Dostoyevski: O halde ben “tüm fıkra yazarlarının en beceriklisiyim…”

Öğretmene

Grajdanin’in 29. sayısında üç bölüm halinde yer verdiğim “Küçük Manzaralar” adlı yazım için Moskovalı bir fıkra yazarı, temiz kalpliliğinden olsa gerek, bizim Petersburg Golos’ta (210. sayı), söz konusu yazımın ikinci bölümünde sarhoş insanlarımızın küfürlü dilinden söz ederken o çirkin sözcüğü -doğrudan değil tabii- kullandığım için yerden yere vuruyor beni. Oysa bu sözcüğü üstü kapalı geçmiştim. Büyük sırrımı açığa çıkaran Moskovalı ifşacım, hakkımda şöyle diyor: “Elinin altında uygun malzemesi olmayınca, bir fıkra yazarının işi bu noktaya vardıracağı doğrusu hiç aklıma gelmezdi.” Bu sözlerden, bu ayıp sözcüğü sırf yazıma bir renk, bir canlılık, bir çeşni katsın diye kullandığım anlamı çıkıyor.

İşte buna üzüldüm, oysa ben yazımdan tam tersi, yani geniş bir konudan yeterince yararlanmadığım anlamını çıkaracaklarını sanıyordum. Yazı başlığının beni kurtaracağını düşünmüştüm: Küçük manzaralar, büyük değil, küçüklerin pek çekici yanları yoktur. Petersburg işçilerinin tatil günlerinde nasıl vakit geçirdiklerini, biraz da hüzün katarak öylesine kaleme almıştım. Sevinçlerindeki, eğlencelerindeki kısırlık, tinsel yaşamlarının cılızlığı, solgun yüzlü, veremli çocukların büyüdüğü bodrumlar, gezinti yeri belledikleri her zaman sıkıcı, geniş, dolaşanlarını hazır bekleyen Petersburg caddesi, kucağında çocuğuyla şu dul işçi (gerçek bir tablodur), evet, bütün bunlar yazım için yeterli malzeme gibi görünmüştü bana, yine söylüyorum, asıl ters anlamda, yani böylesine zengin bir malzemeden yeterince yararlanmadığım için suçlayabilirlerdi beni. Ama asıl varmak istediğim sonuca dolaylı da olsa değinmem beni teselli etmiştir, yani halkımızın geniş çoğunluğunda, Petersburg bodrumlarında ve ruhsal bakımdan en zayıf durumlarda bile, yine de erdemli olmaya, az çok bir dürüstlüğe, kendine gerçekten saygı duymaya bir eğilimin olması beni rahatlatmıştı: aile ve çocuk sevgisi yaşatılıyor. Beni asıl şaşırtan, hasta çocuklarını gerçekten, hatta şefkatle sevmeleriydi; halkın aile yaşantısında düzensizliğin ve kaba saba davranışların, Petersburg’daki gibi çetin koşullarda bile şimdilik istisna, belki de çok yaşanan bir istisna olması sevindirmişti beni ve bu sıcağı sıcağına yaşadığım izlenimleri okurlarımla paylaşmayı istemiştim. Daha önce birinin, bu konuya uygun düşen, çok içten itiraflarını okumuştum bir yazısında, kuşkusuz çok zeki olan bu kişi, resmi bir nitelik taşıyan, yeni çıkmış bir kitap vesilesiyle düşüncelerini şöyle açıklıyordu: “Reform halka yararlı mı, değil mi? sorusu üzerine kafa yormak aslında saçmalıktır; halka yararlı olmadığı görülse bile, dünya yıkılsın önemli değil, reform mutlaka gerçekleştirilecektir.” (Sorun bu biçimde ele alınmasına rağmen belki de pereat mundus açısından doğruları çoktur.) Sonunda köylülere değinirken, makale yazarı tüm içtenliğiyle şöyle itiraf ediyordu: “Halkımızın reformlara değmediği bir gerçektir ve reform öncesine kadar Marko Vovçok ve Grigoroviç’le beraber, gazete yazılarında köylülerin başına defne ve güllerden çelenk takarken, bu çelenklerin bitli başlarını süsleyeceğini çok iyi biliyorduk: Ama davayı canlı tutmak için bu zorunluydu o zaman vs vs…” Böylesine açıkça ve en ufak gösterişte bulunmadan yazıda ileri sürülen düşüncenin özü buydu. (Alıntım kelimesi kelimesine değil.) itiraf etmeliyim ki bu içten görüş ve onun böylesine keyifle neredeyse ilk kez gözler önüne serilen çıplaklığı bende büyük bir ilgi uyandırmıştı, hatırlıyorum, o zaman, örneğin Grajdanin’de bu yaklaşımın ilk bölümünü, yani sonuçlarına rağmen reform bölümünü paylaştığımız halde, ikinci bölümdeki o uğursuz düşünceyi benimsemediğimiz, bitli kafaların yine de reformlara layık olduğu ve hiç de onlardan aşağı kalır yanları olmadığına inandığımız yargısına varmıştım. Böyle bir inancın, özellikle eğilimlerimizin en belirgin yanlarından biri olduğu düşüncesindeyim. İşte bundan söz etmemin de nedeni bu.

Yazıma gelince… benim kalem arkadaşım, Moskovalı fıkra yazarı nedendir bilinmez, fıkra yazarı olmaktan utandığımı düşünüyor ve Fransızca, benim, plus feuilletoniste que Jules Janin, plus catholique que la pape” olduğumu öne sürüyor. Moskova’dan esen bu Fransızca, kuşkusuz, burada yazarın iyi bir üslubu olduğu düşünülsün diye kullanılmıştır: ama bana yapılan Katoliklik yakıştırmasının burada niçin yer aldığını, zavallı papanın burada neden gerektiğini anlamış değilim. Bana gelince, “Petersburglu” bir fıkra yazarı olmadığımı dile getirmiştim sadece ve bunu söylemekle gelecekte her olasılığa karşı Günlüğümde yer vereceğim konuların yalnızca Petersburg yaşamıyla bağlı kalmayacağını, bu niyetimi sürdüreceğimi belirtmek istemiştim, öyleyse Petersburg yaşamından gerektiğinde söz ettiğim zaman, benden ince ayrıntılara varıncaya dek bir çalışma beklemek gereksizdir. Moskovalı öğretmenim Günlüğümü illa da fıkra olarak nitelemek istiyorsa varsın öyle olsun, çok sevinirim buna.
Moskovalı öğretmenim, yazımın Moskova’da “dükkânlarda, pazar köşelerinde” müthiş ses getirdiğini belirtiyor ve yazımı da piyasa fıkrası olarak nitelendiriyor. Kadim başkentimizde bu gibi yerlerin okurlarına böylesi keyif yaşatmam doğrusu beni sevindirdi. Ancak, üzüntü verici olan, sözde bilerek etki yaratmaya çalışmam oldu, yüksek okur kitlesine sahip olmadığım için “çarşı pazar köşelerinden” okur aramışım ve bu amaçla da “onlardan” söz etmişim; o halde ben “tüm fıkra yazarlarının en beceriklisiyim…”

İnanın, aklım almıyor! [Yazımın Moskova’daki etkisinden söz ederken böyle yazıyor.] Grajdanin’e. karşı bu isteğin böylesine inanılmaz boyutlara varmasını çözemiyorum doğrusu. Grajdanin’e bu aşırı talebin nereden kaynaklandığına ilişkin soruma gazete dağıtıcılarından biri şaşkınlığını belirtti. Olanları anlatınca adam adı geçen derginin kalan sayılarını toplamak için bizim dergi dağıtıcıları Meklenburgi ve Jivarev’e koştu; ancak orada da tükenmiş: “Çarşı pazardan çok talep olmuş…” İşin aslı şuydu: Grajdanin’de kendilerine ait bir yazı çıktığı haberinin Esnaflar Çarşısında duyulması üzerine, kendilerine “eğlence” satın alacaklarına, doğru Grajdanin’e akın etmişler!..

Bakın, bu hiç de kötü bir haber değil. Esnaflar Çarşısı okurlar karşısında boşuna küçük düşürmeye çalışıyorsunuz beni. Aksine, onların beğenisini kazanmayı isterdim, çünkü onlar hakkında sizin düşündüğünüz gibi kötü düşünmüyorum ben. Bilin ki gülmek için, bir skandal çıksın diye satın aldılar. Her insan skandaldan çok hoşlanır, insanın yaradılışında vardır bu, özelikle Rusya’da (sözgelimi, siz de üzerine atladınız hemen); bu yüzden bile bile çarşı çalışanlarını küçümsemek kesinlikle doğru bir davranış olamaz. Eğlenceye, gülme konusuna gelince, en çekici durumlarda bile çeşit çeşittir. Öğretmenim yine de biraz insaflı davranıyor ve şöyle ekliyor: “Çarşı esnafıyla ilgili yazısını yazarken, onlar üzerine ‘manzaralar’ın yazarının kalemini çok iyi niyetle kullandığına inanıyorum.” Yani öğretmen, doğrudan ve belli bir amaçla, halkın ahlakını bozma niyetinde olmadığımı düşünerek beni onurlandırıyor. Bu yaklaşımı için yine de teşekkürlerimizi bildiririz, çünkü yazar Golos’ta yazıyor ve soylu dil sürçmesi belki yersiz değildir, çünkü neyle olursa olsun halkın da, tüm Rus toplumunun da ahlakını bozmak amacıyla hareket ettiğim suçlamasında bulunmanın Andrey Aleksandroviç için hiç de zor bir iş olmayacağını deneyimlerimden bilirim. (Beni toprak köleliği düzeni yanlısı olmakla suçlamıştı.) Andrey Aleksandroviç kaleminizde kendini gösteriyor, hem de şaşırtıcı karşıt bir düşünceyle: “Sizin bu türden ‘manzaralarınız’ işçi takımından serserilerin yola gelmesine yarar sağlamayacaksa…” diyorsunuz. Böyle bir düşünce tam da Andrey Aleksandroviç’in kafasından çıkardı tabii! Ancak bu bizim küfürbaz işçi milletini (küfür alışkanlığından) kurtarmak için yazdığımı akla getiriyor! Gelgelelim yazımda anlattığım işçiler, yalnızca sizin ve benim değil, Andrey Aleksandroviç’in de adını hiç duymamışlardır.

Hayır, başka bir eğilimle yazmıştım, “kadınların yanında söylenmesi çok ayıp olan”, sarhoşlar arasında sürekli kullanılan o “sözcüğü” başka amaçla kullanmıştım ve çok ciddi ve bağışlanabilir bir amacım olduğunda ısrarcıyım, bunu şimdi kanıtlayacağım size. Niyetim, Rus halkının içindeki temizliği göstermek ve halkımız sarhoşken küfürlü konuşmakla birlikte (çünkü ayıkken çok ender küfrederler) bu çirkin sözcüğü ne sevdiğinden, ne de haz duyduğundan, hayır, sadece, neredeyse bir zorunluluk haline gelen bir alışkanlıktan küfre başvurduğunu vurgulamaktı. Öyle ki küfürden çok uzak düşünceler ve duygular bile kötü sözcüklerle ifade edilebilir. Sonra bu küfür alışkanlığının asıl nedeninin sarhoşlukta aranması gerektiğine dikkat çekiyordum. Dilin ağır ağır döndüğü sarhoşluk durumunda, konuşmaya ve önceden belirlenmiş anlamlı, kısa sözcüklere başvurmaya istekli görüşüm üzerine ne düşünürseniz düşünün, ama halkımızın ağzını bozarken bile içinin temiz olduğunu vurgulamaya değerdi yine de. Hatta şunu da cesaretle öne sürebilirim ki estetik ve akıl bakımından toplumumuzun gelişmiş tabakaları, bu anlamda kaba ve hiç gelişmemiş basit halkımızdan kıyaslanmayacak derecede daha ahlaksızdır. Erkeklerin meclisinde, en yüksek çevrenin de bulunduğu meclislerde, kimi zaman bir akşam yemeğinden sonra, saçlarına ak düşmüş, göğsünde nişan taşıyan yaşlılar arasında bile, önemli sorunlardan, hatta bazen devlet sorunlarından söz edilirken, sonra yavaş yavaş sanatsal konulara dönüldüğü olur. Bu estetik, şiirsel temalar, yeri geldiğinde, birden öyle bir ahlaksızlığa, öyle bir sövgüye ve pis düşüncelere dönüşür ki halkımız imgeleminde bile bir benzerini yaratamaz.

Halkın üstüne çıkmış yüksek çevre insanının her çeşidi arasında korkunç derecede sık görülür bu. En ülküsel erdemleriyle tanınan erkekler, hatta dini bütün kişiler, en romantik şairler bile katılırlar böyle sohbetlere. Burada önemli olan, bu erkeklerden bazılarının tartışmasız saygıdeğer ve çok iyi işler yapmış olmalarıdır. Özellikle alçaklıktan, alçaklığın inceliğinden hoşlanırlar, içlerinde düşünceden çok çirkin söz vardır, düşmenin alçaklığıdır hoşlarına giden, ağzının tadını bilen bir pisboğazın Limburg peynirinden (onu halkımız bilmez) hoşlanması gibi, kokudan hoşlanırlar; burada olan, kokuyu bulaştırma, kokuyla kendinden geçme isteğidir. Onlar bu çirkinliğe gülerler, kuşkusuz bu alçaklıktan kibirle söz ederler, ama bu alçaklıktan hoşlandıkları, sözlerde bile olsa onsuz edemeyecekleri bellidir. Bu temalar üzerine olsun, halkın kimi gülüşü tamamen farklıdır. Sizin “çarşı pazar köşeleri” dediğiniz yerlerde bu insanların alçaklıktan, alçaklığa ve sanata duydukları sevgiden gülmediklerine eminim, gülüşleri son derece saf, temizdir, ahlaksızlık yoktur; kaba da olsa sağlıklıdır, tersine, toplumumuzda ya da edebiyatımızda bir konuyu uzattıkça uzatan laf ebelerinin gülüşüne hiç benzemez. Halkımız yerli yersiz, iş olsun diye küfreder. Halkımız ahlaksız değildir, dünya üzerinde tartışmasız en ağzı bozuk halk olmasına karşın içi çok temizdir; gerçi bu çelişki üzerine, aslına bakarsanız, durup düşünmek gerekiyor.
Moskovalı öğretmenim benimle ilgili yazısını ölçüyü kaçırarak, neredeyse şeytani bir kibirle bitiriyor:

Bir fıkra yazmak isteyip de elimde gerekli malzeme bulamadığım zaman sayın meslektaşımı örnek alacağım [yani beni] ve ondan yararlanıp, ben de “manzaralarla” ilgilenmeye çalışacağım [Ne aşağılama!]; ama şu anda önümde duran bu örnekten yararlanmaya ihtiyacım yok [Yani akıllı insanda “bunsuz da” her zaman pek çok düşünce olabilir]; çünkü bizim Moskova’da “toz, toprak, bir yandan sıcak var” [Yazıma başlarken kullandığım sözler… Aklı sıra bir kez daha utandırmak istiyor beni], ama bu toz toprağın içinden [Oo. İşte şimdi başlayacak, Moskovalı zeki bir mizahçının “bu tozun” içinden bile Petersburg mizahçılarına oranla neler çıkaracağını bizlere gösterecek…] evet, bu toz toprağın içinden, bu sıcağın altından [Ne demek “sıcağın altından”?] belli bir özenle [duyun, duyun!] beyaz taşlarla kaplı Moskova’mızın yaz aylarında bayağı zayıflayan nabız atışlarının sonra devinmeye başladığını, yani gittikçe hızlanarak kış aylarındaki, artık çıkması mümkün olmayan yoğunluğa ulaştığını görmek mümkün…

Vay, ne düşünce ama! Bizdeki gibi Moskova’da da varmış demek! Benim için, evet, benim için ne ders verici! Ama biliyor musunuz öğretmenim, yazınız daha bir ilgi yaratsın diye bana sanki bile bile bulaşmışsınız gibime geliyor? (Ne ilginç!), belki de çarşı pazardaki başarımı çekemediniz, ne dersiniz? Evet, bu mümkün, çok mümkün… Bu kadar uğraşıp didinmeseydiniz, tekrarlayıp durmasaydınız; uzun uzadıya durmakla yetinmeyip, bir de kokladınız…

Ne de olsa ta burnumuzun dibine kadar gelen kokuyu alacak kadar yetiştik; bir yazıyı, yazarının niyetleri dışında değerlendirme becerisine de sahibiz.
Ee, ne kokuyormuş böyle?

Fyodor Dostoyevski
Bir Yazarın Günlüğü

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Erdal Atabek: Yalanı yermek çok kolay ama doğruyu savunmak öyle mi?

Kapat