ulaşamayan yüz devinimleri görülür; bu adamın niçin yaşadığını sorar insan kendi kendine. İnsanın bile insana aykırılığı karşısında bu rahatsızlık, kendimizi yansıtan görüntü karşısında bu hesaba gelmez düşüş, günümüzün bir yazarının dediği gibi bu “bunaltı”, bu da uyumsuzdur. Aynı biçimde bazı anlarda bir aynada bize doğru gelen yabancı, kendi fotoğraflarımızda bulduğumuz alışılmış, ama yine de kaygı verici kardeş, işte bu da uyumsuzdur.

En sonunda ölüme ve ölümle ilgili duygumuza geliyorum. Bu konuda her şey söylenmiştir, gözü yaşlılıktan kaçınmak da uygun olur. Gene de herkesin sanki hiç kimse “bilmiyormuş” gibi yaşamasına ne kadar şaşılsa azdır. Gerçekten ölüm deneyi yoktur da ondan. Ancak yaşanan, bilincine varılan şey denenmiş olabilir. Burada, olsa olsa başkalarının ölümüyle ilgili bir deneyden söz edilebilir. Bir ilaç yerine başka bir ilaç kullanmak gibi bir şeydir bu, aklın bir görüşüdür, buna da hiçbir zaman pek kanmayız. Bu hüzünlü kanı, inandırıcı olamaz. Ürperti; aslında olayın matematik yanından gelir. Zamanın bizi korkuya düşürmesi, tanıtlamayı yapmasındandır, çözüm arkadan gelir. Ruh üzerindeki bütün güzel sözler burada, hiç değilse bir zaman için karşıtlarının doğru olduğunun kesin kanıtıyla karşılaşacaklardır. Bir tokadın iz bırakmaz olduğu bu cansız bedenden ruh silinmiştir. Serüvenin bu ilkel ve kesin yanı, uyumsuz duygunun özünü oluşturur. Yazgının ölümcül ışığı altında, yararsızlık göz önüne serilir. Durumumuzu koşullandıran kanlı kesinlikler karşısında hiçbir ahlak, hiçbir çaba deneye dayanmayan bir düşünceyle haklı çıkarılamaz.

Bir kez daha söylüyorum, bütün bunlar bol bol yinelenmiş şeyler. Burada kısaca bir sınıflandırma yapmakla, bu kesin özleri belirtmekle yetiniyorum. Bütün yazınlarda, bütün felsefelerde boy gösterir bunlar. Her gün konuşmalar bunlarla beslenir. Yeni baştan uydurmak söz konusu değil, ama ana sorun üzerinde sorular sormamız için bu açık gerçekleri kesin olarak bilmemiz gerekiyor. Bir daha söyleyeyim, uyumsuz buluşlar değil beni ilgilendiren. Onların sonuçları. Bu olgular kesin olarak biliniyorsa, hangi sonucu çıkarmalı, hiçbir şeyi atmamak için nereye kadar gitmeli? İsteyerek ölmeli mi, yoksa ne olursa olsun umut mu etmeli? İşe girişmeden önce, aynı dökümü akıl düzleminde de yapmak zorunlu.

Uyumsuz Duvarlar
Albert Camus – Sisifos Söyleni

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Aşkın özünde kendini adamışlık vardır – Peter Lauster

Aşkın özü ile daha yakından ilgilenince, ilk önce aşkın çok genel bir söylemle, kendini adama olduğundan söz etmek isterim. Daha somut...

Kapat