Dostoyevski: Parayla okul yaptırabilirsiniz ama iyi bir öğretmen yetiştiremezsiniz!

Çünkü önemli olan insandır…

Dostoyevski, 150 yıl önceki Rusya mı, günümüz Türkiye’sini mi anlatıyor? 

Grajdanin’in. geçen sayısında yine içki düşkünlüğüne, daha doğrusu genel bir alışkanlık halini alan bu ayyaşlık belasından nasıl kurtulacağımıza, umutlarımıza, güzel bir geleceğe olan inancımıza yer vermiştik. Ama ne zamandır, elde olmadan bir hüzün ve kaygı dolduruyor yüreği. Günümüzün bunca sorunu varken (bizde herkes ciddi, iş yapan insan havalarına girer) on yıl sonra ya da yüzyılımızın sonunda, yani bizlerin artık yaşamayacağı zamanda olacakları şimdiden düşünmek kuşkusuz anlamsızdır. Zamanımız işgüzar insanının parolası après moi le déluge’dür (Benden sonra tufan). Ama bir baltaya sap olamamış, işsiz güçsüz takımının arada bir geleceğe değgin hayaller kurması -kurabiliyorsa- aslında bağışlanabilecek bir kusurdur. Poprişçin de İspanya’nın sorunlarına takmıştı kafasını. Kırk yıl önce Gogol’ün kahramanı şöyle diyordu: “…bütün bu olaylar yüreğimi öyle yaralıyor, öylesine sarsıyordu ki, ben …” Kimileyin beni de pek çok şeyin sarstığını itiraf etmeliyim, aslında hayallerim yüzünden derin bir umutsuzluğa kapıldığım bile oluyor. Geçenlerde örneğin, büyük bir Avrupa devleti olarak Rusya’nın durumunu düşündüm; bu hazin konuda neler gelmiyordu aklıma!

Neye mal olursa olsun elimizden geldiğince çabuk, büyük bir Avrupa devleti olmamız gerektiğini düşünmeliyiz. Diyelim ki büyük bir devletiz, ama bunun bize çok pahalıya, diğer büyük devletlere göre müthiş pahalıya mal olacağını söylemek istiyorum, bu çok kötüye işarettir. Öyle ki doğal değilmiş gibi bir anlam da çıkıyor. Ardından hemen şunu ekleyeyim: Burada yalnızca Batıcı bakış açısıyla yargıda bulunuyorum. İşte bu açıdan baktığımda gerçekten böyle bir izlenim yaratıyor bende. Bir diğeri milliyetçi görüş, daha doğrusu biraz Slavcı görüştür; bilindiği gibi burada, halkın tinsel, özgün gücüne, tam anlamıyla bizim halkımıza özgü olan, onu kurtaran, koruyan halksal özkaynaklara inanç vardır. Ama Bay Pipin’in yazısını okuyunca birden kendime geldim. Elbette istiyorum, Rus halkına özgü olan o değerli, sağlam kaynakların gerçekten var olduğu inancımı eskisi gibi tüm gücümle sürdürmeyi istiyorum, ama kabul ediniz ki Bay Pipin’in bile görmediği, duymadığı, ayrımsamadığı halkın o derinlere gizlenmiş, bir türlü çıkmak istemeyen özkaynakları şimdilik bilinmez olarak kalıyor. Bu yüzden ister istemez benim de yüreği yatıştıran bu kaynaklar yokmuş gibi davranmam gerekiyor. Böylelikle bu sözlerimden, komşu devletlerin bunu fark etmemeleri için, tüm gücümüzle çalışarak, şimdilik yalnızca büyük devlet olduğumuz düşüncesine tutunduğumuz sonucu çıkıyor. Rusya üzerine her konuda Avrupa’nın o bilinen genel bilgisizliğinin burada bize çok yardımı olabilir. Hiç değilse hâlâ koyu bilgisizliği kuşkuya yer vermeyecek biçimde ortadadır ve hiç de üzülmemizi gerektirmeyecek bir durumdur. Tersine, komşularımızın bizi daha yakından incelemeye başlamaları hiç de hayrımıza olmaz. Büyük gücümüz bizi hâlâ anlamamalarıdır. Gelgelelim son zamanlarda ne yazık ki eskisinden daha iyi anlamaya başladıkları görülüyor. İşte bu tehlikelidir.
Büyük komşumuz yılmadan usanmadan bizi inceliyor, herhalde ciğerimizin içini bile görüyordur. Pek öyle derine inmeden, apaçık, hemen göze çarpan konuları ele alın. Sözgelimi toprağımızın büyüklüğünü, sınırlarımızı (yabancıların gelip yerleştiği, yıllar geçtikçe ulusal kimliklerini, kısmen yabancı komşu unsurların özelliklerini de bünyesinde toplayarak güçlendiren farklı etnik kökenli toplulukların yerleştiği sınır boylarımızı), evet, ele alın ve stratejik açıdan ne kadar zayıf olduğumuzu bir düşünün! Bu geniş toprakları savunmak için komşularımızdan daha kalabalık bir orduya sahip olmamız gerekiyor (gerçi benim, bir sivilin, görüşleridir bu), ayrıca zamanımızda silahla değil, akılla savaşıldığını düşünün ve bunun bizim için hiç hayırlı olmayacağını da kabul edin.

Günümüzde silahlar on yılda bir, hatta daha da sık değişiyor. Belki de on beş yıl sonra tüfek kullanılmayacak, yıldırımla ya da elektrik akımıyla her şeyi yakıp kavuran bir çeşit alev makinesi icat edecekler. Söyleyin, komşularımıza bir sürpriz hazırlamak için bu tür silahı icat edebilir miyiz? Ya on beş yıl sonra büyük devletler her olasılığa karşı savaş donatılarında gizlice böyle bir sürpriz bulundururlarsa! Yazık ki bizler silahı ya başkalarından satın alır, ya da aynısını kopya ederiz; en fazla onarabiliriz sadece. Bu çeşit makineleri icat etmek için, satın alınmış ya da ısmarlama değil, kendimizin olan, bağımsız ve özgür, kök salmış bir bilim gereklidir. Böyle bir bilimimiz henüz yoktur, satın alınmışı bile yoktur. Demiryollarımızı ele alın, ülkemizin genişliğini ve perişanlığımızı düşünün; paramızı öteki büyük devletlerin parasıyla karşılaştırın, bir sonuca varın: Büyük bir devlet olarak zorunlu olan demiryollarımız neye patlar bize? Dikkatinizi çekerim: Orada, Avrupa’da demiryolu ağlarına yıllar önce başlandı ve aşama aşama bitirildi, bizimse acele etmemiz, onlara yetişmemiz gerekiyor; orada mesafeler küçüktür, bizdeyse adeta bir okyanus ölçümündedir… İşin daha başında demiryolu ağının bize neye mal olduğunu acı acı hissediyoruz, mali kaynakların bütünüyle başka tarafa aktarılmasının, zaten perişan durumda olan tarıma ve diğer sanayi kollarına ne kadar zarar verdiği ortadadır. Burada önemli olan, kullanılan paradan çok, ulusun çabasıdır. Ancak ihtiyaçlarımızı ve yoksulluğumuzu sırayla dikkate aldığımızda bunun sonu gelmeyecektir. Nihayet eğitimi alın, yani bilimi, bu açıdan diğer ülkelere ne ölçüde yetişmemiz gerektiğini de anlayacaksınız. Acizane düşünceme göre, büyük devletlerden birine yetişmek istiyorsak, en azından ordumuza ayırdığımız bütçe kadar, her yıl eğitime de harcamak zorundayız, bir de zamanı çoktan kaçırdığımızı, yeterli bütçemizin de olmadığını dikkate alırsak, bütün bunların olağan sürece değil, itiş kakışa, daha doğrusu aydınlanma yerine bir sarsıntıya neden olacağı görülecektir.

Bunlar kuşkusuz içimden geçenler, ama yine söylüyorum, bu tür hayallere bazen elimde olmadan kapıldığım oluyor; bu yüzden de hayaller kurmayı sürdürüyorum. Her şeyi parayla değerlendirmem dikkatlerinizden kaçmamıştır; bu doğru bir yaklaşım mıdır acaba? Parayla her şeyi satın alamazsınız; böyle bir yargıya ancak Ostrovski’nin güldürüsünde cahil bir tüccar varabilir ancak. Sözgelimi parayla okul yaptırabilirsiniz, ama kısa sürede iyi bir öğretmen yetiştiremezsiniz. Öğretmenlik hassas bir konudur, ulusal halk öğretmeni yüzyıllar boyu işlenir, halk kaynaklarıyla gelenek ve göreneklerle, kazanılan sonsuz deneyimlerle beslenerek güçlenir. Parayla, bırakın öğretmeni, bilim adamı da yarattığınızı varsayalım, ne olur? Yine de bir insan yaratmamış olursunuz. Aklını yararlı işlerde kullanmadıktan sonra bilim adamı olmuş olmamış ne önemi var? Diyelim ki pedagoji eğitimi alacaktır, kürsüden bir güzel pedagoji öğretecektir, ama bir pedagog olamayacaktır yine de. İnsandır, insandır önemli olan… İnsan paradan değerlidir. İnsanı çarşı pazardan asla satın alamazsınız, alınıp satılan bir mal değildir çünkü; üstelik yüzyıllar boyu gelişir, yoğrulur, uzun zamandan beri yüzyılların bir anlam ifade etmediği ülkemizde bile aşağı yukarı bir yirmi, otuz yıl gibi uzun bir zaman gereklidir. Bağımsız bilim ve düşün adamı, kendi başına iş yapmayı bilen insan ulusun uzun özgün yaşamıyla, yüzyıllar boyu çileli emeğiyle ortaya çıkar, kısacası ülkenin bütün bir tarihsel yaşamıyla biçimlenir. Ama son iki yüzyılda bu tarihsel yaşamımız hiç de özgün olamamıştır. Halkın yaşamının gerekli ve sürekli tarihsel anlarını yapay olarak hızlandırmak mümkün değildir. Bunun örneğini kendimizde gördük, hâlâ da sürüp gitmektedir: İki yüzyıl önceden bir koşturmacanın içine girmek istedik, zamanı yakalamaya çalıştık; ama karşılığında yerimizde saplanıp kaldık, bizim Batıcılar’ın zafer çığlıklarına karşın yerimizde saplanıp kaldığımız kuşku götürmez. Bizim Batı yanlıları öyle bir millettir ki bugün yüzlerinde pis bir sevinç ve zafer çığlıklarıyla bizde ne bilimin, ne sağduyunun, ne sabrın, ne de yeteneğin olduğunu bas bas bağırarak ilan ederler; onlara göre, elimizden gelen sadece Avrupa’nın peşinden sürünerek gitmek, bir köle gibi ona öykünmektir, Avrupa’nın vesayeti olduğuna göre bağımsızlığımızı düşünmenin bile suç olduğunu söylemekten utanmazlar; yarınsa, iki yüzyıl önce gerçekleştirilen devrimin kesin iyileştirici gücüne karşı kuşkularınızdan söz açmaya görün, halkın bağımsızlığına ilişkin umutlarımızın boş bir hayal olduğunu, iki yüzyıl öncesinin barbar topluluğundan aydınlanmış ve mutluluğa ermiş Avrupalı olarak çıktığımızı ve ölene dek bunu minnetle anmamız gerektiğini bir ağızdan haykırırlar hemen.
Her neyse, Batıcılar’ı bir kenara bırakalım şimdi, parayla her şeyin yapılacağını, zamanın bile satın alınacağını, müthiş bir hızla özgün bir yaşamın bile kurulacağını varsayalım; akla şu soru geliyor: Bu parayı nereden sağlayacağız peki? Bugünkü bütçenin neredeyse yarısı içilen içkilerden, yani halkın sarhoşluğundan, ahlaksızlığından sağlanıyor. Rus halkının geleceği demektir bu. Daha doğrusu bizler büyük Avrupa devleti olarak bu görkemli bütçemizi geleceğimizle ödüyoruz. Bir an önce meyve almak için ağacı kökünden kesiyoruz. Peki, kim böyle olmamızı istiyor? Elimizde olmadan, kendiliğinden, olayların tamamen tarihsel akışı içinde olmuştur. Yüce çarın buyruğuyla özgür olan, yeni yaşamın karşısında deneyimsiz ve hâlâ bağımsız olamamış halkımız bu yeni yolda ilk adımlarını atmaya başlıyor: Bütünselliğiyle ve kendine özgü yanlarıyla tarihte hemen hemen hiç görülmemiş, beklenmedik, büyük ve olağanüstü bir dönüm noktasıdır. Özgürlüğüne kavuşturulmuş bu devin yeni yaşam yolunda bu ilk ve bireysel adımları büyük tehlikelere işaret ediyor, olağanüstü dikkat gerektiriyordu; oysa halkımız bu ilk adımında neyle karşılaştı? Yukarı toplum katının oynaklığı, yüzyıllar boyu iyice kökleşen, aydınlarımızın halktan derin kopukluğu (en önemlisi de budur) ve son olarak bayağılık ve Yahudiler… Başlangıçta sevinçten, sonra da alışkanlıktan kendini içkiye ve eğlenceye verdi. Bayağılık dışında ona ne göstermişlerdi ki? Oyalanacak imkânlar sağlanmış, bir şeyler öğretilmiş miydi? Şimdi kimi yerlerde, hatta pek çok yerde yeni yeni meyhaneler açılıyor; artık yüzlerce kişiye değil, elli altmış, bazen elliden az kişiye hizmet veren meyhanelerin bulunduğu yerler var. Grajdanin özel bir yazısında günümüz meyhanelerinin ayrıntılı gelir gider hesabına yer vermişti: Meyhanelerin yalnızca içkiyle ayakta kalabileceklerini düşünmek mümkün değil. Peki, neyle bu masrafları karşılıyorlardı? Ahlaksızlık, hırsızlık, yataklık, tefecilik, soygun, ailenin parçalanması ve hayasızlık… İşte bununla karşılıyorlar!

Anneler içiyor, çocuklar içiyor, kiliseler bomboş, papaz çalıp çırpıyor; Ivan Susanin’in bronz kolunu koparıp meyhaneye getirmişlerdi; düşünün, böyle şeyler meyhaneye sokulabiliyor… Böylesi ayyaş insanlardan nasıl bir kuşak doğacağını doktorlara sorun bir. Ah, bunların hepsi felaketi on misli büyüten bir karamsarın düşleri olsun (umarım böyledir)! İnanıyoruz, inanmak istiyoruz, ama… şu son on, on beş yıldır halkımızın içkiye genel eğilimi (yazık ki bu tartışmasızdır) azalmıyor, gittikçe artıyor; arttığına göre bu düşündüklerimi doğrulamıyor mu? Bakın, büyük bir devletin bütçesi gerek bize; bu yüzden çok, ama çok para gerekli; akla şu soru geliyor: Şimdiki düzen sürüp giderse, on beş yıl sonra bu parayı kim sağlayacak peki? Emek mi, sanayi mi? Çünkü kusursuz bütçe ancak emek ve sanayiyle karşılanabilir. Bu meyhaneler furyası sürerken işgücü nasıl örgütlenecek? Bir ülkede gerçek ve sağlıklı sermayeler o ülkenin salt ortak kalkınma çabasına dayalı olarak meydana gelir; yoksa sermaye yalnızca vurguncuların ve Yahudilerin elinde kalır. Ama halk kendine gelmez, bu durum sürecek olursa, sonuç bu olacaktır; aydınlarımız da elinden tutmazsa, halk silkinmezse, en kısa zamanda kendini hep birden türlü çeşitli Yahudi’nin elinde bulacaktır ve hiçbir birlik kurtaramayacaktır onu: Ortak yoksulluğu paylaşan, köleleşmiş, rehin alınmış yoksullar birliği olacaktır sadece, Yahudiler ve vurguncular da onlar için devlete vergi veren kitle durumuna geleceklerdir. Aşağılık, ahlaksız küçük burjuva ile köleleştirdikleri sayısız yoksul ortaya çıkacaktır. İşte tablo budur! Yahudiler halkı iliklerine kadar emecekler ve halkın ahlaksızlığıyla, alçalmasıyla besleneceklerdir, ama bütçeye destek oldukları için bir anlamda korunmaları gerekecektir. İğrenç, korkunç bir düşünce… Tanrıya şükür ki yalnızca bir düş! Dokuzuncu dereceden danışman Poprişçin’in bir düşü, kabul ediyorum. Ama bu düş gerçekleşmeyecek! Halkımız defalarca bu zorluklardan kurtulmayı bilmiştir! Halkımız, her zaman olduğu gibi, o koruyucu gücü kendinde bulacak; evet, aydınlarımızın hiçbir zaman bulunmadığını sandığı o koruyucu ve kurtarıcı kaynağa halkımız varacaktır. Meyhaneyi kendi istemeyecektir, iş, düzen isteyecektir; meyhaneler değil, onur isteyecektir!

Tanrıya şükür, bu söylediklerim doğrulanıyor sanki; en azından belirtileri var; daha önce, içki içmeyenlerin kurdukları derneklerden söz etmiştik. Doğrudur, bu dernekler yeni yeni oluşuyor; zayıf denemeler pek fark edilmiyor; özel birtakım gerekçeler öne sürerek aman engel olmayalım da! Ah, tersine, bir destekleseler! Bütün ilerici aydınlarımız, yazarlarımız, sosyalistlerimiz, din adamlarımız, herkes, halka borçlu olduğunun yükü altında her ay basın yoluyla olmadık eziyetler çeken herkes desteklese! Yeni filizlenen okul öğretmenlerimiz de bir desteklese! Pek pratiği olmayan biri olduğumu biliyorum (Bay Spasoviç’in geçenlerdeki ünlü söylevinden sonra bunu itiraf etmek daha bir okşuyor yüreğimi); ama, düşünün, zavallı bir öğretmenin bile iyi işler yapabileceğini aklımdan geçirebiliyorum ben, hem de tek başına karar vererek, yeter ki istesin! Asıl sorun, burada kişiliğin, özyapının, gerçekten isteme yeteneği olan gayretli, çalışkan insanın önemidir. Günümüzde çoğunlukla iyi işler yapma çabası içinde olmalarına karşın, halkı tanımayan, kuşkulu, kendine güveni olmayan gençler öğretmen oluyor; bazen soylu çabalardan sonra çok geçmeden coşkuları sönüyor; hemen yılgınlığa düşüp çevresine karamsar bakmaya, mevkilerini başka bir göreve geçmeyi sağlayacak bir araç olarak görmeye başlıyorlar; sonra da ya kesinlikle içkiye başlıyorlar ya da fazladan bir on ruble için, her şeyi bırakıp neresi olursa olsun kaçıyorlar; bedavaya bile yapıyorlar bunu, “özgür bir ülkede, özgür emeği denemek için” Amerika’ya bile kaçıyorlar. Bu olmuştur, söylediklerine göre hâlâ da sürüyormuş. Orada, Amerika’da aşağılık bir patron onu kaba kol işlerinde çalıştırıyor, nasıl da canını çıkarıyordur! Emeğini sömürüyor, hakkını vermiyor, yumrukluyordur belki de. Bizim Rus da her yumruğun ardından duygulanarak içinden şöyle sesleniyordun “Tanrım, ülkemde bu yumruklar ne soysuz, ne ilkeldi! Buradaysa, tersine, ne soylu, ne tatlı, ne hoşgörülü!” Uzun süre böyle görünecektir ona; böyle saçma sapan şeyler yüzünden inançları değişir mi, bilinmez. Her neyse, onu Amerika’da bırakalım, kaldığımız yerden devam edelim. Hatırlıyorum, düşüncem şuydu: En küçük köy öğretmeni bile, tek istesin, tüm çabasını, kendi kendine karar verme yeteneğini, gemi azıya almış bu sarhoşluk tutkusundan halkı kurtarmaya adayabilir. Bunun üzerine bir öykü konum bile var; öykümü daha önce okurlarıma açıklamayı göze alacağım.

Fyodor Dostoyevski
Bir Yazarın Günlüğü
[Düşünceler ve Hayaller başlıklı bölüm]

Yorum yapın

Cafrande.org’u

‘ta BEĞENda TAKİP Et

Yereli yaşa, evrensel düşün!.. www.cafrande.org

Önceki yazıyı okuyun:
Kitle Kültürüne Eleştirel Yaklaşımlar: Haz Terörü – Tania Modleski

Kapat