DOSTOYEVSKİ: İNSAN RUHUNA BU KADAR YÜKLENİLMEZ, BİRAZ MERHAMETLİ OLMALI…

Gruşenka şehrin en işlek yerinde, Sobornaya Meydanı’na yakın, Morozova adında dul bir tüccar kadının avlusunda, ufak ahşap bir evde kira ile oturuyordu.

Morozova’nın evi büyük, iki katlı, kâgir, eski, dış görünüşü pek sevimsiz bir yapıydı. İhtiyar ev sahibi yeğenleri olan iki yaşlı kızla birlikte kendi kabuğunda bir hayat sürüyordu. Avludaki küçük evi kiraya vermeye ihtiyacı yoktu, Gruşenka’yı dört yıl kadar önce sırf akrabası tüccar Samsonov’un hatırını kırmamak için aldığını herkes bilirdi. Samsonov, Gruşenka’nın resmen koruyucusuydu. Söylentilere göre kıskanç ihtiyar, “gözdesini” Morozova’nın evine yerleştirirken başlangıçta onun ihtiyar ev sahibinin keskin gözlerinin denetimi altında bulunmasını düşünmüştü. Ama keskin göze ihtiyaç olmadığı pek çabuk anlaşıldı; sonunda Morozova, Gruşenka’yı hemen hemen hiç görmez oldu, onu iyice kendi haline bıraktı. Aslına bakılırsa, ihtiyar Samsonov’un Morozova’nın evine on sekiz yaşında ürkek, utangaç, ince, düşünceli ve mahzun bir genç kız getirdiğinden beri epey değişiklik olmuştu. Kızcağızın hayat hikâyesini şehrimizde doğru dürüst bilen yoktu; hatta son zamanlarda, dört yıl içinde Agrafena Aleksandrovna “güzeller güzeli” haline gelip çok kimsenin dikkatini çekmeye başladıktan sonra da hakkında daha fazla bilgi edinen olmadı. Ağızdan ağıza dolaşan söylentilere göre kızı on yedi yaşındayken bir subay iğfal etmiş, hemen de bırakmıştı. Subay dışarı gidip evlenmiş; Gruşenka sefalet ve rezillik içinde kalmıştı. Anlattıklarına göre, ihtiyar Samsonov’un Gruşenka’yı bataktan alıp çıkardığı doğruydu, ama kız aslında namuslu bir ailedenmiş, ya yedek bir diyakozun ya da bunun gibi birinin kızıymış. Böylece dört yılda duygulu, hakarete uğramış zavallı öksüz, pembe-beyaz, etine dolgun, tam bir Rus dilberi oluvermişti. Cesur, iradeli, gururlu ve gözüpek bir kadındı. Paranın değerini, nasıl kullanılacağını bilirdi, cimri ve ihtiyatlıydı. Hakkında söylenenlere göre kaşla göz arasında, belki doğru, belki eğri yoldan kendi çapında bir servet yapmıştı. Gruşenka’nın yanına kolay kolay sokulması olanağı olmadığında herkes birleşiyordu. Geçen dört yılda, ihtiyar koruyucusundan başka hiçbir erkek iltifatını kazanmış olmakla övünemezdi. Bu iltifatı kazanmak için, hele son iki yılda az hevesli çıkmamıştı. Ama bütün denemeler boşa gitti, hatta bazıları genç kadının sert, alaylı reddinden sonra pek gülünç, süklüm püklüm bir halde döndüler. Bir de, genç kadının, hele son yıl kendini iyice para işlerine verdiği biliniyordu. Bu bakımdan öyle üstün bir yeteneği vardı ki, “Yahudi karı” diye ad bile taktılar ona. Tefeciliği yoktu, ama bir zaman Fyodor Pavloviç Karamazov’la birlikte çok düşük fiyatlarla senet kırmış, sonra bunlar üstünden epey kâr sağlamıştı. Son yıl hasta Samsonov’un şişmiş ayakları büsbütün kıpırdamaz oldu. Birkaç yüz bin ruble sahibi bu pinti, merhametsiz adam, yaşını başını almış oğullarını iyice ezdiği halde, koruduğu kadının etkisinden bir türlü kendini kurtaramıyordu. Oysa baştan onu iyice sıkmış, yüz vermemişti; bazı boşboğazların söyleyişiyle kadıncağızı “kenevir yağıyla beslemişti”. Ama Gruşenka koruyucusunun vasiliğinden kurtulmuştu artık, gene de sadakat konusunda kimse ona toz konduramıyordu. Şimdi çoktan ölmüş bulunan o ihtiyarın kişiliği de dikkate değerdi. Bu yaman işadamının baş özelliği cimriliğiydi, dediği dedik, kaya gibi bir yaratılışı vardı. Hele son iki yıl Gruşenka’sız yaşayamayacak kadar ona bağlı olduğu halde, eline şöyle toplu bir para vermemişti. Gruşenka onu bırakacağını söyleyerek korkutsa bile kararından dönmezdi. Sonunda bir gün ona sekiz bin ruble kadar bir para verince, herkesin şaşkınlıktan parmağı ağzında kaldı. “Açıkgöz kadınsın, bildiğin gibi kullan,” dedi. “Ama şunu bil ki, bundan sonra ben ölünceye kadar yıllık masraf parasından başka bir para alamayacaksın benden; vasiyetnameme de seninle ilgili bir şey yazacak değilim.” Sözünü tuttu, ölünce nesi var nesi yok hepsini sağlığında hizmetkârlarıyla bir tuttuğu oğullarıyla gelinlerine ve torunlarına bıraktı. Vasiyetnamede Gruşenka’nın adı bile geçmiyordu. Bunlar sonraları öğrenildi. Sermayeyi işletmek konusunda Gruşenka’ya yararlı öğütler veriyor, “iş” gösteriyordu. İlkin Gruşenka ile bir “iş” yüzünden görüşmeye başlayan Fyodor Pavloviç Karamazov sonunda, nasıl olduğunu kendisi de bilmeden ona çılgın gibi âşık olunca o sıralar bir ayağı çukurda sayılan ihtiyar Samsonov buna hayli gülmüştü. İşin dikkate değer tarafı, Gruşenka ihtiyarla ilişkisi süresince ona karşı daima samimi davranmıştı; galiba dünyada içini döktüğü tek adam oydu. Son günlerde, ortaya Dmitri Fyodoroviç’in aşkı çıkınca ihtiyar gülmeyi kesti. Tam tersine, bir gün Gruşenka’ya gayet ciddi, hatta sertçe, “İkisinden birini seçeceksen ihtiyarı al, ama köpoğlunun seni nikâhla almasını, baştan da adına bir miktar para yatırmasını şart koş. Yüzbaşıya kulak asma, ondan hayır yok!” diye öğüt verdi.

Yakın ölümünü sezen ihtiyar şehvet düşkünü Gruşenka’ya verdiği öğütten tam beş ay sonra öldü. Söz arasında şunu da söyleyeyim ki, şehirde pek çok kimse baba oğul Karamazov’ların anlamsız, çirkin rekabetini duymuştu, ama kadının her ikisiyle ilişkisinin içyüzünü bilen pek azdı. Hatta (ilerde söz açacağımız felaketten sonra) mahkemede tanıklık eden Gruşenka’nın iki hizmetçisi, Agrafena Aleksandrovna’nın Dmitri Fyodoroviç’i evinde kendisini “yumrukla tehdit ettiği için” korkudan kabul ettiğini söylediler.

Dostoyevski: Bence şeytan diye bir şey yoksa, insan onu, kendine bakarak uydurmuştur

Gruşenka’nın iki hizmetçisi vardı; babasının evinden getirdiği çok ihtiyar, hasta, hemen hemen sağır bir aşçı kadınla torunu, yirmisinde genç, civelek bir kızcağız… O da, Gruşenka’nın oda hizmetçiliğini yapıyordu. Eli sıkı olan Gruşenka’nın yaşayışı ona göreydi. Oturduğu küçük evde topu topu üç oda vardı. Odaları ev sahibi 1820 üslubunda, kırmızı ağaçtan takımlarla döşemişti. Rakitin ile Alyoşa, Gruşenka’ya geldikleri zaman hava iyice karardığı halde odalarda ışık yoktu. Genç kadın, konuk odasında büyük, biçimsiz arkası kırmızı ağaç taklidi, sert derisi soluk, yer yer patlamış bir kanepeye uzanmıştı. Başının altında yatağından getirdiği iki beyaz kuştüyü yastık vardı. Sırtüstü uzanarak ellerini başının altına koymuş hareketsiz yatıyordu. Birisini bekler gibi özenle giyinmişti. Sırtında siyah ipekli elbise, başında kendisine çok yakışan siyah ince dantelden bir başlık vardı. Omuzlarına dantelden ağır bir altın iğneyle tutturduğu bir atkı almıştı. Gerçekten birisini bekliyordu; sıkıntı, sabırsızlık içinde yatıyordu, yüzü hafifçe sararmıştı, dudaklarıyla gözleri ateş gibi yanıyor, sağ ayağıyla sabırsızlıkla kanepenin kenarına vuruyordu.

Rakitin’le Alyoşa içeri girer girmez ortalıkta hafif bir telaş belirdi: antreden, Gruşenka’nın kanepeden fırlayıp korkuyla,

— Kim o? diye bağırdığı duyuldu.

Konukları karşılayan hizmetçi, hanıma hemen haber verdi:

— O değil, başkaları; zararsız bunlar!

Alyoşa’yı elinden tutarak konuk odasına götüren Rakitin,

— Ne oluyor burada?.. diye mırıldandı.

Gruşenka kanepenin yanında duruyor, hâlâ ürkmüş görünüyordu. Koyu lepiska saçlarından kalın bir tutam, dantel başlıktan birdenbire kurtulmuş, sol omzuna düşmüştü. Gruşenka karanlıkta konukları inceleyerek kim olduklarını anlayıncaya kadar bunun farkına varmadı, düzeltmedi.

— A, sen misin Rakitka?.. Amma da korkuttun beni! Yanındaki kim? Alyoşa’yı tanıyınca,

— Bak kimi getirmiş, aman Yarabbi?.. diye bağırdı.

Rakitin, evde emirler verecek kadar yakın bir ahbap haliyle,

— Mum getirsinler, söylesene canım! dedi.

— Mum mu?.. Öyle ya mum lazım… Mum getirsene Fenya.

Alyoşa’yı başıyla göstererek,

— Bunu getirecek zamanı da tam buldun! diye bağırdı, aynaya dönerek iki eliyle saç örgüsünü düzeltmeye başladı. Memnun görünmüyordu.

Rakitin hemen alındı:

— Yaranamadık mı?

— Yo, korkuttun beni Rakitka, onu demek istiyorum.

Gruşenka gülümseyerek Alyoşa’ya döndü:

— Korkma benden Alyoşa’cığım; gelişine pek sevindim, benim Tanrı misafirim! Ama sen iyice korkuttun beni Rakitka: Mitya daldı sandım. Onu demin aldattım. Bana inanması için söz aldım; oysa yalan söylemiştim. Bu akşam Kuzma Kuzmiç’e —bizim ihtiyara— gidip geceye kadar hesaplara bakacağız, dedim. Haftada bir akşam bizimkiyle hesapları gözden geçiririz. Kapıyı kitleriz, o tahtada hesapları yapar, ben defterlere işlerim. Yalnız bana güveni var. Mitya, oraya gideceğime inandı; ben de eve kapandım, bir yerden haber bekliyorum. Fenya nasıl içeri aldı sizi?.. Fenya, Fenya!.. Fenya!.. Kapıya koş, dışarıya bak, yüzbaşı buralarda mı? Bir yana sinmiş gözetliyor belki de… Korkudan ödüm patlıyor!

— Kimse yok, Agrafena Aleksandrovna, demin her yana baktım. Hem ikide bir kapıdaki yarıktan da gözlüyorum. Ben de korkudan tir tir titriyorum.

— Pencereler kapalı mı Fenya? Perdeleri de indirelim!

Gruşenka ağır storları kendi eliyle çekti.

— Ha şöyle! Yoksa ışığı görünce hemen damlar. Ağabeyin Mitya’dan bugün pek korkuyorum, Alyoşa.

Gruşenka yüksek sesle, endişeyle konuşuyordu, ama gene de sevinçli bir hali vardı.

— Neden Mitenka’dan bu derece korkuyorsun bugün? diye sordu Rakitin. Ondan pek çekindiğin yoktu, oynatır dururdun çocuğu…

— Haber bekliyorum dedim ya, pek tatlı bir haber; bunun için bugün Mitenka’nın buraya gelmesi uygun düşmeyecek. Zaten Kuzma Kuzmiç’e gittiğime inanmadı galiba, içim öyle diyor. Besbelli evinde, Fyodor Pavloviç’in arka bahçesine gizlenmiş beni gözlüyordur. Oradaysa daha iyi, buraya gelmez demektir. Hem Kuzma Kuzmiç’e gerçekten gittim, Mitya götürdü beni oraya… Gece yarısına kadar kalırım, dedim. Dönüşte eve götürmek için gece yarısı oraya gelmesini sıkı sıkı tembih ettim. O gidince ihtiyarın yanında beş on dakika oturdum, tekrar döndüm. Eve gelirken, karşılaşırım diye ne korkular geçirdim!

— Süsüne diyecek yok! Ne hazırlığı bu böyle? Başındaki nesne de pek acayip!

— Acayip sensin! Haber bekliyorum dedim ya… Haber gelirse kalkıp pırr… diye uçarım, Allahını seven tutmasın! Hazır vaziyette bekliyorum zaten.

— Nereye uçuyorsun?

— Çok bilen çabuk ihtiyarlarmış…

Rakitin, Gruşenka’yı inceleyerek,

— Şuna bak, dedi, sevincinden uçuyor!.. Seni hiç böyle görmemiştim. Baloya gidecek gibi süslenmişsin.

— Balolardan pek anlarsın da..

— Sen anlar mısın?

— Ben balo gördüm tabii. Evvelki yıl Kuzma Kuzmiç’in oğlunun düğünü vardı; salonun balkonundan seyrettim. Aman Rakitka, burada böyle bir prens varken seninle mi çene yarıştıracağım! Şu misafirime bak!.. Sana baktıkça gözlerime inanamıyorum, Alyoşa’cığım: Yarabbi, nasıl oldu da geldin buraya! Doğrusunu söyleyeyim mi, hiç, hiç beklemezdim, aklımdan hayalimden geçmezdi… önceleri de gelebileceğine inandığım yoktu! Pek sıralı olmadı ama, gene de çok sevindim. Otur şu kanepeye, şöyle geç benim ay parçam! Vallahi hâlâ kendimi toparlayamadım… Dün ya da evvelsi gün getirseydin onu olmaz mıydı, Rakitka! Neyse buna da memnunum. Belki şimdi, böyle bir anda gelmesi evvelsi günden de iyi…

Çevik bir hareketle kanepeye, Alyoşa’nın yanına oturdu, açıkça hayranlık dolu bakışlarla süzüyordu onu. Söyledikleri doğruydu, gerçekten seviniyordu. Gözleri parlıyor, içten bir sevinçle gülüyordu. Alyoşa onun yüzünde böyle içten bir ifade görebileceğini hiç beklemezdi. Düne kadar Gruşenka ile pek az karşılaşmıştı, ondan ürküyordu adeta. Hele dün Katerina İvanovna’ya kötü, haince davranışına pek şaşmıştı. Şimdi karşısında bambaşka bir kadın vardı. Hiç ummadığı bir halde görünce şaşkınlığı bir kat daha arttı. O anda kederi bütün varlığını kapladığı halde Gruşenka’yı dikkatli bir bakışla süzmekten kendini alamazdı. Hali, durumu, bir gün öncesine göre iyiye doğru epey değişmişti. Konuşurken dilinde dünkü nazlı pelteklik, kırıtkan eda yoktu. Her şeyi sade, içtendi, yalnız çok heyecanlı görünüyordu.

TOLSTOY EVİNİ TERK ETTİĞİNDE YANINA ALDIĞI KİTAP: DOSTOYEVSKİ’NİN KARAMAZOV KARDEŞLER’İ

— Aman Tanrım, neler oluyor bugün, neler!.. diye başladı. Gelişine neden bu kadar sevindiğimi ben de bilemiyorum, Alyoşa. Sorsan şimdi, karşılık veremem.

— Demek neye sevindiğini bildiğin yok, diye sırıttı Rakitin. Bana kaç zamandır, ille getir onu diye asılırken bir maksadın vardı elbet.

— O zaman başka bir maksadım vardı, ama şimdi geçti; sırası değil. Durun, size bir şey ikram edeyim… Artık cömertleşeceğim ben, Rakitka! Sen de otur, niye ayakta duruyorsun? Yoksa oturdun mu?.. Elbette, Rakituşka’mız tatlı canını zora kor mu hiç! Bak Alyoşa, karşımıza geçti, senden önce onu buyur etmediğime kızıyor.

Gruşenka güldü.

— Alıngansın Rakitka, çok alıngansın!… Hadi kızma bakalım, kızma, bugün iyiliğim üstümde. Sen neden öyle mahzun duruyorsun Alyoşeçka, yoksa korkuyor musun benden?

Gruşenka neşeli bir alayla Alyoşa’nın gözlerinin içine baktı.

Rakitin, kalın kalın,

— Acılı o, dedi. İsteğine ulaşamadı.

— Ne istemiş ki?..

— Staretzi koktu.

— O da ne demek? Saçmalıyorsun sen, mutlaka gene çirkin bir şeyler söylemek istiyorsun. Aptal sen de!.. Dizine oturmama müsaade eder misin, Alyoşa?

Gruşenka oturduğu yerden fırlayıp, gülerek Alyoşa’nın kucağına atladı. Okşanmak isteyen kedi gibi yumuşak bir hareketle sağ kolunu boynuna doladı.

— Bak nasıl neşelendireceğim seni sofu çocuğum benim! A, gerçekten dizine oturmama izin veriyor musun, darılmıyor musun? Emredersen inerim.

Alyoşa susuyordu. Kıpırdanmaktan korkarak oturuyor, “Emredersen inerim” sözlerini duyduğu halde sanki kendinden geçmiş gibi bir şey diyemiyordu. İçinden geçenler, beklenebilen ve oturduğu yerden onu zevkle kollayan Rakitin’in düşündüklerinden farklı şeylerdi. İçindeki derin acı doğabilecek bütün duygularını sömürmüştü, o anda ruhunu tam olarak inceleyebilse, bulunduğu durumun onu her iğfale karşı en kalın bir zırhla koruduğunu anlardı. Gene de iç âlemindeki bilinçsiz karışıklığa, onu kemiren kedere rağmen o anda kalbinde doğuveren yeni, garip bir duyguya şaşmaktan kendini alamıyordu: bu “korkunç” kadın” artık onu korkutmuyordu. Gruşenka’yı hayalinde her canlandırışında kapıldığı korku bu defa gelmemişti, üstelik ona bütün kadınlardan daha çok korku veren ve şu anda dizlerinde oturup boynuna sarılan kadın onda bambaşka, hiç beklenmedik, özel bir duygu uyandırmıştı. Bu duygu olağanüstü, sınırsız ve tertemiz bir meraktı. Duyduğu merakta en ufak bir ürkeklik gölgesi yoktu, Alyoşa’yı elinde olmadan hayrete düşüren de buydu.

— Ee, gevezeliği bırakıp bize şampanya çıkarsan nasıl olur acaba! Borcunu biliyorsun!..

— Sahi, borçluyum. Biliyor musun Alyoşa, ona, seni buraya getirirse, her şeyden başka bir de şampanya vaat ettim. Hak ettin şampanyayı; ben de içeceğim. Fenya, şampanya getir, Fenya! Mitya’nın bıraktığı şişe var ya, onu getir. Çabuk ol! Elim sıkıdır, ama bir şişeyi gözden çıkarırım artık. Hoş senin için değil ya Rakitka; Alyoşa ne kadar prensse sen de o kadar mantarsın! Şu anda içim bambaşka şeylerle dolu, ama olsun, ben de sizinle içeceğim, coşmak istiyor canım!

Rakitin, kendini, durmadan atılan taşlara aldırmamış görünmeye zorlayarak merakla sokuldu:

— Neyi bekliyorsun Allah aşkına, ne “haberi” gelecek? Öğrenebilir miyim, yoksa sır mı?

Gruşenka birden ciddileşti. Alyoşa’nın kucağında, kolu boynunda oturmaya devam ettiği halde ondan biraz çekilerek Rakitin’e eğildi:

— Yo, sır falan değil, biliyorsun ya subay geliyor Rakitin, bizim subay!

— Geleceğini duydum, ama bu kadar yakın mı?

— Şimdi Mokroye’de; oradan bir tatar koşturacak. Demin aldığım mektupta öyle yazıyor. Tatarın getireceği haberi bekliyorum.

— Çok şey! Mokroye’de ne işi var?

— Anlatması uzun, sana bu kadarı yeter.

— Mitenka’nın hali… Vay, vay, vay!.. Biliyor mu, bilmiyor mu bunları?

— Nereden bilecek! Bilmiyor tabii. Bilse öldürür beni. Ama artık korkmuyorum; ne ondan, ne bıçağından. Sus Rakitka, Dmitri Fybdoroviç’i hatırlatma bana, eritti beni herif. Hem bu anda bunları aklıma getirmek istemiyorum. Bak, Alyoşeçka’yı düşünebilirim, Alyoşeçka’nın yüzüne bakıyorum… Gülsene bana canikom, zevzekliğime, sevincime bak da neşelen, gül… Güldü işte, güldü! Ne de tatlı bakışı var. Biliyor musun Alyoşa, hep evvelsi gün yaptıklarım için, hani şu matmazel yüzünden bana kızdığını düşünüyordum. Köpektim o gün ben… Ama böylesi daha iyi oldu.

Gruşenka ansızın düşünceli düşünceli gülümsedi, gülümsemesinde bir hırçınlık gölgesi gelip geçti.

— Hem iyi, hem kötüydü, dedi. Mitya’nın anlattıklarına göre, “Kırbaçlamalı onu, kırbaçlamalı!” diye bağırmış… Çok hakaret ettim ona… Çağırdı beni; yenmek istiyordu, çikolatayla falan gözümü kamaştıracaktı. Yo, böylesi iyi oldu…

Yeniden gülümsedi.

— Yalnız seni darılttım diye korkuyorum, Alyoşa.

Ciddi bir hayretle birdenbire söze karışan Rakitin,

— Doğru söylüyor, dedi. Gerçekten çekiniyor senden Alyoşa, senin gibi küçücük bir civcivden çekiniyor.

— Civcivliği sana göre Rakitin, anladın mı, çünkü sende vicdan denen şeyden eser yok.

— Vay utanmaz karı! Sana aşkını ilan ediyor Aleksey!

— Ne var bunda, seviyorum ya.

— Ya subay? Mokroye’den gelecek değerli haber?

— O başka, bu başka.

— Kadın aklıyla öyle.

— Kızdırma beni, Rakitka! Tabii o başka, bu başka. Ben Alyoşa’yı başka türlü seviyorum. Ama doğrusunu söyleyeyim Alyoşa, önceleri senin için kafamda türlü türlü çıfıtlık vardı. Zaten alçağın, delinin biriyim; yalnız bazı anlarda da sana sanki vicdanımmışın gözüyle bakıyordum. Şimdi de hep, “Benim gibi adi kadını kim bilir ne kadar küçük görüyor!” diye düşünüyorum. Küçük hanımdan buraya koşarak gelirken de bunu düşündüm. Ne zamandır dikkatimi çektin, Alyoşa; Mitya da biliyor, söyledim ona. Mitya anlıyor bunu. İnanır mısın Alyoşa, bazen sana baktıkça kendimden utanıyorum… Seni nasıl, ne zamandan beri düşünmeye başladığımı bilmiyorum, hatırlamıyorum…

Fenya içeri girerek masaya bir tepsi bıraktı. Tepside açılmış bir şişeyle doldurulmuş üç kadeh vardı.

— Şampanya geldi! diye bakırdı Rakitin. Coştun sen Agrafena Aleksandrovna, kendine hâkim değilsin. Bir kadeh içince oynamaya başlayacaksın.

Şampanyayı incelerken,

— Ööf, bunu bile becerememişler, diye ekledi. Kocakarı mutfakta açmış şişeyi, mantarsız getirmiş üstelik… Ne yapalım, böyle içeriz artık.

Masaya yaklaşarak kadehini aldı, bir dikişte boşaltıp ikincisini doldurdu. Dudaklarını yalayarak,

— Şampanya sık sık ele geçmiyor, dedi. Alyoşa, al kadehini göster kendini. Neye içeceğiz? Cennet kapıları şerefine mi? Kadehini al Gruşa, sen de cennetin kapılarına iç.

— Cennetin kapıları da neymiş?

Kadehini aldı, Alyoşa da kadehini alarak bir yudum içti, tekrar yerine bıraktı. Tatlı bir gülümsemeyle,

— İçmesem daha iyi, dedi.

— Övünüyordun ama! diye bağırdı Rakitin.

Gruşenka atıldı:

— Öyleyse ben de içmem; zaten canım istemiyor. Şişeyi sen bitir, Rakitka. Alyoşa içerse ben de içerim.

— Oh, şimdi de sululuk başladı! diye takıldı Rakitin. Kucağında oturuyorsun işte… Hadi onun kederi var, senin nen var? O, Tanrısına karşı isyan bayrağı açtı, salam yemeye bile razı…

— Neden oldu bu?

— Staretzi öldü bugün, kutsal Staretz Zosima!

Gruşenka,

— Staretz Zosima öldü mü? diye bağırdı. Aman Yarabbi, haberim yoktu! (Dindar bir tavırla istavroz çıkardı) Aa, şu yaptığıma bakın, hâlâ kucağında oturuyorum!

Gruşenka telaşla, adeta korku içinde Alyoşa’nın kucağından atladı, kanepeye geçti. Alyoşa uzun, hayret dolu bir bakışla onu süzdü, yüzü ışıklandı.

Birdenbire, yüksek ve kesin bir tavırla,

— Tanrıma başkaldırdığımı söyleyerek takılma bana Rakitin, dedi. Sana karşı kötü duygular beslemek istemem, bunun için sen de bana iyi davran. Kutsal özden yoksunsun sen, hakkımda hüküm veremezsin. Şu kadına bak bir kere: bana nasıl merhamet gösterdiğini gördün mü? Kendimi alçalmış, kötülemiş hissettiğim için buraya kötü bir ruh bulmaya geldim. Oysa candan bir kardeşle, bir cevherle, sevgi dolu bir ruhla karşılaştım. Acıdı bana… Senden söz ediyorum, Agrafena Aleksandrovna. Dirilttin beni.

Alyoşa’nın dudakları titriyordu, tıkanır gibi oldu. Sustu.

Rakitin hırçınlıkla güldü.

— Demek kurtardı seni? Yiyecekti o seni, haberin var mı?

Gruşa birden doğruldu.

— Dur Rakitka! İkiniz de susun. Hepsini olduğu gibi söyleyeceğim şimdi. Sen sus Alyoşa, sözlerini duydukça utanıyorum; iyi değilim ben, kötüyüm. Sen de yalan söylediğin için sus, Rakitka. Evet, yiyecektim onu; öyle kötü bir düşüncem vardı, ama geçti artık, şimdi söylediklerin yalan, yalan. Bir daha da duymayayım bunu, Rakitka!

Gruşenka son derece heyecanlı konuşuyordu.

Rakitin onları şaşkınlıkla süzerek,

— İkisi de çıldırıyor galiba… diye mırıldandı. Deliye döndüm, tımarhanede gibiyim. Karşılıklı geçmiş, geşvedikçe gevşiyorlar, nerdeyse ağlamaya başlayacaklar.

— Ağlamaya da başlarım, başlarım işte! diye tekrarladı Gruşenka. O bana “kardeşim” dedi, bunu hiç unutmayacağım! Yalnız, biliyor musun Rakitka, kötü olmasına kötüyüm, ama bir baş soğan sadaka verdim.

— Ne soğanı? Yahu bunlar gerçekten oynatmış!

Alyoşa ile Gruşenka’nın heyecanlı halleri Rakitin’i hem şaşırtıyor, hem de kızdırıyordu. Hayatta pek az rastlanan bir tesadüfle ikisinin ruhunu da temelinden sarsan olayların aynı zamana düştüğünün farkında değildi. Zaten kendisiyle ilgili konularda anlayışı pek ince olan Rakitin, başkalarının duygularına, ruh hallerine karşı kayıtsızdı. Bu biraz gençlik tecrübesizliğinden, biraz da bencilliğinden ileri geliyordu.

Gruşenka birdenbire, sinirli bir gülüşle Alyoşa’ya döndü:

— Bak Alyoşeçka, Rakitka’ya, bir baş soğan sadaka verdiğimi övünerek söylüyordum. Sana bunu başka maksatla anlatacağım. Aslında bunun bir hikâyesi var, küçüklüğümde şu bendeki aşçı Matriyona’dan duymuştum. “Bir zamanlar bir kocakarı varmış… Kötü, hırçın mı hırçın bir şeymiş. Bir gün bu kocakarı, arkasında tek bir hayır bırakmadan ölüyor. Şeytanlar kaptıkları gibi ateş gölüne fırlatmışlar onu. Kadının koruyucu meleği bunu görünce düşünmeye koyulmuş: Ah, yaptığı tek bir iyiliği hatırlasam da Tanrıya anlatsam!.. Derken birden hatırlamış, Tanrının huzuruna çıkmış. Bir gün bostanından bir baş soğan koparıp bir dilenciye vermişti, demiş. Tanrı, al o soğanı, göldeki kocakarıya uzat, demiş; ona tutunsun, kurtulmaya çalışsın. Başarırsa, varsın girsin cennete, soğan koparsa, talihine küssün kocakarı… Melek göle koşmuş, soğanı kocakarıya uzatmış: Tutun şuna kadın, demiş, yukarı çıkmaya çalış. Kadın usulca çekmeye başlamış, ama göldeki öbür günahkârlar bunu görünce birlikte kurtulmak için asılmışlar. O da hırçının biri olduğu için başlamış onları tekmelemeye: Sizi değil, beni çekiyorlar. Soğan da sizin değil, benim!.. diye bağırmış. Tam o anda soğan kopmuş, kocakarı yeniden göle düşmüş. O gün bugün gölde yanıyormuş. Melek de ağlayarak çekilmiş gitmiş…” Bu bir mesel Alyoşa; ezberledim onu, çünkü o hırçın mı hırçın, kötü kocakarı benim. Rakitka’ya, bir baş soğanı verdiğimi böbürlenerek söyledim. Ama sana başka türlü anlatıyorum: ömrümce sadaka olarak topu topu bir baş soğan verdim; yaptığım iyilik bundan ibaret… Bunun için bir daha beni övme Alyoşa, iyi kalpli bilme beni, kötüyüm, hırçın mı hırçınım. Övmekle utandırırsın beni. Eh, oldu olacak, hepsini dökeyim bari. Bak dinle beni Alyoşa: seni o kadar ele geçirmek istiyordum, Rakitka’ya öylesine aslıyordum ki, sonunda, seni buraya getirmesi için yirmi beş ruble vaat ettim. Dur Rakitka, azıcık bekle!

Hızlı adımlarla masaya yaklaştı, çekmeceden cüzdanını alarak içinden yirmi beş rublelik bir banknot çıkardı.

İyice şaşıran Rakitin,

— Ne saçma, ne saçmalık!.. diye tekrarlıyordu.

— Al Rakitka; borç borçtur; almamazlık edecek değilsin ya, kendin istedin…

Gruşenka parayı Rakitin’e doğru fırlattı.

Rakitin bozuldu, ama kabadayılığı elden bırakmak istemiyordu. Pişkinlikle,

— Almayan kim! dedi. Zaten aptallar olmazsa akıllılar kimin sırtından geçinecek!

— Sus artık Rakitka, bundan sonra söyleyeceklerimin seninle ilgisi yok. Geç o köşeye, hiç sesini çıkarma. Madem sevmiyorsun bizi, sus.

Öfkesini saklamaya gerek görmeyen Rakitin ters ters,

— Sizin nenizi seveyim! dedi.

Yirmi beş rubleliği cebine sokmuş, Alyoşa’dan iyice utanmıştı. Parayı, Alyoşa’nın haberi olmadan almayı kuruyordu; duyduğu utanç aynı zamanda kızdırmıştı onu. O ana kadar Gruşenka’nın bütün hırpalamalarına ses çıkarmamayı daha uygun buluyordu, anlaşılan kadının onun üzerinde hayli nüfuzu vardı. Ama artık Rakitin de kızmıştı.

— Sevmek için bir neden olmalı, dedi. Siz ikiniz de ne yaptınız bana?

— Yo, bir nedenle değil, Alyoşa gibi sadece sev.

— Seni sevdiğini nereden çıkarıyorsun, ne yaptı da böyle paralanıyorsun onun için?

— Sus Rakitka, bizi zerre kadar anlamıyorsun.

Gruşenka odanın ortasında durmuş, hararetle konuşuyordu. Sesinde sinirli bir titreşim vardı.

— Hem bana bundan sonra sen demeyeceksin, müsaade etmiyorum; nereden buluyorsun bu cesareti! Otur köşeye, uşağım gibi… hiç sesini çıkarma! Şimdi sana gerçeği olduğu gibi anlatacağım Alyoşa, ne adi bir yaratık olduğumu göresin diye… Rakitka’ya göre değil, sana anlatıyorum. Seni mahvetmek istediğim doğru Alyoşa, bunu iyice kafama koymuştum. O derece arzuluyordum ki, Rakitka’ya seni buraya getirmesi için para vaat ettim… Bunu neden bu kadar istiyordum? Senin hiçbir şeyden haberin yoktu, Alyoşa; benden yüzünü kaçırıyordun, önümden geçerken yere bakıyordun. Sen çoktandır dikkatimi çekmiştin; herkese sorarak hakkında bilgi toplamaya başladım. Yüzün gözlerimin önündeydi. “Küçümsüyor beni, yüzüme bakmayı bile istemiyor…” diye düşünüyordum. Sonunda içimde öyle bir duygu belirdi ki, kendi kendime şaştım: “Nasıl oluyor da böyle bir çocuktan korkuyordum?.. Onu bir lokmada yutar, üstelik basardım kahkahayı…” Hiddetten kabıma sığamıyordum. İnanır mısın, burada hiç kimse Agrafena Aleksandrovna’nın evine kötü bir niyetle girebileceğini söyleyemez, böyle bir şeyi düşünemez bile. Hayatımda yalnız bu ihtiyar var, ona bağlıyım; ona satıldım, şeytan nikâhımızı kıydı, ama ondan başka kimse yok! Fakat seni görünce kararımı verdim: bunu yutacağım… Yutar, sonra da alaya alırım. Görüyorsun ya, “kardeşim” dediğinin nasıl bir köpek olduğunu! Şimdi beni iğfal eden adam gelmiş; burada oturup ondan haber bekliyorum. O adamın benim için ne olduğunu biliyor musun? Beş yıl önce, Kuzma beni buraya getirdiği zaman kimse beni görmesin diye insanlardan kaçardım. İncecik, akılsız bir kızdım; sabahlara kadar ağlamaktan gözüme uyku girmezdi, boyuna, “O beni mahveden adam nerede şimdi?…” diye düşünürdüm. “Besbelli başka bir kadının yanında, benimle alay ediyordur… Ah bir görsem onu, bir rastlasam, yanına bırakmam bunu, bırakmam…” Gece karanlığında, yastığıma kapanarak hıçkırır, düşündükçe düşünürdüm. Yaramı mahsus kurcalar, hıncımı azdırırdım. “Yanına bırakmam bunları, bırakmam!” diye karanlıkta gücüm yettiği kadar bağırırdım. Sonra birden, hiçbir şey yapamayacağımı, herifin şimdi ya benimle alay ettiği ya da büsbütün unuttuğu aklıma gelince kendimi yataktan atar aczimden ağlamaya başlar, şafak sökene kadar çırpınır dururdum. Sabah, hırsımdan köpekten beter kalkardım, bütün dünyayı boğacağım gelirdi. Sonraları para biriktirmeye başladım; inanır mısın kimseye acımaz oldum, şişmanladım; akıllandım mı dersin? Ne gezer, kimse ne görür, ne bilir, ama karanlık bastı mı, beş yıl önceki kızcağız gibi hâlâ gözyaşları içinde sabahı ediyorum. “Yanına bırakmam bunu, bırakmam” düşüncesi hâlâ aklımdan çıkmıyor. İşte hepsini duydun, değil mi? Bak, şunu da dinle: Tam bir ay önce ansızın bir mektup geldi; buraya göndermiş, karısının öldüğünü, beni görmek istediğini yazıyor. Okurken tıkanacak gibi oldum. “Tanrım,” diye düşündüm, “gelip bir ıslıkla çağıracak beni, ben de, dayak yemiş suçlu bir köpek gibi, sürüne sürüne gideceğim!..” Bunları düşündükçe kendi kendime inanamıyorum: “Alçak mıyım, değil miyim; gider miyim, gitmez miyim?” Bu ay kendime, o beş yılda kızmadığım kadar kızdım. Görüyorsun ya Alyoşa, ne deli, ne kabına sığmaz kadınım ben. Sana her şeyi olduğu gibi açtım! Mitya ile sırf ötekine kaçmamak için eğleniyordum. Sus Rakitka, sen hakkımda hüküm veremezsin. Sana düşmez bu, söylemiştim. Siz gelmeden önce de şurada yatıp bekliyor, yarınımı düşünüyordum; içimden geçenleri bilemezsiniz! Alyoşa, söyle senin küçük hanıma, evvelsi gün olanlar için gücenmesin bana!.. Şimdi ne halde olduğumu dünyada kimse bilmez, bilemez de… Oraya giderken yanıma belki bıçak alacağım… daha ne yapacağıma karar vermedim…

Bu “dokunaklı” konuşmadan sonra Gruşenka birdenbire kendini tutamadı, yüzünü elleriyle örterek kanepeye, yastıkların arasına düştü, çocuk gibi hıçkırmaya başladı. Alyoşa yerinden kalkıp Rakitin’e yaklaştı.

— Gücenme Mişa, dedi. Seni kırdı, ama gücenme. Söylediklerini duydun mu? İnsan ruhuna bu kadar yüklenilmez, biraz merhametli olmalı…

Fyodor Dostoyevski
Karamazov Kardeşler

Cevap Ver

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz