Seri katilleri kahraman sayanların ülkesine buyrun – Perihan Mağden

Seri katiller yüzde doksan dokuz beyaz ırktan oluyorlar
Çekirdek yer gibi yalan söylüyorlar, güzel yalan söylüyorlar, gereksiz yere asla konuşmuyor, zevzeklik yapmıyor, açık vermiyorlar. Vicdan duygusundan tamamen ariler. Hiçbir suçluluk duymuyorlar, muhtemelen hiçbir gerçek duygu zaten duymuyorlar; mükemmel bir robot gibi ‘normal’ insanların duygulanmalarını, heyecanlanmalarını, kızgınlıklarını, üzüntülerini taklit ediyorlar.

True erime (gerçek suç) diye bir janr var. Gerçek katillerin, gerçekten işledikleri cinayetlerin; görgü tanıkları, mahkeme tutanakları, araştırmalar, dedektifçe didiklemeler sonucunda okurun önüne serilmesinden oluşuyor bu kitaplar. Ben bu tür kitapların hastasıyım. Hastasıydım’ mı desem? Zira yıllardır duymaksızın tüm önemli ‘başyapıtlarını okuduğum bu türden sıtkım sıyrıldı.
Üç-dört yıl boyunca Amerikalı seri katillerin ya da seri katil olmasalar da fevkalade ilginç katillerin hikâyelerini amansız bir iştahla yalayıp yuttuktan sonra, İngiliz katillere dair iki kitap beni bu ‘tuhaf tutkumdan soğuttu. İngilizler böylesine maharetli oluyorlar işte. Cinayet işinde dahi o kadar inanılmaz şahikalara ulaşıyorlar ki ben misali densizleri kışkışlayıveriyorlar derin karanlıklarından. ‘Turistlere geçit yoku çekiveriyorlar, ağırlıklarıyla.

Beni bu janrdan soğutan iki kitabı açıklayayım önce. Çocuk katili bir çiftin lan Brady ve Mrya Hindley’in hikâyesinin anlatıldığı İnanılırın Ötesinde ve Dennis Nilsen’m hikâyesinin anlatıldığı Birlikte Olmak İçin Öldürmek adlı kitaplar.
Bu gaddarlığıyla insanın içini ürperten çiftin kadın kahramanı Myra Hindley, geçenlerde yine adını duyurdu. Genç İngiliz bir sanatçı morgtan aldığı ölmüş çocuk ellerinin kopyalarıyla, Myra Hindley’in büyük boy bir portresini yaptı.
Düşünün, çocukları gözünü kırpmadan, çeşitli işkencelerden sonra öldüren bir kadının, ölmüş çocukların ellerinin yan yana basılmasıyla oluşturulan yüzünün sureti! Yer yerinden oynadı. Bu kadını ilginç kılan bir diğer unsur da her şeyi lan Brady’e olan aşkından yapması. Adam bunları yapmak istiyor ve Myra Hindley yalnızca ‘erkeğinin yüzde yüz yanında olmak, aşkını pekiştirebilmek, suç ortaklığıyla onu bir nebze olsun kendine bağlayabilmek için nerdeyse sevinçle bu suç ortaklığına dahil oluyor. Kimi kadınların bu gözü dönmüş, aşkım için yer yarılsa yeridir tutumları; bazen kendi çocuklarını dahi, erkeklerinin konforu ya da sapıklıkları için kurban etmekten çekinmemeleri hali, beni tiksindiren ve bolca düşündüren bir mevzudur.
İkinci kitap asıl beni bu türden, ‘insaf artıkl’ladı. Ve ortasında bıraktım kitabı. Bir kere katil, yani Dennis Nilsen çok akıllı, solcu, radikal, prensipli, sendika faaliyetlerine kendini adamış bir devlet memuru. Eşcinsel ve inanılmaz derecede yalnız bir adam. Evine getirdiği adamlar, ertesi sabah çekip gitmesin, onunla kalsın istiyor ve anlattığına göre bir nevi ruh kararması anlarında onları öldürüyor. Bahçeli bir dairede otururken, cesetleri yakıyor ve kimsenin ruhu duymuyor. Ne zaman ki bir çatı katına taşınıyor, parçaladığı bedenleri tuvalete atmaktan başka çare bulamadığı için apartmanın tuvaletleri tıkanıyor ve yakalanıyor.

Dermiş Nilsen’i eşsiz benzersiz kılan, her şeyi hatırlayabildiği kadarıyla en ince detayına kadar anlatması. Cesetlerin çizimleri, aldığı notlar, konuyla ilgili şiirleri, en gizli düşünceleri; her şeyi kitabın yazanna teslim ediyor. Hattâ Jeffrey Dahmer vakasında bir seri katil uzmanı olarak Amerikalılar kendisinden faydalanmıştı.
Oysa gerçek seri katiller, reddeder. Son saniyede dahi hücresinden kaçmaya çalışır. Ölüm kalımına bir oyundur oynadıkları ve asla itiraf etmezler, ben masumum diye tuttururlar. Konuşmazlar. Açıklamazlar. Yüreklerinin en dip karanlıklarında bir yerde kilitli kalmışlardır. Oranın kapılarını, nadir birkaç kaza anı dışında, asla açmazlar.

Seri katillerin en muhteşem örneği Ted Bundy’ye bir sorgulama sırasında bir dedektif, “35 kadın öldürdün, değil mi?” diyor. Bundy her zamanki zarif soğukkanlılığıyla: “Bu sayının başına ya da sonuna bir hane daha eklemelisin” diyor. Bundv’nin hayat boyu yaptığı yegâne itiraf teybin o sırada bozulması yüzünden yok olup gidiyor! Bundy tipik bir seri katil. Çok temiz, güzel bir yüzü var, Cumhuriyetçi Parti’de yükselmekte, hukuk okuyor; zekâsı, düşünceliliği ve kibarlığıyla herkesin sevgilisi.
Seri katiller yüzde doksan dokuz beyaz ırktan oluyorlar; yakışıklı, cazip, etkileyici, güzel konuşan erkekler. Şizofren filan değil hiçbiri. Gaipten sesler duymuyor, halüsinasyonlar görmüyorlar.

Psikopat kelimesi artık yerini sosyopat kelimesine bıraktı. Sosyopat kelimesi bu şahıslar için sıkça kullanılıyor. Çekirdek yer gibi yalan söylüyorlar, güzel yalan söylüyorlar, gereksiz yere asla konuşmuyor, zevzeklik yapmıyor, açık vermiyorlar. Vicdan duygusundan tamamen ariler. Hiçbir suçluluk duymuyorlar, muhtemelen hiçbir gerçek duygu zaten duymuyorlar; mükemmel bir robot gibi ‘normal’ insanlann duygulanmalarını, heyecanlanmalarını, kızgınlıklarını, üzüntülerini taklit ediyorlar.
Ted Bundy o inanılmaz itirafın dışında hiç açık vermedi, hiç konuşmadı. Seri katillerin ruh hallerini bildiğini, bu konuda yetkililere önemli bilgiler vereceğini söylüyordu. Kendin seri katil değilsen bunları nasıl biliyorsun, denildiğinde, demagoji harikası cevaplarından biriyle, gerçekte cevap vermeme sanatının örneklerini sergiliyordu. Zaten, seri katillerin ruhunu gözler önüne seren ifşaatlar da asla gelmedi. Elektrikle öldürülünceye kadar bir sürü gazeteciyi, kanun insanını, yazan, eşek yerine koyup önlerinde ufacık havuçlar tuttu durdu.

Abdullah Çatlıyla ilgili bilgiler arttıkça, işte bebek yüzlü seri katil demeye başladım. Seri katillerin bir özelliği de bir amaç, bir çıkar için değil, nedensizce öldürmeleri. Bir saplantı, tutku onlar için öldürmek; göz ve ruh kararması anlarında fütursuzca öldürüyorlar.
İbrahim Şahin: “Allah onun belasını versin” diyecek raddelere varmış; Kocaeli Çetesine onu temizletme planları hazırmış. Abdullah Çatlı, ‘davasına hizmet’ için başladığı öldürme kariyerinde, giderek duramaz, durdurulamaz bir hale gelmedi mi acaba? Topal’ın her türlü rüşveti, ortaklığı, her şeyi, canını kurtarabilmek uğruna verdiği ve daha da vermeye hazır olduğu anlaşılıyor.
Ama artık öldürme obsesyonuna kendini iyice kaptırmış bir Çatlı, işleri boka sardıracak cinayetler işlemeden duramaz hale gelmiş olamaz mı? Tabiî, en güzeli, vatan uğruna canını kaç kez tehlikeye atmış bir kahraman olarak gömülmesi. İşte bu, antropolojik bir vaka olarak da incelenebilir.
Böylesine bir körlüğün hüküm sürebildiği bir ülkede yaşamak korkutucu doğrusu.
Seri katillerin milliyetperver kahramanlar olarak uğurlanmasına hibir fren girişiminde dahi bulunulmayan bir ülkenin “gerçekliğinde” misafir olmak.
“Sığıntı” olmak belki de. Alis’in harikalar diyarındaki hali gibi. Daha zoru, fenası: Çirkinliklerin egemenliğinde ikâmet etmeye çalışmak.
Derdini bu gerçeküstü’de asla anlatamayarak. Sığınmak.

Best of Perihan Mağden

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
“Tanrı bilmeyi ölümle eşleştirdi…” Bilmek ve Ölmek – Hrant Dink

Kapat