Kimlik Bunalımını Aşamamak – Erdal Atabek

‘Sürekli sorundan söz ediyor ve çözüm bulamıyorsan, sen de sorunun bir parçasısın’. Bu aforizmayı Aliağa Belediye Binası’nın iç duvarında okumuştum. Kimin olduğunu bilmediğim bu sözler çok önemli bir gerçeği ortaya koyuyor. Ülkemize dikkatle baktığınız zaman, yaşanan sorunların büyük çoğunlukla yakınanların ya bir parçası olduğu ya da doğrudan kaynağını oluşturdukları sorunlar olduğunu görürsünüz.

Toplumun pek çok kesimi sıkıntı çekmektedir. Ama sıkıntılarının çözümünde sorumluluk almaktan kaçınmakta, sorumluluğu başkalarının üstlenmesini beklemektedir. Sadece yakınmakta, ağlaşmakta, başkalarını suçlamakta ama kendilerinin yapması gerekenleri düşünmemekte ve yapmamaktadır.

Üretmeden tüketmenin felaket olduğunu söyleyenler kendi ölçeklerinde ürettiklerinden çok tüketmekte ama başkalarını suçlamakta hiçbir sakınca görmemektedir.

Bir trafik kazasında kazayı geçirenler, kendinden başka herkesi suçlamakta, öteki sürücüyü, yolun durumunu, hava koşullarını vb. her şeyi suçlamakta ama kendisine hiçbir yanlış bulmamaktadır.

Lise öğrencilerinin anneleri babaları sınıfta kalan çocuklarının af edilmesi için yoğun bir çaba harcamakta ama asıl neden olan başarısızlığın öncesini ve sonrasını düşünmekten kaçınmaktadırlar.

Çocuğu bir trafik kazasına neden olan aileler, çocuğunun kötü arkadaşlarını suçlamakta, çevrenin yanlışlarım’ dile getirmekte ama kendilerinin nerelerde yanlış yaptığını sormaktan ve yanlışı kabul etmekten kaçınmaktadırlar.

Toplumda politikacılara güvenmemek, onları sürekli beğenmemek ve eleştirmek eğilimi yaygındır. Ama hiç kimse o politikacıları kendilerinin seçtiğini dile getirmemekte, yardım istemeleri gerektiğinde o politikacının önünde ceketini ilikleyerek iki büklüm olmaktan sıkılmamaktadır.

Kazandığını haklı ve doğru bulan çok az kişi vardır ama kazandığının karşılığında kendisinin ne yaptığını soran kişi sayısı daha da azdır.

Bir olayda özveri gösterilmesi gerektiğinde herkes hemen çevresine bakmakta ve kendinden başka herkesin önce girişmesini beklemekte, kendini de en son sıraya koymaktadır.

Kolaycılık, hazırcılık, istediğini yapıvermek, aradığını buluvermek, çalışmadan kazanmak, başkalarından geçinmek, sorumluluk almamak, kendi çıkarından başka bir şey düşünmeden yaşamak.

Kimlik bunalımını aşmak kimi zaman sanıldığından daha zordur.

Ben kimim? Hayattaki yerim nedir? Toplumdaki işlevim nedir? Kimler için yararlıyım? Değerim nereden geliyor? Kimler için değerliyim? Ben nasıl biriyim? Beni nasıl görüyorlar? Benim için ne diyorlar? Beni nasıl tanıyorlar? Tanınmak istediğim yerde miyim?

Bu soruların yanıtını hayat boyu ararız, kimi zaman da hayat boyunca bulamayız.

Çünkü, bu sorunların yanıtı, bizim kendimizle ve çevremizle yaptığımız hesaplaşmanın ucunda bulunmaktadır. Bu hesaplaşmadan kaçındığımız sürece bu soruların yanıtını da bulamayız.

Toplumdaki pek çok itiş kakış, gereksiz gibi görünen tartışmalar, sürtüşmeler temelde bu sorundan kaynaklanmaktadır: Kimlik bunalımını aşamamak.

Kimlik bunalımı aşılamayınca toplumsal işlevler de yerine oturmamaktadır. Böylece de etki ve yetki alanları belirlenememekte, ilişkiler belirsizliğe sürüklenmekte, sonuçta harcanan enerji boşa gitmektedir.

Kurumların kimlik bunalımı da kişilerin kimlik bunalımı kadar önemlidir.

Kimlik bunalımı yaşayan siyasal partiler çelişkilerden kurtulamamaktadır.

Kimliğini bulan kurumlar ise beğenin ya da beğenmeyin daha az çelişkiyle etkilerini sürdürebilmektedir.

Türkiye’nin Avrupa Topluluğu’na girmesi de kendi içindeki kimlik bunalımını aşıp aşamamasıyla ilgili bir sorundur. Öncelikle tartışılması gereken konu budur.

ilişkileri, karşılıklı sınırları, ortak sorumluluk alanlarının belirlenmesini, ‘ortak olanortak olmayan’ çizgisini belirleyecek olan da ‘kimlik sorununun çözümü’dür.

Öncelikle bu konuyu düşünmek çok mu zor?

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Dünyanın Öbür Ucundaki Adam, Güneş Karabuda – Yaşar Kemal

Kapat