Albert Camus: Aklın ilk işi doğruyu yanlıştan ayırmaktır

Ne kadar söz oyunu, ne kadar mantık cambazlığı yaparsak yapalım, anlamak birleştirmektir. En ileri girişimlerinde bile, aklın derin isteği, insanın evreni karşısındaki bilinçsiz duygusuna varır; içli dışlılık gereksinimidir, aydınlık isteğidir.

Uyumsuz Duvarlar

Aklın ilk işi doğruyu yanlıştan ayırmaktır. Yine de, düşünce kendi kendisine yönelince, ilk bulduğu bir çelişkidir. Burada, inandırıcı olmaya çalışmak boşuna. Yüz-yıllardan beri hiç kimse, Aristo’nun tanıtlamasından daha açık, daha kıvrak bir tanıtlama getiremedi bu konuda: “Bu kanıların sık sık gülünç düşürülen sonucu, kendi kendilerini yıkmalarıdır. Çünkü her şeyin doğru olduğunu söylemekle, karşıt kesinlemenin de doğru olduğunu kesinleriz, bunun sonucu olarak da kendi savımızın yanlış olduğunu (çünkü karşıt kesinleme onun doğru olabileceğini benimsemez). Her şeyin yanlış olduğu söylenirse, bu kesinleme de yanlış olur. Yalnız bizimkinin karşıtı olan düşüncenin yanlış olduğu, ya da yalnız bizimkinin doğru olduğu bildirilirse, o zaman da sonsuz sayıda doğru ya da yanlış yargıları benimsemek zorunda olduğumuzu görürüz. Çünkü doğru bir kesinleme ileri süren kimse, aynı zamanda onun doğru olduğunu da söylemiş olur, bu böylece sonsuza kadar gider.”

Bu kısırdöngü kendi kendisi üzerine eğilen aklın baş döndürücü bir dönüş içinde silinip gittiği bir dizinin ilkinden başka bir şey değil. Bu aykırılıkların basitliği bile indirgenmez, kavranılmaz olmalarına yol açar. Ne kadar söz oyunu, ne kadar mantık cambazlığı yaparsak yapalım, anlamak birleştirmektir. En ileri girişimlerinde bile, aklın derin isteği, insanın evreni karşısındaki bilinçsiz duygusuna varır; içli dışlılık gereksinimidir, aydınlık isteğidir. Bir insan için dünyayı anlamak, onu insanlara indirgemek, ona damgasını basmaktır. Kedinin evreni, karıncaların evreni değildir. “Her düşünce insanbiçimseldir” gerçeğinin başka anlamı yok. Aynı biçimde, gerçeği anlamaya çalışan akıl, ancak onu düşünce terimlerine indirgediği zaman gereksiniminin karşılandığını düşünebilir. İnsan evrenin de sevip acı çekebileceğini benimseseydi, uzlaşmış olurdu. Düşünce olguların değişken aynalarında hem bu olguları, hem de kendi kendilerini tek bir ilkede özetleyebilecek ölümsüz bağıntılar bulabilseydi, bir düşünce mutluluğundan söz edilebilirdi, mutlular söyleni de bunun gülünç bir benzeri olurdu ancak. Bu birlik özlemi, bu mutlak isteği, insan dramının temel devinimini ortaya koyar. Ama bu özlemin var olması, hemen giderilmesi gerektiği anlamına gelmez. Çünkü isteği fetihten ayıran uçurumu aşar da, Parmenides’le birlikte Bir’in (ne olursa olsun) gerçekliğini kesinlersek, tüm birliği kesinleyen, ama bu kesinlemesiyle hem kendi ayrılığını, hem de çözümlemek savında olduğu çeşitliliği kanıtlayan bir aklın gülünç çelişkisine düşmüş oluruz. Bu ikinci kısırdöngü, umutlarımızı boğmaya yeter.

Bunlar da apaçık gerçekler. Kendi başlarına değil, kendilerinden çıkarılabilecek sonuçlar bakımından ilginç olduklarını bir kez daha söyleyeceğim. Başka bir açık gerçek biliyorum; insan ölümlüdür diyor bana. Bununla birlikte bundan aşırı sonuçlar çıkarmış düşünürler sayılabilir. Bu denemede, bildiğimizi sandığımızla, gerçekten bildiğimiz arasındaki sürekli ayrılığı, yaşadığımız boyun eğişle gerçekten duyduğumuzda yaşamımızı altüst edecek düşüncelerle yaşamamızı sağlayan yapmacık bilgisizliği durmamacasına başvurulacak bir şey olarak görmek gerek. Aklın bu içinden çıkılmaz çelişkisinde, bizi kendi yaratışlarımızdan ayıran kopmayı bütünüyle kavrayacağız. Akıl umutlarının kımıltısız dünyasında sustuğu sürece, her şey özleminin birliğinde yansıyarak düzenlenir. Ama ilk deviniminde bu dünya çatlar ve yıkılır; sayısız, ışıltılı parçalar sunulur bilgisine. Bize gönül esenliği verecek bildik ve durgun yüzeyini bir daha kurabilmekten umudu kesmek gerekir. Yüzyıllardan beri yapılmış araştırmalardan, bunca düşünürün bunca el çekişinden sonra iyice biliyoruz ki, bütün bilgimiz için geçerlidir bu. İnsan düşüncesinin bir anlam taşıyabilecek biricik tarihini yazmak gerekseydi, yapılacak şey birbirini kovalayan pişmanlıklarının ve güçsüzlüklerinin tarihini yazmak olurdu.

Gerçekten de, kim hakkında, ne hakkında, “Bunu biliyorum!” diyebilirim? İçimdeki bu yüreği duyabiliyorum, varolduğu yargısına varıyorum. Bu dünyaya dokunabiliyorum, onun da varolduğu yargısına varıyorum. Bütün bilgim burada duruyor, gerisi kurmaca. Çünkü varlığından emin olduğum bu ben’i kavramaya çalıştım mı, onu tanımlamaya, özetlemeye çalıştım mı parmaklarım arasından akıp giden bir su oluveriyor. Bürünebildiği bütün yüzleri bir bir çizebilirim, ona bütün verilenleri, bu eğitimi, bu kökü, bu ateşliliği ya da bu susmaları, bu büyüklüğü ya da düşüklüğü de bir bir çizebilirim. Ama yüzlerin toplamı yapılmaz. Benim olan bu yürek bile hep tanımlanmaz kalacak benim için. Varoluşum hakkında vardığım bu kesinlikle, bu güvene vermeye çalıştığım öz arasındaki çukur hiçbir zaman dolmayacak. Kendi kendime yabancı kalacağım hep. Mantıkta olduğu gibi tinbilimde de gerçekler vardır, ama gerçek yoktur. Sokrates’in “Kendini tanı” sözünün değeri, günah çıkarma yerlerimizin “erdemli ol” sözünün değerini aşmaz. Bir özlemle birlikte, bir bilgisizlik de belirtirler. Büyük konular üzerinde kısır oyunlardır bunlar. Yaklaştırma oldukları ölçüde geçerlidirler ancak.

İşte yine ağaçlar, sertliklerini biliyorum, işte su, tadını duyuyorum. Otların ve yıldızların bu kokuları, gece, yüreğin rahata erdiği kimi akşamlar; erkinliğini ve güçlerini duyduğum bu dünyayı nasıl yadsıyabilirim? Yine de bu yeryüzünün bütün bilimi beni bu dünyanın benim olduğuna inandırabilecek hiçbir şey vermeyecek. Onu bana anlatıyorsunuz, bana onu sınıflandırmasını öğretiyorsunuz. Yasalarını sayıyorsunuz; ben de bilme susuzluğum içinde bunların doğru olduklarım kabul ediyorum. Mekanizmasını tanıtlıyorsunuz, umudum büyüyor. Sonunda bu sihirli ve karmakarışık evrenin atoma, atomun da elektrona indirgendiğini öğretiyorsunuz bana. Bütün bunlar güzel, gerisini de anlatmanızı bekliyorum. Ama siz bana elektronların bir çekirdek çevresinde toplandıkları görünmez bir gezegenler takımından söz ediyorsunuz. Bu dünyayı bana bir imgeyle açıklıyorsunuz. O zaman dönüp dolaşıp şiire geldiğinizi anlıyorum; hiçbir zaman bilemeyeceğim. Buna kızmaya zamanım mı var? Şimdiden kuram değiştirdiniz. Böylece bana her şeyi öğretmesi gereken bu bilim, varsayımda sona eriyor, bu açıklık benzetmeye gömülüyor, bu kararsızlık sanat yapıtında eriyip gidiyor. Bunca çabanın ne gereği vardı? Bu tepelerin tatlı çizgileri, bu çarpıntılı yürek üzerinde akşamın eli çok daha fazlasını öğretiyor bana. Başladığım noktaya geldim. Anlıyorum, bilim yoluyla olguları kavrayıp sayabilirsem de, dünyayı kavrayamam. Bütün engebelerini parmağımla izleyecek olsam, bundan fazlasını bilemezdim. Siz de tutmuş, kesin ama hiçbir şey öğretmeyen bir betimlemeyle bilgi vereceğini ileri süren, ama hiç mi hiç kesin olmayan varsayımlar arasında bir seçim yapmamı söylüyorsunuz. Kendi kendime de, dünyaya da yabancıyım, yardım umabileceğim tek şey de, bir şeyi kesinlemeye yeltenir yeltenmez kendi kendini yadsıyan bir düşünce. Beni ancak bilmeye ve yaşamaya yanaşmadığım sürece esenliğe kavuşturan, fetih istekleri her türlü saldırıyı boşa çıkaran duvarlara çarptıran bu koşul nedir? İstemek, aykırılıklara yol açmaktır. Aldırmazlığın, yüreğin uykusunun, ya da ölümcül vazgeçişlerin verdiği bu zehirli esenliğin doğması için düzenlenmiş her şey.

Böylece akıl da kendi tarzında bu dünyanın uyumsuz olduğunu söylüyor bana. Karşıtı, kör mantık, her şeyin açık olduğunu ileri sürsün istediği kadar, ben kanıtlar bekliyordum ve haklı olmasını diliyordum. Ama yüksekten atan bunca yüzyıl, çok güzel konuşan, inandırmasını çok iyi bilen bunca insan ne olursa olsun, bunun yanlış olduğunu biliyorum. Hiç değilse bu düzlemde bilemiyorsam, mutlu değilim demektir. Bu evrensel, uygulamacı ya da ahlaksal akıl, bu yazgıcılık, her şeyi açıklayan bu ulamlar, dürüst insanı güldürecek şeyler. Düşünceyle hiçbir ilgileri yok. Derin gerçeğini, yani zincirlenmişliğini yadsıyorlar onun. Bu anlaşılmaz, sınırlı evrende, insan yazgısı bundan sonra bir anlam kazanıyor. Bir akla-aykırılar topluluğu, onu sonuna kadar çevreliyor. Uyumsuz duygusu, geri gelmiş ve şimdi iyice düzenlenmiş açık görüşlülüğü içinde aydınlanıyor, belirginleşiyor. Dünyanın uyumsuz olduğunu söylüyor ve fazlasıyla hızlı gidiyordum. Bu dünya aslında akla uygun değil, onun hakkında bütün söyleyebileceğimiz bu. Ama uyumsuz olan, bu akla-aykırı ile çağrısı insanın en derin yerinde çınlayan bu çılgın açıklık isteğinin karşı karşıya gelmesidir. Uyumsuz, dünyaya bağlı olduğu kadar da insana bağlıdır. Şimdilik aralarındaki tek bağdır. Yaratıkları nasıl yalnız kin perçinleyebiliyorsa, o da onları öylece çiviler birbirine. Serüvenimin sürdüğü bu ölçüsüz evrende açıklıkla seçebileceğim yalnız bu. Burada duralım. Yaşamla bağıntılarımı düzenleyen bu uyumsuzluğu doğru sayarsam, dünyanın görünümleri önünde beni saran bu duyguyla, bilimsel araştırmaların zorunlu kıldığı bu açık görüşlülüğü benliğime sindirirsem, bu ke sinlikler uğruna her şeyden el çekmeli, sürdürülebilmeleri için onlara gözümü kırpmadan bakmalıyım. Her şeyden önce, davranışımı onlara göre ayarlamalı, onları bütün sonuçlarında izlemeliyim. Burada dürüstlükten söz ediyorum. Ama düşünce bu çöllerde yaşayabilir mi, ilkin bunu bilmek istiyorum.

Albert Camus
Sisyphos Söyleni

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Ahmed Arif: Her kadında bir Kleopatra damarı, her erkekte de bir Sezar ahmaklığı vardır
Kapat