İlkel topluluklarda evlenmemiş kadınlar neden yoktur? – Theodor Reik

Acaba neden ilkel ve yarı uygar insanlar arasında bekâr kadın ve bekâr erkek sorunu yoktur? Neden Çin’de ve Japonya’da çok sayıda evlenmemiş kadın olduğuna dair herhangi bir şey okumuyoruz? Ve neden bu sorun Ortaçağ kültüründe ortaya çıkmadı? Bu konu neden iki yüzyıl, hatta yüz yıl önce tartışılmadı?

“Kendisinden nefret eden adamdan korkmalıyız, çünkü onun hıncının kurbanı oluruz. Bu nedenle, ona kendisini sevdirmenin bir yolunu bulmalıyız.” [Nietzsche ]

Batı dünyasında ekonomik koşulların değişmesi mutlaka önde gelen bir faktördür ama burada endüstri devriminden daha önemli faktörler vardır. Kurum olarak ve insan ilişkilerinin bir ifadesi olarak evliliğin doğasında bir şeyler değişmiş olmalı.
Evlilik eskiden olduğu gibi değildir. Çağdaş insan için bu sorunla ilgili hiçbir şey şu söz kadar açık olamaz: Evlilik özel bir ilişkidir. Yaşı gelmiş olan her erkek ve kadın evlenip evlenmeyeceğine ve kiminle evlenip evlenmeyeceğine karar vermekte özgürdür. Fakat durum her zaman böyle değildi ve bu, bugün bile değişik kültürlerde farklılıklar gösterir.

İlkel toplumlarda evlilik özel bir ilişki değildir; aileyi ya da grubu ilgilendirir. Kabile ya da klan, evliliği onaylamakla kalmaz, karar mercidir; evlilik kararını onlar verir. Karşı cinsten iki bireyin kendi inisiyatifleriyle evlilik kararı almaları şok edicidir; hatta belki daha da kötü karşılanır.

Avustralya yerlileri1 bir adamla evlenmek için kaçan bir kadına, fahişeden biraz daha iyi gözle bakarlar. Hidatsa Kızılderilileri aileler arasında bir anlaşma olmadan yapılan evlilik için kötü bir ad kullanırlar. Haidalar, ebeveynleri tarafından çocukları daha bebekken ayarlanmamış evlilikleri usulsüz sayarlar. Batı Afrikalı bir zenci, bir mahkemede, “Adam piçti, çünkü ebeveynleri aşk evliliği yapmıştı,” demiştir. Pataui Devletlerindeki Malayalılar için böyle bir evlilik yasal değildir. Tarih boyunca tüm ilkel topluluklarda böyle olmuştur.

Evliliğin bir aile konusu olduğu, iki birey arasındaki bir gönül serüveni ya da romantik aşkın doruğu olmadığı kanısı birçok kültür tarafından paylaşılmıştır. Roma’da evlilik, temelde bir aile sözleşmesiydi; Eski Yunan ve Roma tarihi bilgini Karl Otfried Müller’e göre eski Atina’da, “Özgür bir kadını sevmiş ve onunla aşk evliliği yapmışbir erkekle ilgili hiçbir bulgu yoktur.” “Her birey ne zaman ve kiminle isterse evlenebilir” çağdaş anlayışı Yunanlılara tümüyle yabancıydı.
Fransa’da oldukça yakın tarihlere kadar evlilikler, çoğu zaman kız, seçilen genç adamı tanımadan önce, ebeveynler tarafından ayarlanmaktaydı. Evlilik bir aile meselesiydi. İtalya’nın soylu aileleri arasında evlilik tümüyle, iki ailenin katıldığı bir iş meselesi olarak görülürdü. Birçok gelin ve damat ilk kez düğün günlerinde karşılaşmıştır. Buna benzer gelenekler İspanya, Portekiz, Rusya ve diğer Avrupa ülkelerinde de yaygındı ve bu yalnızca soylu çevrelerde değil, tüm sınıflar arasında geçerliydi. Aynı durum, ebeveynlerin çocuklarını bebek yaşta nişanladıkları Çin, Japonya ve Hindistan’ın büyük bir bölümünde hâlâ yaygındır.
Bu gibi toplumlarda evlilik, bizde olduğu gibi bir duygu meselesi değil, ekonomi ve menfaat meselesiydi. Kadınlar güzel, hevesli, genç ya da iyi yetişmiş olduklarından ötürü değil; sağlıklı, çok çalışmaya uygun, zengin, gayretli, çocuk yapabilir olduklarından veya ailenin servetine, toplumsal mevkisine ya da politik gücüne katkıda bulunacaklarından ötürü seçilirlerdi. Geçerli olan karşılıklı seçim değil, yalnızca işe yararlıktı.

İlkel ve yarı uygar topluluklarda evlenmemiş yaşlı kızlar hemen hemen hiç bilinmez. Cinsel ilişkiler evlilik sorunundan ayrı tutulmuştur; onlar başka bir âleme aittir. Kültürsüz toplumlarda evlilik öncesinde bu yönde bir bastırma çok az fark edildiğinden, aşk sorununun eşseçimiyle hiçbir ilişkisi yoktur. Bizim anladığımız anlamıyla aşk ilkel kavimlerin evlilik yaşamlarında bile yoktur. Karı koca çoğunlukla ayrı yaşarlar ve birlikte yemek yemezler. Kadınlar, güzellikleri ve çekicilikleriyle ilgili olarak birbirleriyle rekabet etmezler. Onlar bizim kadınlarımızdan daha az kadınsıdırlar; erkekleri, dış görünüşleriyle değil, işçilik, evi çekip çevirme, aşçılık ve annelik yetenekleriyle cezbetmek üzere eğitilmişlerdir.
Aşk, göreceli olarak, cinsler arasındaki ilişkilerde yeni sayılabilecek bir öğedir; eşolarak seçilen kadınlar, cinsel nesne değil de yalnızca işçi olarak değerlendirildikleri sürece aşk bilinmiyordu. İnsan evriminin alt düzeylerinde, kadınlar birbirlerinden yalnızca ekonomik yönden yararlı becerileri bakımından farklı görülebilirdi.

Aşk ve Şehvet Üzerine: Cinslerin Duygusal Farklılıkları – Theodor Reik

Tarım çağının, hatta daha çok endüstri çağının başlamasıyla işçi olarak kadının değeri azaldı. Ekonomik durumdaki değişimle birlikte kadının durumu da kökten değişti ve onunla birlikte evliliğin niteliği değişti. Göreli ekonomik değerleri azalırken, kadınların cinsel değeri arttı.

Kadınların konumundaki bu değişikliklerle birlikte erkekler daha çok seçici oldular ve evlilik partnerlerini kişisel çekim nedeniyle seçtiler. Ekonomik durumun düzelmesiyle birlikte kadınlara, cazibelerini geliştirme sanatlarına ayrılacak vakit ve fırsat verildi.

Uygarlığın ilerlemesi cinsler arasındaki artan farklılaşmayla da kendisini ortaya koyar. Şimdi, bir kadın, bir başkasına tercih edilebilir. Aşk serüveni, çağdaş topluma hayal gücünün çocukları olan tüm tutkuları, erkeklerin kaba cinsel arzularını zarifleştiren büyüyü getirdi. Bu yeni faktör, aşk, partner seçiminde en önemli faktör durumuna geldi.
İnsanlığın yüz binlerce yıl onlarsız yeterince mutlu yaşadığı romantik duygular ve kişisel seçim şimdi kadınları ve erkekleri boşyere mutlu ve mutsuz kılıyor. Genç kızlarımız ve daha çok genç erkeklerimiz arasında aşk, eş seçiminde hemen hemen tek kıstastır ve elbette, toplumdaki bireylerin evlenip evlenmeyeceğine, evlenecekse kiminle evleneceğine çoğunlukla aşk karar verir.

Evliliğin ne denli köklü olarak değiştiğini göstermek amacıyla evlilik kurumunun tarihçesine bir göz attık. Doğal olarak, köklü değişikliklerin hem iyi hem de kötü yanları vardır. Yeni bir değerler yasası eski değerleri geçersiz kılmadan başarılı olamaz. Bir keresinde Freud’un (yaşamının son yıllarındaydı ve boşvermiş bir ruh hali içindeydi) çağdaş uygarlığımızda yalnızca iki değer kaldığını söylediğini duydum: Para ve kadınların güzelliği. Savaş sonrasının cesur yeni dünya toplumunun onu haksız çıkaracağını düşünüyoruz; ne var ki gelecekle ilgili görüşlerimiz, neredeyse değişmez bir biçimde, isteklerimiz ve umutlarımız yönündedir.

Sonunda kendi çağımıza, psikolojik çağa ve onun en ilginç tezahürlerinden birine geliriz: Cinsel çekim.
Bu çekimin doğasının biyolojik olduğunu, kadınların ve erkeklerin cinsel dürtünün organik gereksiniminin emirlerini yerine getirdiğini vurgulamaya gerek yoktur. Bu o kadar açıktır ki, çağdaş psikoloji, özellikle psikanaliz –insanın evrimine bu denli geç giren– yeni aşk olgusunu, eski ve birincil gereksinimlerin bir türevinden başka bir şey olarak görmez. Freud, aşkın kökeninde ve doğasında cinsellik olduğunu ve bu cinselliğin fiziksel doyum amacının engellenmiş olduğunu söyler. Yeni psikanaliz anlayışı Freud’un görüşünün hatalı olduğunu ortaya koymuş ve yeni bir aşk anlayışı geliştirmiştir.
Bu anlayışın hareket noktası aşkın tomurcuklanma zamanı değil, aşkın önceki evreleridir. Dolayısıyla bu anlayış, bu değerli ve çabuk solan çiçeğin yetiştiği toprağın doğasını araştırır. Burada aktarılanlar, bu kitabın birinci bölümünde aşkın gelişimi ile ilgili daha kapsamlı bir biçimde yapılan açıklamaların bir özetidir.

Kadın ya da erkek, birey aşk nesnesine rastlamadan önce bazı psikolojik ruh halleri onu âşık olmaya hazırlar. Bunlardan en önemlisi, kişinin kendisinden genellikle bilinçsiz olarak hoşnutsuz olmasıdır; bu, gizli bir kendi kendini sevmeme halidir, çoğu zaman yer değiştirmiştir ve kendisini kişinin ailesinden, işinden ve çevresinden hoşnut olmaması şeklinde ortaya koyar. Bu ruh hallerinin kökleri, kişinin mahrem geçmişinin iyiden iyiye derinlerine gider.

Her birimiz çocuklukta ve ergenlik döneminin başlarında olmak istediğimizi yansıtan bir resim çizmişizdir. Bu arzulanan imaja ego ideali deriz. Her birimizin, aynı zamanda, onun gerçekten kim olduğuyla ilgili muğlak, bilinçdışı bir fikri vardır ve hepimiz bu gerçek benlikle ego ideali arasındaki mesafeyi devamlı olarak ölçen eleştirel bir duyuya sahibizdir. İdeal imajın örneklerden –ebeveynler, öğretmenler ve benzemek istediğimiz diğer kişiler– birçok özellik aldığı açıktır. Biz de bu hayran olduğumuz kişilerde bulunan özelliklerin bir toplamına –çekici bir görünüm, akıllılık, doğuştan gelen parlak yetenekler– sahip olsaydık, tatmin olurduk. Bilinçdışı olarak, yetersizlikler ve başarısızlıklarla dolu olduğumuzu anladığımızda, bir tür kendimizden hoşnut olmama duygusu besleriz ve bu, bizi bu ego idealini kendimizin dışında aramaya yöneltir. Daha iyi bir benlik arzularız.

Psikolojik yönden bu şekilde hazırlanmış olarak, ne yazık ki bizde bulunmayan üstün niteliklere sahip görünen, bizim aksimize görünüşte kendi kendine yeten ve kendinden hoşnut olan birini buluruz. Bu kişi karşı cinsten biri olduğu zaman cinsel dürtü, yolu gösterir. Erkek kadında, kişileşmiş ego idealini görür, ona imrenir, hatta ondan nefret eder (aşktaki psikolojik yönden önemli bilinçdışı nefret öğesi buradadır) ve sonunda âşık olarak onun dayanılmaz çekiciliğine teslim olur.
Bireyin kendisinden hoşnutsuzluğu, yerini sevinçten uçuran bir duyguya bırakır, çünkü aşk nesnesi ego idealinin yerini almıştır; ego ideali sevilen kişide yerini bulmuş görünmektedir ve bu insanın, öteki kişiyi kendisinin bir parçası yapmasıyla gerçekleşir. Kendinden hoşnutsuzluk ne kadar derinse, aşk nesnesinin uyandırdığı tutku o denli güçlü olacaktır. Bu, sevilen kişinin gerçek niteliklerinden ve çekiciliğinden son derece bağımsız olabilir. Böylelikle, romantik anlamda âşık olmada bir kurtulma niteliği olduğu ortaya çıkmaktadır; bu, artan hoşnutsuzluktan dolayı tehlikede olan kişiyi, boğulma tehlikesi geçiren bir yüzücünün son bir gayretle kıyıya ulaşması gibi, duygusal bir güvenliğe taşır.

Özgüveni Rosalind’le yaşadığı düş kırıklığı sonucunda paramparça olan genç Romeo’nun durumunda olduğu gibi, bireyi tehdit eden depresyonun pek çok nedeni olabilir ve bu depresyon melankoli derecesine varabilir. Romeo, karmakarışık ruhsal bir durumdayken, Juliet’e âşık olur. Çiftin tutkusunu ölümcül sona getiren, bu derin melankoli ve öz nefretin bilinçdışı yinelenmesidir.

Aşk, kendisinden hoşnut olmayan egoyu kurtarma girişimidir; ama girişimin başarılı olacağının garantisi yoktur. Aşk çoğu zaman, ya eş seçimindeki talihsizlikten ya da ego başka bir kişinin aşkında güvende olamayacak kadar güçsüz olduğundan, başarıya ulaşamaz.

Aşk dönemi sırasında imrenme, düşmanlık, sahiplenme ve kendini kabul ettirme istemi yok olmamıştır. Onlar yalnızca su altında kalmışlardır ve bazen şaşırtıcı bir şekilde yeniden belirirler.
Aşkın evriminde, onun sonucunu belirleyen birçok faktör vardır. Kendi kendimizden tümüyle hoşnut olsaydık, aşk mümkün olamazdı. Öte yandan, ego çok güçsüzse ve bu nedenle mutluluğu arayacak cesareti olamayacak ölçüde kendine güvensizse de romantik aşk olanaksızlaşır.

Belirli bir ölçüde öz güveni ve özsaygıyı yeniden kazanmak gereklidir; aksi takdirde kişi sevemez. Kendisini sevilmeye layık görmeyen kişi âşık olamaz. Ancak kendisini bir şekilde yeniden seven ya da kendisine belirli bir ölçüde değer veren kişi başka bir insanı sevebilir. Psikanalizden çok önce Nietzsche şöyle yazmıştır: “Kendisinden nefret eden adamdan korkmalıyız, çünkü onun hıncının kurbanı oluruz. Bu nedenle, ona kendisini sevdirmenin bir yolunu bulmalıyız.”
Günlük yaşantımız, kadınların çoğu zaman kendinden nefret eden bu kişileri, yeniden sevebilecek şekilde iyileştirdiklerini öğretir.

Karşı cinsi kendine çekme yeteneği büyük ölçüde özgüvene dayanır, çünkü bu, kendinden hoşnut olmayan öteki kişiyi etkiler. Bu anlamda, psikanaliz sırasında şu ilginç tümceyi dile getiren genç kızın psikolojik sezgisine hayran olmamak elde değil: “Kötü giyindiğim zamanlarda herkesten nefret ediyorum.”

Başka bir hastam da şöyle demişti: “Sedef hastası olan bir kız âşık olamaz.” Hastanın ne demek istediği oldukça açıktı: Bu cilt hastalığından muzdarip bir kız, erkeklerin onu çekici bulmayacağını düşünür ve hayal bile edemediği bu durumun gerçekleşebileceğini düşünmez.

Üçüncü bir hastam da, “Ben âşık olacak kadar yeterli bir insan değilim,” demişti. “Başlamadan yenilmişim ben.”
Bir eşle birlikte yaşayabilmek için önce kendinizle en azından belli ölçüde iyi anlaşabilmelisiniz. Başkalarından size değer vermelerini bekleyebilmeniz için, belirli bir özsaygınız olmalıdır. Bir kadın genellikle, âşık olduğu erkeğin görüşlerine tümüyle bağlı olma tehlikesiyle karşı karşıyadır. Nişanlısı onu ne zaman eleştirse kendisinden yoğun bir biçimde nefret eden bir kız tanıyorum. Kız, “Ona o kadar bağlıyım ki,” diyordu, “o benim güvenliğimin ve değerimin ölçütü. Benden hoşnut olmadığı zaman kendimi hiç beğenmiyorum.” Hiç kimse buna benzer bir ölçüde başkasının kendisiyle ilgili görüşüne bağlı olmamalıdır.

Erkekler kadınları, onların kendilerine verdikleri öz-değere göre dikkate alırlar. Kendisini değer verilmeye layık bulmayan bir kadın, bir erkek için de değer verilmeye layık değildir. Ancak verecek bir şeyiniz olduğundan emin olduğunuz zaman aşkı kabul edebilirsiniz. Kadınlar bilinçdışı olarak bunun farkındadırlar. Onlar, kendilerini beğenmedikleri zaman başkalarına çekici görünmediklerini bilirler ve insanın kendisi olması cesaret ister.

Öte yandan, seviliyor olma duygusu bir kadının özsaygısını artırır. O, birini sevmeyi istediği için bir erkeğe gereksinim duymaz; kendisine gereksinim duyulmasına ihtiyacı olduğu için ve sevilmeyi istediği için bir erkeğe gereksinim duyar. Tanıdığım bir genç kız bir başka genç kız için, “Kendinden o kadar emin ki gizlice nişanlanmış olmalı,” demişti.
Kızlar, sevdikleri adamın kendi ego ideallerini vekaleten temsil ettiğini bilirler. Bir kızın, birlikte olduğu genç adam için, “Ondan nefret ediyorum, çünkü onun yaşamında önemli değilim,”dediğini duymuştum. Kendi cinsiyetinden pek hoşnut olmayan genç bir kadın âşık olmuştu: “Onunla birlikteyken, erkek olmayı arzulamıyorum, çünkü onda, olmayı istediğim erkekte olan her şey var.” Kadınlar erkekleriyle gurur duymak isterler, çünkü onlar kadınların kendi kişiliklerinin bir uzantısını temsil ederler.

Bu nedenle, eşseçimi bilinçdışı öz değerlendirmenin bir ifadesidir. Ne gariptir ki, kişinin kendisine aşırı değer biçmesi kişiyi, kendisine az değer biçmesiyle aynı hatalara götürür, çünkü zıt kutuplar bilinçdışı düşüncede birbirlerinin yerine geçebilirler. Bir kadın bir talibi reddeder, çünkü idealindeki yakışıklı beyaz atlı prensin gelip onunla evleneceğini düşünür. Bu kadının egosu güçsüzdür ve kocasının kişiliğinden fazlasıyla güvence ister. Kendini arayan gizli kişilikli bu kadınlardan biri, “Özel biri olamıyorsam, en azından hayran olunacak bir erkek istiyorum,” demişti. Öte yandan, kadınlar erkekleri sık sık erkeğin kendilerine dair fikirlerine ya da ideallerine uyarak yaşayamayacakları düşüncesiyle reddederler.

Eşseçiminin kendini değerlendirmeye dayanması bilinçli bile olabilir. Geçen gün, bir kızın kendi ruhsal süreçleriyle ilgili ani bir içgörüsü oldu; bu tür içgörüler psikanaliz sırasında sık sık meydana gelir. “Yükseklerde uçtuğum zaman Windsor Dükü ya da Clark Gable’la evlenmek istiyorum,” dedi. “Kendimi kötü hissettiğim zaman doğu bölgesinden okuma yazma bilmeyen bir göçmeni ya da bir serseriyi seçebilirim. Doğru bir ruh hali içinde olduğum zaman, beni seven, iyi bir işi ve kişiliği olan, dürüst ve sağlıklı bir adam istiyorum.”

Bütün kadınlar bu kız kadar açık yürekli değildir. Birçoğu kendi kendileriyle saklambaç oynar. Birbirini izleyen iki analitik seansta, birbirlerinden oldukça farklı iki kadının evlilik fikrinden hoşlanmadıklarını ifade ettiklerini duydum. Yirmi üç yaşında olan ilki, her kadının bir kocadan bekledikleri değerli nitelikleri katlanılmaz duruma gelene dek azaltması gerektiğini söyledi. Kız, karşı cinsi aşağılayıcı tiradını şu sözlerle bitirdi: “Şıkır da şıkır, bekârım çok şükür.” Bazı mutsuz gönül serüvenleri yaşamış, otuz yedi yaşında bir kadın olan ikinci hasta, bir erkeğin istemine bağlı olma fikrine dayanamıyordu. Bir erkeğe paspas olmak için yaratılmadığı sonucuna varmıştı ve kararını şöyle açıkladı: “Bana gerekmez düğün çanları. Özgürüm ne mutlu ki.”

İki kadının okuduğu şiirleri değerlendirmek psikanalistin işi değildir, ama o, bu sözlerle ifade edilen duygunun gerçek olup olmadığını yargılayabilir. Bu söylemler, engellendiğimiz zaman hepimizin başvurduğu teselli mekanizmasının yapısını aydınlatmıştır. İki hasta, her kadının istediğini ister: Bir ev, bir koca, çocuklar.
Doğa tüm kandırmacaları bozar. Saklanacak yer yoktur.
Yukarıda geçen cümle, romantik senfoni’mizin melodisini açıklar.

Başlangıçta ilkel ve basit bir melodi vardır; bu, gelecekteki değişiklikleri hazırlayan bazı çeşitlemelerle birlikte, eski ve kültürsüz toplumlardaki evliliktir. Bu işlenmemiş melodi yerini yavaş yavaş kendinden türeyen, daha zarif, tatlı ve içten bir melodiye bıraktı: aşkın melodisine. Yeni bir melodi ortaya çıkana, yayılana ve tüm gizil güçlerini sergileyene dek bunlar bir süre beraberce varlık gösterdiler. Başka bir kaynaktan ortaya çıkan ve baskın melodiyle mücadele eden uyumsuzluklar giderildi ve sonra yeniden ortaya çıktı. Bunlar, kolaylıkla üstesinden gelinemeyen yeraltı akımlarıdır ve egonun, kişinin içindeki uyumsuzluğunu temsil ederler. Kompozisyonumuzun ana temasının hareket noktası buradadır; bu aslında bir engellenme motifidir.

Aşkın, kendinden memnuniyetsizlikten doğduğunu ve kendi kendini yaralama eğiliminin üstesinden gelmek için duygusal bir girişim olduğunu söyledik. Kurtarma çabaları kişinin içindeki bazı güçler tarafından gösterilmiştir, bunlar aynı zamanda kendini korumayı sağlayan ve cesaret verici güçlerdir. Kendinde, yüksek talepleri gerçekleştiremeyen ego, şimdi kişinin idealinin kişileştirilmişi olan bir başkasında bunların yerine getirilmesini arar.

Ancak kendi kendinden hoşnut olmayan kişi âşık olabilir ve bu ona –ne yazık ki– geçici bir güvenlik duygusu verir. Ancak kendinden hoşnutsuzluğuyla ve kendini sevmemesiyle mücadele etme cesareti gösterebilen kişi âşık olabilir. Mücadele etmek için az miktarda özgüven olmalıdır, aksi takdirde aşk gelişemez. Ancak cesur olanlar sevmek için çabalayabilirler.

Theodor Reik – Aşk ve Şehvet Üzerine
(Bekârlar, Öfkesi Burnunda başlıklı bölüm)

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Maksim Gorki’ye dair az bilinen 10 ilginç gerçek

Kapat