“Diğer erkekler gibi olma, ne olur!” Cafer Yurtsever’den Bir Öykü: Bahşiş

picassoGeceyi çığırından çıkaran bir bayağılık yoktu ortada. Her şey doğaldı ve ikisi de yüreklerinden koparak gülüyorlardı. Söyledikleri her söz bir kitaptan çıkmış gibi geliyordu ikisine. Adam gözlerini kadının gözlerine dikmiş onu dinliyordu. Onu hem dinliyor ve hem de bir resme bakar gibi seyrediyordu. Kadın oyuncaklarla oynamaktan bıkmış bir çocuk gibi karşısına geçmiş oturmuş, kendisini dinleyen ve gözlerinin derinliklerinde kaybolan adamdan kaçırmıyordu bakışlarını. İkisi de mavi sularda yürüyorlardı ve suya batmıyorlardı.
Kadın aklından adam için, ‘ne kusursuz bir insansın’ diye geçiriyordu. Sadece aklından geçirmiyor aynı zamanda buna inanıyordu. ‘Seninle evlenebilirimdim. Şimdi de istesem, evlenebilirim.

Kendime bağlaman gerekmiyor, zaten bağlısın. Seni çok seviyorum, bırak karını gel benimle evlen demen yetiyor. Bana gel. Birlikte uyanmanın, birlikte kahvaltı yapmanın, aynı havlu ile kurulamanın, aynı kaşıktan çorba içmenin sırası şimdi ikimizde. Sana geçmiş hayatın ne kadar anlamsız ve nasıl boşa geçtiğini ispatlayabilirim. İspatlamama bile gerek yok; daha ikinci gün, niçin daha önce bırakıp gelmedim, diyeceksin.’

Bir altyazı olarak bunları aklından geçirirken, o sırada gülerek farklı şeyler anlatıyordu.
“Arabayı yarı yolda, dar bir sokakta bıraktı. Biliyorsun uzun süre ayakta duramam ben. Dakikalarca yol yürüdük. Sırf park parası vermemek için arabayı bilmediğim kör bir sokağa park etti. ‘sen bunu yapmazsın. Beş kuruşun gitmesin diye beni dakikalarca yürütmezsin.’ Tuhaf bir insan. Parası mı yok? Olmaz olur mu? Çok parası var, üstelik iyi de kazanıyor. Ne pinti insanlar var, bilemezsin. Böyle bir adamla evlensem mutlu olabilir miyim acaba? Bugün park parası ödememek için arabayı yarı yolda bırakıyorsa, yarın evlendikten sonra yakıt parası gider diye tutturup arabayı sokağa hiç çıkarmazsa ya?”
Adam gülüyordu. Kadının son kısmetinden söz etmesini, onun kendisini ne kadar sevdiğine yoruyordu. Bu yüzden kıskanmıyor, tam tersine seviniyordu. Bir erkeğin park parasını ödemekten kaçınmasına bir anlam veremiyordu. Mesela kendisi böyle bir şeyi dünyada yapmazdı. Beğendiğin bir bayanı ayartma aşamasındayken hele…
“İyi araba kullanamadığından, yoğun trafiğe girmekten kaçınmış olmasın mı?” diye adamı savunma babında bir söz etti.
Kadın kendinden emin;
“Çok güzel araba kullanıyor,” dedi. “Gençliğinde rallilere bile katılmış. Hollanda’da on yıl kalmış. Bir çok Avrupa ülkesini arabasıyla boydan boya geçmiş biri, İstanbul’un hangi trafiğinden korkar ki? Sen de adamı savunma hemen. Adam resmen pinti. Ama çok kültürlü, aslında hoş bir insan. Hayatı fazla önemsemiyor. Bu yaşına kadar özgür yaşamış. Uslandım diyor. Bir geme ihtiyacım var diyor. Koşumsuz atın menzili kısadır, sağa sola sapar. Biraz da koşumla bu yarıştaki yerimi almak istiyorum diyor.”
Adam hınzırca güldü yine.
“Damat olacak adam şimdi seni eğer olarak mı görüyor yani?”
Kadın, oyun bozanlık yapma der gibi kaşlarını çattı önce, sonra da katıla katıla gülmeye başladı.
“Biraz öyle. ‘O adam niçin sen değilsin. Özgür yaşamış, şimdi bir geme ihtiyaç duyan adam?’ Daha düzenli ve daha sakin bir hayat düşünüyor.”
“Peki seni taşıyabilir mi?”
“Ay, ne kadar kütüsün! Adamın sırtına binecek değilim herhalde.”
“O istiyorsa peki? Bak park parasına da tamah ediyor. Sen saatlerce yürümekten kurtulursun, o da park parası ödemekten.”
“Ne olur, sus.”
Kadın gülmekten nefes alamıyordu.
“Gemi sağa çekersen sağa, sola çekersen sola gider.”
“Allah aşkına yeter!”
“Ara sıra üzengi ile karın boşluğuna vurursun.”
“Ay!”
Kadın gülmekten nefessiz kalırken adam gülmüyordu. Onu hoş kılan da bu yönüydü zaten. Muhteşem bir insan ancak bu kadar olurdu. Çok zeki olmasa bile, zeki sayılırdı. İşe yaramaz malzemeden espri yaratabiliyordu. Bu adamın yanında her kadın kendisini güvende ve mutlu hissederdi. ‘Niçin biz daha önce karşılaşmadık? Niçin ilk erkeğim sen olmadın? Saçımı söküp alacak kadar çeken ilk erkeğim… Kızımın babası? Niçin? Ne diye şimdi buradasın? Ne diye hayallerimi bölüyor ve yollarımı kesiyorsun?’ Kadın şimdi ağlıyordu. Katıla katıla gülen bir kadının aniden ağlamaya başlaması kadar sarsıcı bir sürpriz olamazdı. Adam sesini kesti. Elini uzatıp, sağ işaret parmağıyla kadının gözyaşlarından bir damla kopardı.
“Gözyaşları tuzlu olurmuş,” dedi donuk bir sesle. “Senin gözyaşın tatlı olur.”
Kadın gülümsedi. Bir insanın ağlarken, ağlamaya ara verip gülümsemesi, karanlıkta şimşeğin çakması gibidir. Karanlıkta şimşek çaktı adeta.
“Benim gözyaşım acıdır,” dedi kadın. “İnanmıyor musun yoksa? Ben hep ölümüne sevdim. Yıllar sonra karşılaştığım sınıf arkadaşıma aşık oldum bir gün. Ona şiirler yazdım, rüyalarıma aldım. Aynaların karşısına geçtim, günlerce onunla konuşur gibi, aynalarla konuştum. O da evliydi. ‘Senin gibi. O da bana güzel hikayeler anlatırdı, tıpkı senin gibi. Ama aptalın, korkağın tekiydi.’ Bütün erkekler aptaldır, korkaktır aslında, hiç birini sevmeye, hiç birine aşık olmaya değmez. Yine de seviyor ve aşık oluyor insan.”
Adam parmağını masadaki mum ışığına tutmuş, kadının gözyaşını ısıtıyordu.
“Benim için hiç şiir yazdın mı?” diye soruverdi.
Kadın bir tünelin sonundan sesini duyurmaya çalışıyormuş gibi iç geçirerek;
“Aşk değil benimkisi,” dedi. “Bir zaman sonra tutkuya dönüşüyor. Kendimi yetersiz görmeye ve yaşamamın bir anlamı yok demeye başlıyorum. Sonunda intihar etmeye karar verdim.”
Adam kendi sorusuna bir yanıt almamıştı. Parmağının üzerindeki gözyaşını aldığı yere tekrar yapıştırmak için masanın bir yanından diğer yanına eğildi.
“Buraya daha çok yakışıyor,” dedi.
Kadın da hafifçe öne eğmişti başını. Oysa bu arada gözlerini silmiş ve boğazını temizlemişti. Adamın parmağını yüzünde hissederken, bir yelin başağa durmuş bir ekin tarlasını yalayıp geçişini, bir yılanın süzülüp bir deliğe girişini görür gibi olmuştu.
“Gözyaşım acıdır benim” dedi tekrar, zoraki gülümsemeye çalışarak. “Şimdi inandın mı?”
“Bilmem,” dedi adam. “İntihar ettin mi peki?”
“Denedim,” dedi kadın. “Ama ölmedim.”
“Onu hala seviyor musun?”
“Hayır,” dedi kadın.
“Şiirleri ne yaptın?”
“Şiirleri mi?”
Kadın yine gülüyordu. Eski neşesini bulmuştu.
“Şiirler belgedir.”
Sandalyeye astığı çantasına yöneldi.
“Bir tanesini okumamı ister misin?”
“İşimi kolaylaştırabilir belki.”
Kadın başını hızla yana çevirdi. Böyle yapmakla hem gözlerine dökülen saçlarını savurdu hem de adamın yüzündeki hüznü görmek istedi. Bu adamı belki bu yüzden bu kadar çok seviyordu. Bir çocuktan farksızdı ve buna rağmen insana sonsuz bir güven verebiliyordu.
“Biliyor musun bu sıralar çok çapkınlıklar da yaptım. Annemin yokluğuna alışamadım. Düşünebiliyor musun her zaman onu gördüğün yerde onu bulamamak, bulamayacağımı bilmek kahredici bir şey. O hayattayken kızardım kendisine. Şimdi kendime kızıyorum. Oyalanmak için çapkınlık yapılır mı sence? Unutmak için ya da? İnanmazsın belki, ama yaptım. Salim ayrı… Sana son kısmetimin adını söylememiştim, değil mi? Park parasını ödememek için arabasını karanlık sokaklarda park eden son kısmetimin adı Salim. ‘Uzun boylu. Keçi sakallı, hafif kamburu çıkmış gibi’ yakışıklı bir adam sayılır. Bizimkiler bir tatil iyi gelir diye yollara düşürdüler beni. Kuşadası, Köyceğiz, Bodrum, Görele…”
Konuşurken bir yandan da çantasından bir demet kağıt çıkardı. Bu demetin içinden bilhassa bir tanesini arayıp buldu; sonra konuşmasının devamıymış gibi okumaya başladı.
Okuduğu kafiyeli bir aşk şiirinden ziyade bir şair tarafından ustaca kurgulanmış dizelere benziyordu. Kelimeler mükemmel bir ses uyumu ile kucaklaşıyordu satırlarda.
“Senden iyi bir şair çıkar,” dedi adam samimi bir ifadeyle.
“Karım şimdi merak edecek, gitmem gerekiyor diyen bir adam için ölmeye değer miydi? O an düşünemiyorsun bunu. Gözlerini hastanede açtığın, etrafında tanıdık insanların çırpındığını gördüğün an ancak düşünebiliyorsun. Ne demek yani? Benimlesin ve beni deliler gibi sevdiğini, bensiz bir saniye dahi yapamayacağını söylüyorsun, sonra kalkıp diyorsun ki, karım beni merak ediyor, gitmeliyim. Siz erkekler bu kadar bencilsiniz işte. ‘Bugüne kadar bana seni seviyorum demedin hiç, ama beni sevdiğini biliyorum. Giderken de karım ve çocuklarım nerdeyim diye meraklanmaya başlamışlardır demedin, ama böyle düşünmüş olabilirsin.’ Allah aşkına değer miydi böyle bir aptal için ölmeye?”
Kadın birden sesini kesti ve uzun uzadıya adamın gözlerinin içine baktı.
“Ne oldu?” diye sordu adam yarım gülerek. “Eski sevgililerinin hıncını benden çıkarmak için bir plan yapmıyorsun herhalde?”
Kadın yüksek sesle gülmeye başladı. Buna rağmen gözlerinden hüzün okunuyordu. “Sana kıyamam” der gibi. Ardından sular kadar bulur bir sesle;
“Ay!” dedi. “Nasıl böyle bir şey düşünürsün. Seni kimseyle kıyaslamam, çünkü biz seninle iki aşık değiliz ki.”
“İki arkadaşız!”
Evet, iki arkadaşız.
Daha önce de birkaç kez buna benzer bir sınıra gelip dayanmıştı çekişmeleri.
“Evet, biz sadece iki arkadaşız.”
“İki arkadaşız ve bir Ağustos akşamı, Karadeniz’in sırtında bir kambur gibi duruyoruz, ne kin var ne de aşk var yüreğimizde, bu akşam yalan, bu kadehler hiç dolmadı, dün boştu, bugün de boş…”
Kadın dinliyordu. Adam susmuştu birden. Oysa adamın susmasını beklemiyordu.
“İşte böyle,” diyerek rakı kadehini kaldırdı. “Sarhoş olmaktan korkuyorum. Ne güzel söylüyordun işte, neden sustun?”
“Makarada mermi kalmadı.”
“Ne makarası?” diye sordu kadın, sonra güldü. “Ne alem adamsın? Sonra ona makara mı derler? Sen niçin diğerlerine benzemiyorsun? Kusurlarını önceden söylüyorsun, bu yüzden insana sende kusur bulmasına şans tanımıyorsun. Kusurlarını yüzüne vurmaya can attığımı bildiğinden mi hep erken davranıyorsun?”
“Sağ gösterip sol vurmak gibi.”
Kadın önce kadehini masaya bıraktı daha sonra şiir kağıdını çantasına koydu; bu kez çantasından iki adet Milli Piyango bileti çıkardı; adamın yüzüne tutup salladı. Sesini dört beş yaşlarında bir çocuğun sesine ayarlayıp;
“Göreceksin bana çıkacak,” dedi. “Havai adalarına, Küba’ya, daha nerelere giderim, ya…” Normal sesine geçiş yaparken, yüzündeki ifade de donuklaştı; mutsuz, şansız ve yalnız bir kadın oluverdi. “Her çekilişte iki bilet alıyorum. Bugüne kadar hiç çıkmadığına göre bundan sonra da çıkmaz. Tıpkı sadece başlıkları okuyup bir köşeye fırlattığım günlük gazeteler gibi, alamadan yapamıyorum.”
Biletleri sallamaktan vazgeçip onları da çantasına attı; şimdi tamamen masaya aitti.
“Sarhoş olursam kim beni eve götürür sonra?”
“Beni adamdan saymıyor musun yoksa?”
“Her akşam içiyorum,” diyerek içini dökmeye başladı kadın. “Annemin ölümünden sonra kendimi bir türlü toparlayamadım. Neredeyse sabahları başım zonklayarak uyanmaya alıştım artık. Biliyor musun eskisi gibi artık özenerek iş de yapamıyorum. Senin dediğin gibi nakış yapmıyorum artık. Sen ne kadar kötüsün. Aklıma geldikçe çıldıracak gibi oluyorum şimdi. Ben işi son dakikaya yetiştirmeye çalışıyorum, sen buna fazla süslemene gerek yok deyiver, olacak iş mi? O an boğazına sarılıp, seni nasıl boğmadığıma hayret ediyorum.”
“Çok sigara içiyorsun,” dedi adam alakasız.
“Evet,” dedi kadın. “Çok boş verdim son zamanlarda.”
“Damat adayı… O nasıl?”
“Hangi konuda?”
“Sigarası, içkisi var mı onun da?”
“Benden aşağı kalır tarafı yok.”
“Karanlık bir sokakta mı karşılaştınız?”
“Ne münasebet… Kuzum sen neyi öğrenmeye çalışıyorsun? Onunla nasıl tanıştığımızı mı? Bunu açıkça sorsana Allah aşkına! Sen bu adamın park yerine kafayı taktın iyice. Adam biraz pinti, o kadar! Bu kadar kusur kadı kızında bile olur, a! Sen de tanırsın, benim deli arkadaşım Sezen var ya, o tezgahlamış her şeyi. Beni nasıl baş göz edeceğine kafayı takmış ya, yıllar sonra bula bula Salim’i bulmuş işte. Ne de olsa meslektaş demiş, takmış peşine, almış gelmiş adamcağızı. Adamcağız da anansının gözü hani. Toy değil, tosun değil. Avrupalarda bir ömür geçirmiş ne de olsa. Beni de beğenmiş, bırakır mı? Evlenelim diyor. Halim vaktim yerinde. Hala yapacak bir işim, oturacağımız bir evim var diyor. Aslında hoş bir adam, üstelik bilgili, kültürlü. Düz, sıradan bir sap değil en azından. Kaytan bıyıklı, azgın boğa olacak hali yok herhalde. Hiç yoktan beni beğendiğini söyleyebilecek cesareti kendinde bulabiliyor. Elimde tutabilecek cesareti gösterebiliyor.”
Kadın bu sözleri söylerken bakışlarını adamın masada parmaklarını birbirine geçirerek tuttuğu ellerine çevirmişti. Adam da çok beğendiği ellerine baktı onunla. Parmaklarının geniş boğumundaki kıllar ne çok, ne az; parmakları ne çok kaba ne de değil. Parmak boğumları hem belirgin hem de yumuşak.
Adam uzanıp kadının elinden tuttu.
“Elerin üşümüş” dedi. “Bu yaz gecesinde ellerin buz gibi.”
Kadının bir eli boşta kalmıştı, onu da avuçlarının arasına aldı.
“Üşüyor musun?”
“Hayır,” dedi kadın. “Mutlu olabilir miyim?”
“Mutlu mu? Kiminle?”
“Sen niçin hep çarpan olmak istiyorsun?”
“Çarpan mı? Bunun yerine geçen başka bir söz bulamadın mı? Çarpan…”
Kadın güldü.
“Ne bileyim işte, aklıma bölen de geldi, ama çarpan deyiverdim.”
Kadın ellerini bir hamur gibi salıvermişti. Adam o ellerden fazla şekiller çıkarmadı, sadece içinde hissetmek için bir süre daha sıktı. Kadının parmakları incecik, kargacık burgacık şeylerdi. Adam daha tombul parmakları seviyordu. Bu kadarını dert etmeye değmez diye düşündü.
“Fena sayılmıyor?”
“Ne?” diye merakla sordu kadın.
“Yüzün,” dedi adam. “Hüznü ve sevinci bir arada tutabilecek kadar güzel. Gençliği ve yaşlılığı barındırabilecek kadar da sade. Gözlerin hep ıslak mıdır sahi? Hüznü gizlediğin bir başka yer yok mudur ki, sürekli gözbebeklerinde durur?”
Adam bir süre sustu, sonra;
“Bana aşık olsaydın eğer, aşık olduğunu yüzüme karşı söyleyebilir miydin acaba?” diye sordu. Kadının yanıt vermesini fırsat vermeden kendisi “Sen bana aşıksın,” dedi.
Kadın ellerini çekmedi.
“O kadar aptal değilim,” dedi. “Başını dizime koymuş, birazdan uyuyacağına, karım beni özledi gidiyorum diyecek bir erkeğe aşık olacak kadar aptal değilim. Sana asla!”
Adam güldü.
“Diyelim ki ben inandım buna, peki Karadeniz inanır mı?”
Kadın başını yana çevirdi.
Garson sıcak yemekleri getirmiş, dudak altında güldüğünü gizlemeye gerek duymadan servis yapıyordu. Garson yavaştan alıyordu işini. O gittikten sonra adam;
“Bana aşık olman şart değil,” dedi. “Sarhoş bir insanın yemini, andı geçmez zaten.”
Kadın hızla döndü ve ellerini çekti.
“Yaz bekarlığı nasıl gidiyor, çapkınlık var mı?” diye sordu.
Taşı gediğine koymak denmezdi buna.
“Senin ki kadar değil.”
“Sakın ha,” diye tehditkâr söylendi kadın. “Bir çapkınlığını duysam bacaklarını kırarım sonra. Çapkınlık sana yakışmaz.”
“Benim neyim eksik sizlerden?”
“Sizler dediğin kimler? Ne yani beni çapkınlıkla mı suçluyorsun?”
Bir yanıt beklemiyordu, kendisi cevapladı.
“Çapkınlık yaptı dediysem kimsenin peşinden koştum demedim. Kendimi suyun akışına bıraktım sadece. Bizimkilerin istediği olsun diye. Benim delireceğimden, kafayı yiyeceğimden korkuyorlardı. Erkekler beni oyalar sanıyorlardı, onların hatırını kırmamış oldum. Ama sana çapkınlık hiç yakışmaz. Bir kardeleni rüzgara tutmak gibidir bu. Ya da fesleğeni dumana tutmak gibi. Bir lağım kuyusuna insanın başını sokması gibi… Sen bunu yapmazsın değil mi?”
“Akşamları duvarlar yüksek görünmeye başladığında yanımda birilerinin olmasını ve birilerinin elinden tutmasını hayal etmek çapkınlık sayılmazsa eğer…”
“Hayal de etme!”
“Manastıra layık bedenimle duracağım kokulara karşı.”
“Nelere karşı?”
“Kokulara karşı.”
“Bu ne demek oluyor?”
Yine gülüyordu.
“Kadın kokusu…”
“Ne iğrenç,” diye yüzünü buruşturdu kadın. “Bütün kadınlar iğrenç kokar.”
“Bütün kadınlar güzel kokar,” diye itiraz etti adam.
“Hayır,” dedi kadın ısrarla. “Hayır, bütün kadınlar iğrenç kokar.”
“Peki erkekler?”
“Onlar da,” dedi kadın. “Ben bunun hepsini yiyemem, benim tabağımdan alabilirsin. Erkekler de berbat kokar…”
“Buraya sık sık geliyor musun?”
“Arada bir. ‘En son Salim ile geldim. Senin oturduğun sandalyede oturuyordu. Elimden tutmasına izin vermedim. Gözlerinin içine de bakasım gelmedi hiç. İki sevgiliden ziyade iki meslektaş gibi daha çok işten konuştuk.’ Temiz bir yer, yemekleri de nefis. Değil mi? Üstelik çok sakin. Beğendin mi?”
“Evet.”
“Bu çocuklar da çok iyi çocuklar. Fark ettin mi etrafımızda pervane gibi dolanıyorlar. Canım annemi de getirmiştim buraya. Şuradaki masada oturmuştuk. Bazen onu orada oturuyor göreceğimi sanıyorum o tarafa her baktığımda. Uçup gitti… Bir kuş gibi uçup gitti.”
Adam masaya hüznün çöreklenmesine izin veremezdi.
“Kızınla aran nasıl? Görüşüyor musun?”
Kadın lokmasını çiğnemeyi unuttu bir süre. Bahçenin uzak bir köşesinde gövdesi kireçle boyanmış bir akasya ağacına bakıyor gibi yaparak, aslında kanatlanmış çok uzaklara uçup gitmişti o an. Neden sonra çiğnemeyi unuttuğu lokmayı ve adamın öğrenmek istediği şeyi hatırladı.
“Onu hayatım boyunca affetmem,” dedi kırgın ve kızgın bir ses tonuyla. “Asla affetmem. Bana inat teyzesinin oğluyla evlendi. Aramıyorum, sormuyorum. ‘Sen de bilirsin ne acılar yaşamıştım onun için. Onu yanıma almak için bütün tehditlere nasıl göğüs gerdiğimi… Kara çarşaflara sokmuşlardı kızcağızı. Kör kalmasın diye aldım ellerinden.’ Keşke o samanlıkta bıraksaydım da orada boğulup gitseydi.”
“Suç sende,” dedi adam bir bildiği varmış edasıyla. “Daha ilk günde onun aklına sen teyzesinin oğlunu sokmadın mı? Çapkındır, sakın ona kanma demedin mi?”
“Evet, ama nereden bilebilirdim ki, benim her söylediğimin tersini yapmaktan zevk alır” diye kendini haklı göstermeye girişti kadın. “Ona onun nasıl bir insan olduğunu önceden söylemek yanlış mıydı yani? Adam evlenmiş, boşanmış. Çalışmıyor, avareler gibi dolaşıyor. Bildiği tek şey espriler yapmak. Başka bir marifeti yok. Şimdi ikisi aç açık ortalıktalar. İnsan bu kadar kör olabilir mi? Söylesene Allah aşkına, bir insan nasıl bu kadar kör olabilir?”
“Çok geç artık,” dedi adam. “Kızına asıl bugün sahip çıkmak zorundasın.”
“Asla,” dedi kadın, sonra kadehini kaldırdı. “Sarhoş olmak istiyorum.”
Ağustos akşamının gece yarısı serinliğinde bahçenin dört bir yanına gerilen halatlara asılı ampullerin titrek ışığı altında içkilerinden birer yudum aldılar. Kadın bir sigara daha yakmaya yeltendi. Kadın sigarasını tüttürürken adam saatine baktı.
“Zaman bir hayli ilerlemiş.”
“Bende kalırsın,” dedi kadın. “Senin için bir kanepem var. ‘Seni asla yatağıma almam. Gözümü kırpmasam bile, seni yatağıma alamam. Sana kıyamam.’ Evde seni bekleyen yok nede olsa, değil mi?”
“Evet, ama” diye mırıldandı adam.
Nazlanmasının tek nedeni, onunla kalmaya can atmasındandı. Aynı yatağı paylaşmak değil, ama onunla aynı mekanda uyumanın kimselere zararı olmazdı. Üstelik kadının dediği gibi onu evde bekleyen birileri de yoktu. Hem koca evde gece yarıları uyanıp, gündüz gözüne göre daha yüksek görünen dört duvara kızmaktansa…
“Başka bir şeyler yemek ister misin?” diye sordu kadın.
“Evet,” dedi adam. “Bir porsiyon havyar daha…”
Kadın güldü, üstelemedi. Bir süre daha oturdular. Konuştular ve bolca güldüler.
Önceden aralarından anlaştıkları üzere hesabı kadın ödedi. Üzerinde hesabı karşılayacak parası olmasına rağmen adam ben ödeyeyim diye ısrar etmedi bu yüzden. Kadın, masalarıyla ilgilenen çocuğa bir taksi çağırmasını söyledikten birkaç dakika sonra taksi geldi. Garson saygılı şekilde yol gösterdi, onları park kahyasına kadar götürdü.
Bundan sonrası kahyayı ilgilendiriyordu artık. Kahya üniformalıydı ve başında sert siperli bir şapka taşıyordu. Çok saygılı davranıyor, yol gösterirken bile belinden itibaren yana kaykılarak, avuçlarının içi yukarıya gelecek şekilde iki üç metre öteden taksinin kapısını işaret ediyordu. Elli yaşında vardı ve park kâhyalığını müşterilerin verdiği birkaç kuruş bahşiş karşılığında yaptığı anlaşılıyordu hemen. Kahya birkaç adım kala iki sevgilinin önüne geçti; büyük bir reveransla arka kapıyı açtı.
Önce kadın bindi. Hanımefendi edasıyla değil, sıradan bir kadın gibi. Kadının aklı dışarıda kalmıştı. Adamın elini cebine atmasını; çıkarıp kahyaya birkaç yüzlük bahşiş bırakmasını bekliyordu. ‘Ne olur düşlerimi yıkma! Haydi at elini cebine, çıkar birkaç kuruş ver adama! Diğer erkekler gibi olma, ne olur! Bir an gözlerini kapadı. Göz kapaklarını indirmiş, kaldırmıştı hemen. Bu arada adam geçmiş yanına kurulmuş ve kapıyı çekmişti bile.
Park kahyası yarım ay gibi duruyordu dışarıda. Hafif öne eğilmiş, avuçlarının içi yere doğru çevrilmiş eli havada, “iyi akşamlar” demeye hazırlanmış ağzı açık, kala kalmıştı öylece.
Kadın hınçla derin bir nefes çekti. ‘Allah belanı versin senin de. Hepiniz aynı şeylersiniz işte…’ dedi içinden. “Biri park parası ödememek için yarı yolda bırakıyor arabayı, biri beş kuruşuna kıyıp bahşiş vermiyor. Allah kahretsin!”
Adam, kadının aklından geçenleri tahmin edebiliyordu aşağı yukarı. Elinin sıkılığından yada pintiliğinden değil, kasten kahyanın eline bir kaç lira bahşiş bırakmamıştı.
Taksici, “nereye?” diye sormadan şehre inen ana yola çıktı.
Yol boyunca ne kadın, ne adam, ne de sürücü bir tek laf etti. Araba kendiliğinden yol alıyordu sanki. Yol çok dolambaçlı ve karanlıktı bazı kesimlerde. Sadece virajlarda sürücü başını sağa sola eğiliyor; düze çıkınca da düzeltiyordu. Başkaca bir kıpırdama yoktu arabada. Ne el tutmalar, ne de birbirine sokulmalar… Kadın diğer kapının dibine kadar çekilmişti; adam bindiği kapının ağzında kalmıştı. Başka zaman üst üste binmek gibi olurdu, ama şimdi araya iki kişi daha, kolayca oturabilirdi.
Kasabanın en işlek caddesinde kadın;
“Burada inelim,” dedi sürücüden yana başını uzatarak.
Şoför arabayı sağa çekerken kadın parayı hazırladı. Adamın elini kolunu oynattığını görünce de; “Olmaz!” dedi. “Sen benim misafirimsin.”
Zaman gece yarısını geçmiş olsa da şehir hala ayaktaydı. Karşı kaldırıma geçtiler. Bir dükkanın önünde kadın; “biraz bekleyebilir misin?” dedi ve içeriye daldı. Adam da arkasından. Burada içki ve sigara satılıyordu. Kadın bir büyük sardırdı ve iki paket de sigara aldı. Çıkınca dükkanın kapısında kadın; “belki gece bir iki kadeh atarım” dedi. “Atarız” değil de atarım” demişti kelimelerin üstüne basa basa.
Adam oturduğu binanın kapısına kadar eşlik etti.
Yukarıya doğru baktı. Bütün camlar karanlıktı.
“Ben buradan ayrılayım artık, her şey için teşekkür ederim,” dedi.
Kadın yürürken hafifçe yalpalıyordu. “Yukarı çıkalım, bir kahve iç” demedi.
Adamın binanın kapısına kadar taşıdığı tekel paketini alırken sadece;
“Ben teşekkür ederim” dedi. “Kendine iyi bak.”
Bu kadar mı? Kendine iyi bak! Bu gece onunla aynı mekanda uyumayı hayal ederken… Adam kendine iyi bakacak durumda mıydı ki? Kadın arkasına dönüp bakmadan binadan içeri girdi, kapı arkasından kendiliğinden kapandı. Adam bir süre daha sokakta kaldı, sonra ana caddeye doğru başını çevirdi; daha ilk adımda kendisiyle yüzleşti.

Cafer Yurtsever
İstanbul 2001

Görsel: Picasso

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Sermaye, Devlet ve İşçi Katliamları Üzerine… – Fikret Başkaya

Eğer devlet gerçekten toplumun, kamunun hizmetinde olsaydı, mesela su özelleştirilir, parayla alınır-satılır mıydı? Bir özel kâr ve kazanç nesnesine dönüştürülür...

Kapat