TOLSTOY EVİNİ TERK ETTİĞİNDE YANINA ALDIĞI KİTAP: DOSTOYEVSKİ’NİN KARAMAZOV KARDEŞLER’İ

20

Dostoyevski’nin ölmeden üç ay evvel tamamladığı, yaklaşık 400 bin kelimelik dev romanı “Karamazov Kardeşler” Dostoyevski’nin yazarlık yaşamı boyunca değindiği temaların işlendiği, dramatik olaylarla bezenmiş bir düşünce romanı, bir başyapıt. Karamazov Kardeşler, Tolstoy evini terk ettiğinde yanına aldığı kitaptır.
Dostoyevski’nin kendi yaşamıyla pek çok paralellik taşıyan bu romanı, hem bir aile dramı, hem bir cinayet romanı, hem de eşsiz bir felsefi metin olarak nitelendirilebilir. Okuru 19.yüzyıl Rusya’sına götüren bu dev eser, edebiyat kadar psikolojide de kendini özel bir yer edinmiştir.

İç çatışmaların ve günahların gizli derinliklerinde dolaşan Dostoyevski, insanoğlunun en karanlık yönüne dalmaya ve var oluşun gerçek anlamını kavramaya cesaret gösteren büyük bir destan çıkartmıştır.
Romanın büyük bir bölümü Staraya Russa’da yazılmıştır. Dostoyevski, oldukça ağır bir dili olan roman için iki yıla yakın zaman harcamış ve 1880 yılının Kasım ayında bitirmiştir. Kitabın yayımlanmasından yaklaşık dört ay sonra ölmüştür.
Dostoyevski’nin, en son ve en iyi yapıtlarından biri olan Karamazov Kardeşler’de, 4 kardeşin, yaşlı bir toprak sahibi babası Fyodor Pavlovoviç Karamazov arasındaki anlaşmazlıklardan usta bir dille bahsedilmektedir. Baba Karamazov’un; duygusal Dmitri, entelektüel İvan, gizemli Alyoşa ve gayrimeşru oğul Smerdiyakov adlarında dört oğlu bulunmaktadır. Kendilerini Karamazov olarak gören kardeşlerin hepsi de kendine özgü karakter özelliklerine ve arzularına sahiptiler; Dmitri bedeni, İvan aklı, Alyaşo ise ruhu temsil eder. Dört kardeş de babalarına karşı duyduğu yoğun, kontrolsüz öfke ve intikam duygularıyla hareket ederler, babanın öldürülmesiyle beraber büyük oğul Dimitri’nin en önemli zanlı durumuna düşmesi sonrası sadece bir kasabayı değil, bütün Çarlık Rusya’sını etkileyen bir dava başlar. Bu dava vasıtasıyla Lev Tolstoy’un 1899 yılında yayınlanan “Diriliş” adlı romanında çok daha geniş olarak yapılacak olan hukuk sistemi eleştirisine de yer verilmiştir. Hayat, ölüm, para, aşk, felsefe, din, cinayet gibi konuların birbiri içine mükemmel bir şekilde uyumlu olduğu bu roman, Dostoyevski klasikleri arasında kendisinden en fazla söz ettiren roman olma özelliğini taşımaktadır.

“İnsanı anlamak istiyorum. tüm bir hayat boyunca bunu anlamak için çabalamak zorunda kalsan bile bil ki buna değer” genç Dostoyevski böyle yazmış arkadaşına mektupta. Tüm hayatının, bu projenin gerçeklemesi olduğu iddia edilebilir.
‘Bana psikolog diyorlar. Hayır ben realist’im. İnsan ruhunun derinliklerini portreliyorum.”
Dostoyevski hep hümanist olmuştur – kendisini gençliğinde yasadışı anarşist sosyalistlerin arasında bulduğu zaman bile bu geçerli. Yakalanıyor, tam idam edilecekken çar tarafından affediliyor ve sürgüne Sibirya’ya gönderiliyor. Ve orada mahkumların arasında vicdanı ve incil’i keşfediyor, rus orthodoks tanrısını ve Isa’yı buluyor. Yeraltından notlar, tanrısını kaybetmiş, (Dostoevski’nin gözünde) 19.yüzyıl rus aydınının dramatize edilmiş durumunu inceliyor. Bu kısa romandan sonraki tüm “büyük” romanları ise, teism-ateism, batıcılık-panslavism, gibi fikir kapışmalarının eksentrik karakterlerde dramatize edilmesi üzerine kurulu.

Ne olursa olsun Karamazov Kardeşler, öncelikle bir şiir, insan ve onun dünyadaki durumu üzerine yazılmış (varoluşçu düşünceyi de epey etkilemiş) binküsür sayfalık, romancıl bir şiir. Bu şiirin de ey yüce noktası büyük engizisyoncu adlı bölüm. Bu bölümde İsa’nın kendisi Dostoyevski’nin konuğu oluyor. Ayrıca Dostoyevski’nin alter-ego’su olduğunu düşündüğüm Peder Zosima karakteri de bize feleğin ve şüphenin çemberinden, potasından (artık nereden geçmişse, tam bilemiyorum) geçmiş, hristiyan inancını gösteriyor.

‘Kahramanların olağanüstü bir yoğunlukta yaşadıkları umutsuzluk, acı, tutku ve çılgınlık anları, arayışlarının insani zayıflıkları, derin psikolojik çözümlemelerle betimleniyor. Dostoyevski Rus halkının hayranlığa değer saflığı ve bozulmamışlığına değiniyor. Romanın temel sorununun yanıtı ise rahip Zosima’nın konuşmasında belirttiği evrensel uyumun kafa ile değil yürek ile inançla elde edilebilir sözü ile iletilmiş okuyucuya. Dostoyevski insan ruhunun derinliklerini ustaca çözümlemesi ile bu kitap psikanalize bir kapı açmış ve varoluşçu düşüncenin temel kaynaklarından biri olmuş.

Babaları Karamazov’u öldürmelerinden kuşkulanılan üç kardeş, sınamalar, itiraflar ve dede Zosima’nın yetiştirdiği en küçük kardeşleri masum ve saf Alyoşa ile yaptıkları konuşmalarla kendi ruhsal evrelerini ve içlerindeki gerçeği keşfederler.
‘İnsanların iç dünyası alabildiğine geniştir. Kainat ölçüsünde geniş…..’
‘Şeytanın tanrıyla cenkleşmesidir bu; cenk alanı da insanın kalbidir.’S134
Katil kimdir’ Tanrı’ya isyan eden soğukkanlı mantıkçı Ivan mı’ Güzellik tutkunu, nefis düşkünü Mitya mı’ Ivan’ın karikatürü, gayri meşru Smerdiyakov mu’ Mitya tutuklanır, ama aslında kötülükle dayanışmaya varan kardeşlerin üçü de suç ortağıdır.
Romanın merkezinde babanın ölümü yer alır ve birçok edebiyat tarihçisi romandaki ölümü Dostoyevski’nin kendi hayatına bağlarlar, çünkü yazarın babası da bir cinayete kurban olmuş serfleri tarafından öldürülmüştür. Bu ölüm Dostoyevski’nin bilinçaltını derinden etkilemiştir. Dostoyevski’nin yaşam öyküsünü kaleme alan yazarlara göre ilk sara nöbetine de bu düşünce neden olmuştur. Freud ve birçok psikanalizci, babaya duyulan bu nefretle ve bunu izleyen suçluluk kompleksine dayanarak, epilepsi hastalığının sinirsel kökenli olduğu sonucunu çıkardılar. Romanda Dostoyevski’nin yaşamı ile yapılabilecek birçok benzetme vardır. Üç yaşında ölen oğlunun Alyoşa olmasıdır. Oğlu babasından genetik yolla aldığı epilepsi nöbetleri sonucu yaşamını yitirmişti. Dostoyevski kitabında hem bir baba hem de oğul olarak duyduğu suçluluk duygularına gönderme yapar. Dimitri Dostoyevski’nin sürgünde sona eren romantik devridir. Ivan, üniversite yıllarında ilgi duyduğu sosyalist yönünü, bu uğurda Tanrı inancının kaybetmek üzere olduğu yılları yansıtır. Alyoşa ise, onun olgunluk halinin , ulusuna ve dinine dönüşüdür.. Smerdyakov’un Dostoyevski gibi epilepsi nöbetleri geçirmesi de göndermelerden biri ..
Kitapta ele alınan KARDEŞLİK benzerlikler yerine farklılıklar üzerine kurulmuştur, bu da karakterlerden her biri diğerinin özelliklerinin ortaya çıkmasına rol oynar. Ivan’ın kötümser felsefesi, Alyoşa ‘nın temiz ve huzur dolu doğası ile zıtlaşır. Dimitri ‘nin karakter zayıflığı, diğer iki kardeşin düşünceleri berraklaştırır. Ivan’ın temsil ettiği akıcı hayat görüşü, Alyoşa’nın masumiyetini ortaya çıkarır.

Romanın içinde yer alan ‘Büyük Engizisyoncu’ bölümü romanın kendisi kadar ünlüdür. Sadece bu bölüm üzerine yazılan felsefe makaleleri birkaç kez kitap halinde basılmış. İsa yeryüzüne inmiş ve İspanya’nın Sevilla şehrinde mucizeler yaratmaya başlamıştır. O sırada Engizisyon Mahkemesi Başkanı bunu fark eder ve İsa’yı bir hücrede alıkoyarak o uzun sorgulamasına başlar.
‘Büyük Engizisyoncu’ bölümünde yazarın tüm felsefesini sunduğu düşünülür. Ama bu bölümden önceki ‘Başkaldırma’ bölümünün bu felsefe düşüncesi ile bir bütün olduğu düşünülür. Buradaki acıyı yüreğinizde hissedersiniz.. Bu bölümde Ivan kardeşi Alyoş’ya yaşamın adaletsizliğini anlatır. Peş peşe verdiği örneklerin hepsinde masum bir çocuğa yapılan haksızlıkları anlatır, neredeyse kötülükler listesi gibidir bu bölüm, insanoğlunum en büyük suçunu anlatır. Yatağını kirlettiği için anne ve babası tarafından dövülüp tuvalete kapatılan beş yaşında bir çocuk ya da köpeğe taş attığı için av köpekleri tarafından annesinin gözü önünde parçalatılan 8 yaşındaki çocuk, Ivan’a göre sadece dünyanın adaletsizliğini değil, aynı zamanda tanrının da adaletsiz düzeninin göstergesidir. Bunları anlattıktan sonra Ivan birkaç soru sorar Alyoşa’ya; Birincisi ‘bu çekilen acı, daha büyük mutluluk bedeli için midir’’ nasıl peygamberler insanlar daha mutlu yaşamlar sürsün diye acılara katlandılarsa, çocuklar da kitlelerin mutluluk bedelini mi ödüyorlar’ Bu soru Hristiyan öğretisinin özünde yer alan, İsa ‘nın Tanrının oğlu olmasına rağmen ölümüne babası tarafından göz yumulması ve onun çektiği acıların insanlığın tümünün mutluluğu için yaşaması gerektiği öğretisine benzer. Küçük masum çocuklar da peygamberler gibi insanlığın günahları için bu acıyı çekmek zorunda bırakılırlar. Bu duruma Ivan İkinci soruyu sorar. ‘Bilsek ki, dövüldükten sonra karanlık tuvalete kapatılan çocuğun ağlaması sayesinde tüm insanlık mutlu olacak, çocuğun bu acıyı çekmesini kabul edebilir miyiz’’ ve sorular ardı ardına gelir.’Diyelim ki, çocuğun bu acıyı çekmesini kabul ettik, ona bu acıyı çektiren kişiyi affedebilir miyiz’’ Zincirleme sorular bitmez. ‘ Diyelim ki, sonsuz affedici güçle donanmış aziz insanlarız ve her durum karşısında affetmeyi denemek istiyoruz, köpeklerine çocuğu parçalattıran emekli generali, o çocuğun annesi affederse, biz o anneyi affedebilir miyiz’ Ya da daha doğrusu, affetmemiz affedilir bir davranış olur mu’’
Suçun ahlaki boyutunu tam bir felsefeci gibi ele alır. Hristiyan’lıkta en zor anlaşılır şey, günah çıkartıldığında her suçun affedilir olmasıdır. Ivan Tanrının sonsuz affediciliğiyle alay eder sanki. Tanrı için affetmek tabii ki kolaydır, asıl önemli olan İNSANIN KENDİNİ AFFEDEBİLMESİDİR: bu ise çoğu zaman imkânsızdır.

‘Nothing is more seductive for a man than his freedom of conscience. But nothing is a greater cause of sufferring’S 285
‘Kişioğlunca vicdan özgürlüğünden güzel,ama aynı zamanda da acı bir şey yoktur… Kişioğlunun özgürlüğünü eline alacak yerde ,çoğalttın bu özgürlüğü, insanlığın ruhsal dünyasına sonsuza dek sürecek acılar kattın.. Ama seçme özgürlüğü gibi ürkünç bir yükün altında ezilen kişioğlunun sonunda Senin önderliğini, hatta gerçeğini de reddedeceğini düşünmedin mi’ Gerçeğin sende olmadığını bağırmaya başlayacaklardır sonunda.’
Dostoyevski’nin sormadığı ama okurun aklına takılan soru daha var tabii tüm bu zincirleme soruların getirdiği ‘Dünyayı bunca acılarla dolu yaratmasından dolayı İNSAN TANRIYI AFFEDEBİLİR Mİ’’
Gerçeği söylüyorum size, gerçeği: Buğday tanesi yere düştükten sonra yok olmazsa, bir buğday tanesi olarak kalır; ama yok olursa, o zaman bereketli ürün verir.
Kitaplarda adı yol şaşırtıcı diye geçen şeylerden daha gerçek şey var mıdır’ S 282
‘Kişioğlunu yalnız ekmekle yaşanmaz dedin. Ama Toprak Ruhunun bu ekmek uğruna Sana baş kaldıracağını, Seninle cenkleşeceğini, Seni yeneceğini, bütün insanların bu canavarın dengi yok, bize gökten ateşi indir diye bağırarak onun peşinden koşacağını biliyor musun’’)*
“Karamazov Kardeşler”, aslında yazarın çok önceleri yazmaya başlayıp sonra toparlayamadan bıraktığı “Büyük Bir Günahkârın Yaşamöyküsü” adlı roman tasarısının parçalanmış son hali. Dostoyevski bu tasarısında anlatmak istediği görüşlerinin büyük bir bölümünü “Budala” ve “Delikanlı” adlı romanlarında hoyratça kullanmıştı. Ancak yine de “Karamazov Kardeşler”, benzersiz ve sarsıcı hikâyelerle dolu en etkileyici romanı oldu.

Kısaca değinecek olursak, üç kardeşin etrafında ve onların iğrenç bir karaktere sahip babalarının ölümüne değin geçen süreçte gelişir bu roman. Fyodor Karamazov, âşık olduğu genç kadını oğlunun elinden almaya çalışan sefahat içindeki eski bir Rus asilzadesidir. Elinden gelen her kumpası denemeye kalkışacak kadar şehvet düşkünlüğünde gemi azıya almış bir babadır. İçinde Tanrı inancı taşımayan bu arsız adama göre öteki dünya diye bir şey yoktur ve ölüm, sonsuza değin sürecek olan uzunca bir uykunun diğer adıdır. Bu yüzden, her iğrenç davranışının sonrasında bir zavallılık hissetse de kimseye verecek bir hesabı olmadığını kendi kendine hatırlatarak teselli bulur. Dostoyevski’nin insanlardaki kötülük yapma isteğinin nedenlerini sorgulaması, iyiliği sonsuz olan Tanrı’nın varlığıyla insanlardaki kötülüğün bağdaşabilmesi gibi oldukça karışık meselelerin kökenlerini araştırmasındaki başarısı bu dev romanda doruk seviyesine çıkar.

Cezaevinden sonra sürgüne gönderildiği yıllarda Dostoyevski’nin aklını hep bu ve benzeri metafizik konular meşgul etti: Ona göre en ağır suçları işleyen insanlar bile aslında çok saf ve basittirler. Yalnızca tabiatları icabı, bir anlık gaflet anında kendilerini aşağıdan ya da yukarıdan gelen çekici kuvvete kaptırabilirler. “İnsanların iç dünyası alabildiğine geniştir. Kâinat ölçüsünde geniş…” der Dostoyevski ve ekler: “İnsan ruhu şeytanın Tanrı’yla savaştığı bir savaş alanıdır.”
Bu dev romanın ilk kısmında Karamazovları kısaca tanıdıktan sonra onların Zosima Dede’nin (Staretz) hücresinde buluşmalarını izleriz.

İkinci kısımda o meşhur ‘Büyük Engizisyoncu’ vardır. İsa, yeryüzüne inmiş ve İspanya’nın Sevilla şehrinde mucizeler yaratmaya başlamıştır. O sırada Engizisyon Mahkemesi Başkanı bunu fark eder ve İsa’yı bir hücrede alıkoyarak o uzun sorgulamasına başlar. Dostoyevski, Rus anarşizminin Hıristiyan inancına yönelttiği saldırgan sorulara bir yanıt sayar romanının bu bölümünü.

Üçüncü kısımda, kardeşlerden en büyüğü olan Dimitri, babasının ölümünden sorumlu tutularak sorgu altına alınır ve dördüncü kısım cinayetin düğümünün çözülmesiyle son bulur.
Dostoyevski’yi biraz tanıyanlar, “Karamazov Kardeşleröde kendi kişiliğinin üç yönünü, hayatının da üç devresini anlattığını iddia ederler: “Karamazov Kardeşleröden Dimitri, onlara göre Dostoyevski’nin sürgünde sona eren romantik devridir. İvan, üniversite yıllarında ilgi duyduğu sosyalist yönünü, bu uğurda Tanrı inancını kaybetmek üzere olduğu yılları yansıtır. Ve Alyoşa… İşte bu karakter, Dostoyevski’nin olgun halinin, onun ulusuna ve dinine dönüşünün müjdecisidir.

Oysa ki Edward Hallett Carr’ın incelemesinde Dostoyevski’yi asıl yansıtan karakterin Alyoşa ya da Dimitri değil de İvan olduğu yolundaki iddia, oldukça ilgi çekici. Çünkü, Büyük Engizisyoncu’dan bir önceki bölüm olan Başkaldırı’da İvan’ın Tanrı’ya saldırısı ve nazik bir şekilde ‘bileti geri vermek istemesi’, Zosima Dede’nin ve Alyoşa’nın savunmalarından daha güçlü ve daha inandırıcı. Dostoyevski’nin hayatının sonuna kadar şüpheci bir kişi olarak kaldığını düşünecek olursak, o zaman bu iddiayı da yabana atmamamız gerekir. Alman ve İngiliz izleyicileri de olan etkili bir Rus eleştiri okulu, Dostoyevski’nin Ortodoksluğu kabul edişini biçimsel bir şey olarak görür. Onlara göre Dostoyevski’nin gerçek dini, Hıristiyan ahlaki öğretisinin ve Hıristiyan inancının ötesinde bir çeşit anarşist mistisizmdir. Fakat biz, Dostoyevski’nin inancının bir tür sezgiden çok, akıldan geldiğini kabul ediyorsak eğer, bu inancın gerçekliğini yadsımamız için çok acımasız olmamız gerekir.
Bir hastalıktan musdarip olup onun acılarını sürekli hissetmek olgusu, birçok Dostoyevski romanında olduğu gibi “Karamazov Kardeşleröde de önemli bir motif olarak işlenir (Sürekli sara nöbetleri geçiren Smerdyakov). Dostoyevski’nin edebi hayatında oldukça önemli bir yer tuttuğu bilinen Gogol’ün, hayatının sonlarına doğru değişiklik geçirdiği ve Ortodoksluğu kabul ettiği sıralarda yazdığı mektuplardan biri, ‘Hastalığın Önemi’ adını taşır. Ona bir yığın budalalık yapma cesaretini verecek olan sağlığını elinden aldığı için Tanrı’ya şükreder Gogol… Çünkü bundan böyle kaleminden çıkacak olan her şeyin daha derin bir önem teşkil edeceğini bilir. Dostoyevski’nin de sarasına verdiği ruhi önemi anlamak için çok değil, herhangi bir romanını okumak yeterli.

İkinci kısımda, Dimitri Karamazov’un bir sarhoşluk anında saçlarından sürükleyerek tartakladığı Yüzbaşı Snegirev ile Alyoşa arasında geçen bir bölümle bitirmek istiyorum. “Ve Temiz Havada” adlı bu bölüm, yoksul Rus memur tipinin gururuna olan düşkünlüğünün boyutlarını yansıtması açısından oldukça ilginç bir biçimde gelişir. Katerina İvanovna’nın Alyoşa aracılığıyla yolladığı iki yüz rublenin yüzbaşı tarafından reddedildiği sahnede Dostoyevski, isimsiz olduğu kadar ölümsüz bir kahraman da yaratmıştır aslında. Katerina İvanovna’nın yardım için yolladığı parayı o an elinin tersiyle reddederken, aslında birkaç gün sonra o parayı mecburiyetten kabul edeceğini iyi bildiğimiz bir yüzbaşı vardır ve onun gayreti yine de hiç olmazsa o an için Rus asilzadelerinin iki yüzlü, sözde şövalye soyluluklarını yüzlerine çarpar. Yüzbaşı Snegirev tiplemesi, bugünün kriz Türkiye’sinde birçok insan tipinin karşılığı bana göre. Zaten, bir tek zamansal farklılıklar taşıyan iki toplumsal atmosfer arasındaki bağlantı değil midir bizi bugünlerde Dostoyevski’ye biraz daha yaklaştıran’ Dostoyevski de bir zamanlar ‘sosyal patlama’ beklenen bir toplumda yaşıyordu ve o patlamanın kıvılcımını çakacağım diye az daha idam sehpasında sallanacaktı.
Bazen bulmaca eklerinde verilen o karmakarışık figürlerle dolu ‘Şaşı Bak, Şaşır!’ resmine baktığım gibi, bir Dostoyevski sayfasına da gözümü kısıp bakarım. Gözlerimin ‘şaşımsı’ konumunu bozmaksızın bu Dostoyevski sayfasının üzerinde sabırla beklerim. Ve işte o görüntü, evet!.. Bu, üç boyutlu bir sahnede sara nöbeti geçiren adam Dostoyevski’nin ta kendisidir. O kahkahalar atarak bana bakarken, ben hep şaşı gözlerimi bir daha eski haline getirememenin korkusunu duyarak o sayfanın üzerinde beklerim.

Ali Rahimli


alirahimli.blogspot.com

Cevap Ver

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz