Dünyanın Öbür Ucundaki Adam, Güneş Karabuda – Yaşar Kemal

Güneşi kırk yıldır tanırım. Onu önce fotoğrafçı olarak tanıdım, sonra da kameraman… Bu kırk yılda Güneş, şaşırtıcı bir hızla dünyayı dolaştı, filmler yaptı. Endonezyada bir milyon kişi öldürülürken, Güneş oradaydı. Şilide Allende öldürülürken, o oradaydı. Dofar gerillaları Arabistanda çarpışırken, Güneş gene oradaydı. Güneşin maceraları saymakla bitmez. Güneş kırk yıldır dünyanın her yerindeydi. Güneş, Türkiyede doğmuştu. Ülkesini seviyordu. Dünyanın neresine giderse gitsin onun çantasında bir parça Türkiye mutlaka vardı. O, dünyayı, savaşları, yıkımları yaşarken ülkesinden de ayrılmıyordu. Her yıl birkaç kez yurduna uğruyor, Türkiye üstüne bir film yapıyor, ya da Türkiye üstüne bir kitap yazıyordu. Eşi yazar Barbro ile kendilerini ne kadar sanatlarına, işlerine adamışlarsa, o kadar da Türkiyeye adamışlardı. Kalıbımı basarım ki, Türkiyenin dünyada tanıtımına onlar kadar çok az kişi yardım etmiştir. Onlar Türkiye için canlarını dişlerine takmış çalışırlarken, bizimkiler onları yargıyla, hapisanelerle, karakolların kokar gözaltılarıyla ödüllendiriyordu.

Güneş, bu dünyanın her zaman öbür ucundaki adam, savaşların, soykırımların, zulümlerin, işkencelerin ülkelerinde daha olaylar bitmeden, yerden biter gibi bitiyordu. Elinde şimşek gibi kamerası, kalemleriyle ve eşiyle.

Güneş büyük bir birikimdir. Bir insanlık, bir sevgi, bir dostluk birikimidir. O her koşulda dünyaya ve ülkemize yardım etmiştir. Bir ömre altmış tane, dünyanın türlü olaylarından, maceralarından derlenmiş belgesel film nasıl sığarsa! Güneş sığdırmıştır. Bana gelince, Güneşin ve Barbronun dostluğu benim için en değerlidir. Onlardan, benim için uzak dünya üstüne çok şey öğrendim.

Onu, Amazon Ormanlarına giderken ben uğurladım Arlanda Havaalanından. Dönerken de ben karşıladım. Oradan bana Amazon Ormanlarının kırımının insanlık dışı maceralarıyla ağaçların tepelerinde biten, oralarda açan görkemli çiçeklerin maceralarını da getirmişti. Olağandır ki, bir de dünya güzeli bir belgesel getirmişti. Japonlar kağıt yapmak, ne bileyim, başka işlerde kullanmak için Amazon ormanlarını köklerinden söküyorlar, yani “hopur” ediyorlardı. Bunu da gazeteler ballandıra ballandıra yazıyorlardı. Efendim, Japonlar her kökünden söktükleri ağacın yerine bir parmak uzunluğunda bir fide dikiyorlarmış. Amazon Ormanlarının bitimi biraz da dünyanın bitimi olduğundan, Japonlar hiç böyle bir insanlık suçunu işlerler mi, kesilen ağacın yerine parmak kadar bir fidanı dikmezler mi, dikip de doğayı kurtarmazlar mı?

İşte bu doğa trajedisi duyulur duyulmaz Güneşin kamerası omuzundaydı. Bir arkadaşıyla birlikte soluğu Amazon Ormanlarında aldı. İnsanlığa bu hopurun filmini, yani utanç filmini getirdi, bana da o biten ormanların tepelerindeki çiçeklerin güzelliğini…

Güneş ve arkadaşı ormanların üstünde helikopterle gezerken, bakıyorlar ki, ne görsünler, otuz, kırk, elli metrelik ağaçların tepelerinde açmış çiçekler. Ormanların üstleri ulu bir çiçek ovası gibi. İşte Güneşin bana getirdiği çiçek de bu ağaçların tepelerinde biten çiçeklerdi. Aman, bu ağaçları çiçek veren ağaçlar sanmayalım, tepelerde biten çiçekler ağaçların çiçekleri değil, ağaçların tepelerinde başka tohumlardan çıkan çiçekler.

Şimdi de Güneş dünya macerasını yazmaya başladı. Bir bölümünü okudum. Bu hünerli büyük ustanın bir de yazı hünerini göreceksiniz. İnşaallah ağaçların tepelerinde biten çiçekleri de yazar da, bu bozulmuş, bu kirlenmiş, bütün tatlarını yitirmiş dünyadan son tatlardan birini biz de tadarız.

Ekim 1994
Yaşar Kemal
Kaynak: Ustadır Arı

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Eduardo Galeano: Resmi tarih, zenginler, beyazlar ve askerler tarafından anlatılır

Kapat