Kürk Mantolu Madonna’yı Neden Çok Sevdik? – Ayhan Hülagü

Kürk Mantolu MadonnaKürk Mantolu Madonna’nın bir hayli ilginç bir yazım serüveni var. Sabahattin Ali, hikâyeyi 1940’lı yılların başında ikinci kez askerlik yaptığı Büyükdere’de çadırda yazar, günü gününe tamamlayıp mektupla dönemin önemli gazetelerinden Hakikat’e gönderir. Zor şartlarda tamamlar yazısını. Kalemi elinden düşürmediği günlerde attan düşüp sağ bileğini çatlatmasına rağmen kolunu tenekede ısıtılan suya koyup yazmayı sürdürür. 18 Aralık 1940 ile 8 Şubat 1941 tarihinde ‘Büyük Hikaye’ başlığı altında 48 bölüm olarak tefrika edilir. Gelin görün ki Sabahattin Ali, teliflerini bir türlü alamaz. Gazete sahibi Cemal Hakkı ile aralarında gerilimi yüksek yazışmalar olur. Mektuplaşmalardan anladığımız Cemal Bey’in, romanın tutmadığını pek de yumuşak olmayan bir üslupla Sabahattin Ali’ye anlatmaya çalıştığı…

Dile, yazın doluyla yepyeni dokular kazandıran bir kelime ustası, ömrünü zindanlarda tüketme pahasına duruşundan zerre miktar ödün vermeyen muhalif bir fikir adamı… Şiirinde aktardığı gibi göklerde kartal gibiyken, kanatlarından vurulan, mor çiçekli dal gibiyken, bahar vakti kırılan bir aydın… Kırk bir yıllık kısa ömründe üç roman, beş öykü, bir şiir kitabı yazan, yedi kitap çeviren üretken bir isim; Sabahattin Ali.
Tek parti döneminin karanlık dönemlerinde faili meçhul bir cinayete kurban giden, bugün mezarının yeri bile bilinmeyen usta ile ilgili konuşulacak çok şey var: Modern Türk edebiyatına öncülüğü, toplumcu çizgideki sanatsal duruşuyla Kemal Tahir, Orhan Kemal, Yaşar Kemal gibi ustaları etkileyişi, taşra dünyasını edebiyatın kalbine taşıma macerasından eserlerindeki psikolojik altyapıya onlarca şey…

Bizim yanıtını aradığımız, ustanın bugün Kürk Mantolu Madonna ile edebiyatın ‘en çok okunan yazar’ı olmasının arkasındaki sır. Kişisel hikâyesinden edebiyata katkılarına, yazarı bugüne taşıyan farklı ayrıntılar olduğu su götürmez bir gerçek ama ‘en çok satanlar’ listesinin başındaki Madonna’nın başka bir sırrı olmalı? Reklamı yapılmamasına rağmen rengârenk kitapların arasında ‘ben buradayım’ diye bağıran, sadık okuyucuları tarafından hediye paketlerine sarılıp farklı gönüllere ulaştırılan, her edebiyat sohbetinden bir demlik çay içmeden ayrılmadan hikâyenin özel bir sırrı…

okurlarÖncelikle şunu belirtmek gerek: Bu sorunun tek bir yanıtı yok; her okurun cevabı farklı. Kimini Madonna kelimesinin gizemi sarıp sarmalıyor; kimini anlatılan naif, içten, sadeliğin ihtişamıyla yazılmış hüzünlü aşk hikâyesi; ustanın muhteşem duru dili, hiçbir hususiyeti olmayan kırgın, mahcup bir adamın iç muhasebesi… Yazarların, edebiyat tarihçilerinin görüşleri bambaşka. Ancak hemfikir olunan ortak bir konu var: “Kürk Mantolu Madonna, samimi bir dille, samimi bir insanın hikâyesini anlatıyor.” Yazarın kişisel tarihinden çok fazla iz taşıyan hikâyenin gördüğü talebi anlamlandırmak için yazım sürecine, metnin alt metnine göz atalım isterseniz.

Roman nasıl yazıldı?

Kürk Mantolu Madonna’nın bir hayli ilginç bir yazım serüveni var. Sabahattin Ali, hikâyeyi 1940’lı yılların başında ikinci kez askerlik yaptığı Büyükdere’de çadırda yazar, günü gününe tamamlayıp mektupla dönemin önemli gazetelerinden Hakikat’e gönderir. Zor şartlarda tamamlar yazısını. Kalemi elinden düşürmediği günlerde attan düşüp sağ bileğini çatlatmasına rağmen kolunu tenekede ısıtılan suya koyup yazmayı sürdürür. 18 Aralık 1940 ile 8 Şubat 1941 (çıkmadığı günler 8-10-14-15 Ocak 1941) tarihinde ‘Büyük Hikaye’ başlığı altında 48 bölüm olarak tefrika edilir. Gelin görün ki Sabahattin Ali, teliflerini bir türlü alamaz. Gazete sahibi Cemal Hakkı ile aralarında gerilimi yüksek yazışmalar olur. Mektuplaşmalardan anladığımız Cemal Bey’in, romanın tutmadığını pek de yumuşak olmayan bir üslupla Sabahattin Ali’ye anlatmaya çalıştığı… Sabahattin Ali ise kabahattin kendisinde olmadığını, gazetenin romanı aktarırken gerekli özeni göstermediğini savunur. 10 Şubat 1941’de kaleme aldığı mektupta şunları dile getirir: “Roman, gazetenizde, benim gibi bu meselelerde hassas olan bir adamı deli etmek için olacak, mütemadiyen şekil değiştirilerek, kararsızlık içinde neşredildi. Evvela üç sütunda başlayıp sonra dört sütuna, sonra da yedi sütuna çıkarıldı. Yazı hayatımda ilk defa olarak, yazımın tutmadığı suratıma çarpıldı. Neden? Bunu araştırmaya lüzum bile hissedilmedi. Acaba roman hakikaten tutmadı mı? Tutmadı ise kabahat romanda mı, Hakikat gazetesi karilerinin seviyesinde mi? Benim şimdiye kadar intişar etmiş bulunan eserlerim meydanda olduğuna göre, benden gazeteniz için yazı isterken, İskender Fahrettin, Esat Mahmut beylerden veya Peride Celal, Kerime Nadir, Mükerrem Kâmil hanımlardan beklenen neviden bir roman istemiş olamayacağınız aşikârdır. Akşam gazeteleri karileri ancak bu nevi yazıları tutuyorlarsa kabahat bende mi? Sanatı üzerinde benim kadar titreyen ve bunu ‘talebe muvafık emtia’ haline girmekten benim kadar kaçan bir insana eliniz titremeden ‘roman maalesef tutmamıştır’ diye yazarken ne yaptığınızın farkında mı idiniz?”

Üçlemenin ilk cildiydi

Cemal Hakkı, Sabahattin Ali’ye telif ödememek için mi romanın tutmadığını söylüyor, yoksa gerçekten mi tutmadı onu bilmiyoruz. Bilinen bir gerçek var ki, Cumhuriyet’in ilk yıllarında iktidarla aynı görüşte olmayanların ötekileştirildiği, hapis cezasına çarptırıldığı, kitaplarının toplatılıp okuyucuyla buluşturulmasının engellendiği… 1948 yılında cinayete kurban giden Sabahattin Ali de, toplumun hafızasından silinmeye çalışıldı, eserleri yok sayıldı, ta ki 1965’te Varlık Yayınları bütün eserlerini yayımlayana kadar. Sonrasında Cem, Bilgi Yayınevi bastı, bugünlere ulaştı. Cemal Hakkı ile Sabahattin Ali’nin yazışmalarından üç yıl evvel yazarın Varlık Dergisi’ne verdiği mülakatta dile getirdiği şu cümleler, aralarındaki anlaşmazlığı idrak etmemiz için önemli ayrıntılar içeriyor: “Roman Türkiye’de kari bulamamış değildir. İyi roman daima hitap edecek bir kitleye malik olagelmiştir. Türkiye’de kötü muharrirlerin karilerin zevkine her gün yaptıkları suikastlara rağmen bir kari buhranı yoktur. Eser buhranı vardır. İyi eseri kari tutmuyor demek için evvela iyi eseri ortaya atmak lazımdır. Hani? Bunu yapmadıkça kariyi kabahatli bulmak, aczimize pek acemce bir bahane bulmaktan ileri gitmez.”

Nazım: İlk kısım harika ama…

Arşive göz attığımızda ilk eleştiriyi yazan ismin, Resimli Ay dergisinde düzeltmen ve sekreter olarak çalıştığı yıllarda tanıştığı, sonrasında sıkı dost oldukları Nazım Hikmet olduğunu görüyoruz. Mahpus damlarına düştüklerinde bile diyaloglarını koparmayan, üretimleri hakkında fikir paylaşımında bulunan ikiliden Nazım (Ali’nin öykü ve romana yönelmesinde payı büyük), 1943’te Bursa Hapishanesi’nden gönderdiği mektupta romana hayran kaldığını söyler. Bilindiği gibi roman iki bölümden oluşuyor: Raif’in Almanya ve Türkiye dönemi… Nazım, ilk bölümü daha çok beğenir ve oradan yola çıkarak yeni bir roman yazmasını tavsiye eder: “İlk kısım harika. Realizme hayran kaldım. Beni dinlersen o başlangıcı almak ve kahramanının ölümünü kısaca tekrarlamak suretiyle o ailenin efradı ve eşhasının hayatları etrafında bir ikinci cilt, ayrı bir roman yapabilirsin, böylelikle de dinlemeye başladığımız harika musiki birdenbire kesilmiş olmaz. Gelelim ikinci kısmına; o kısım, başlı başına bir büyük hikâye olarak güzeldir ve böyle bir tecrübe, gerek senin için gerekse Türk edebiyatı için lazımdı. Sen bu tecrübeyi başarıyla yaptın.” Sabahattin Ali, kulak verir dostuna. Yakın arkadaşı Pertev Naili Boratav’a anlattığına göre üçleme kaleme alma fikri vardır. İkinci romanda Yusuf’u bir kahraman eşkıya olarak çizmeyi düşünür, cildin adını da ‘Çineli Kübra’ koymayı planlar. Üçüncü cilt, dönemin siyasî ve sosyal hayatını, Cumhuriyet sonrası gelen değişimleri içeren bir Ankara serüveni… Ne yazık ki ömrü vefa etmez, planlar hayata geçmez.

Kürk Mantolu neyin nesi?

Hakkında söylenen çok fazla şey var. Sabahattin Ali’nin yakın arkadaşlarından Muvaffak Şeref, Taksim Camlı Köşk Gazinosu’ndaki kadın orkestrasında çalan biri olduğunu söylüyor: “Sabahattin, bu kadınlardan biriyle arkadaş oldu. Kadın, gri renkte bir kürk giyerdi. Sarışındı. Adı Lili. İyi keman çalardı. Liko Amar onu konservatuara almak istemişti. Sanırım Kürk Mantolu odur.” Bir başka arkadaşına göre, öğrencilerinden biri veya gençlik aşkı.

Biz yine en sağlıklı bilgiyi 6 Temmuz 1933’te Sinop Cezaevi’nden Ayşe Sıtkı İlhan’a gönderdiği mektuptan öğreniyoruz. Bildiğiniz gibi Sabahattin Ali, Yozgat’ta öğretmenlik yaptığı ‘karşı karşıya saatlerce hiç konuşmadan oturabilecek bir arkadaş’ aradığı yıllarda Maarif Vekâleti tarafından açılan sınavı kazanıp Almanya’ya gider. Gerçi oraya da ısınamaz. Ne diyor şiirinde: “Burada her şey, şehirler ve insanlar nursuzdur.\Alamanlar adeta besili bir domuzdur.\Sokaklar saatlerce uzanır bükülmeden.\Alamanlar dolaşır üzerinde gülmeden…” Romanda Raif Bey’le gezdiğimiz sokaklar, sanat galerileri, tanıdık yüzler hep o dört yıllık tecrübelerinin hatırası. Mektupta, işte o yıllardan bahsediliyor, yaşanmış bir aşk hikâyesinden. Şu satırlardan anlıyoruz, Madonna’nın yazarın kişisel tarihindeki yerini: “Almanya’da Frolayn Puder isminde bir hatuna ziyadesiyle âşıktım. (Bu kadın, arkadaşlar arasında ‘Yirmi Sekiz’ namıyla meşhurdur.) O zamanlarda ise Berlin’de şu meşhur Deli Şarkıcı filmi oynamıştı ve oradaki Sonny Boy şarkısı herkesin ağzında idi. Şimdi bunu mırıldanınca sisli ve yağmurlu teşrinievvel günlerinde ‘Yirmi Sekiz’ ile müzelere veya sinemaya gidişim aklıma gelir. Yolda mütemadiyen kızcağızın yüzüne dalar, önümü görmezdim, o da hafif bir tebessümle başını bana doğru çevirerek bu salaklığımı mazur gördüğünü anlatmak isterdi. Âşık olduğum kimseler arasında bana bu kadın kadar iyi muamele edeni olmamıştır. Parmağının ucunu bile koklatmadığı halde beni kırmaz, aramızda genişlemeyen ve daralmayan muayyen bir mesafeyi muhafaza etmesini gayet iyi bilirdi…”

İlk adı: Lüzumsuz Adam

İşin perde arkası böyle. Peki, Kürk Mantolu adı nereden geliyor? Cevdet Kudret, Sabahattin Ali’nin roman için ilk önce ‘Lüzumsuz Adam’ adını düşündüğünü ancak içindeki ‘z’ ve ‘s’ seslerinin kakofonisinden hoşlanmadığı için bu addan vazgeçtiğini söyler. Yakın dostu Pertev ise yazarın Kürk Mantolu Madonna’yı ilk önce öykü olarak tasarladığını ve başlığını da ‘Yirmi Sekiz’ koyduğunu anlatır. Hatta öykünün ilk sayfasını kendisine gösterdiğini, ‘Yirmi Sekiz’ başlığını da öykünün kahramanının yaşından dolayı kullandığını aktarır. İTÜ Edebiyat Fakültesi öğretim görevlisi Deniz Gündoğan, yazarın bir tablodan esinlenerek Kürk Mantolu Madonna adını kullandığını iddia ediyor: “Tablo, Andrea Del Sarto tarafından yapılmış ‘Madonna dell Arpie’ isimli tablodur ve Floransa’daki Uffizi Galeri’de bulunmaktadır.”

sabahattin-aliKürk Mantolu Madonna, yazarın diğer eserlerinde olduğu gibi (Mesela, İçimizdeki Şeytan’da Peyami Safa’dan Necip Fazıl’a birçok yazarı temsil eden karakterlere yer verir, dönemin edebiyat dünyasının iç dünyasına ayna tutar.) kaleme alındığı dönemden bir hayli izler taşıyor. Yazarına ‘toplumsalcı yazar’ sıfatı kazandıran roman, Ankara’dan tanıdığı olmayanın yüzüne kapıların kapandığı, şiir okuyanların ceza gördüğü, hapis yattığı bir Türkiye’ye Rasim karakteri üzerinden çok şey anlatıyor. Kitabın çok talep görmesinde bu gerçekliğin payı yadsınamaz. Edebiyat eleştirmeni A.Ömer Türkeş’e göre edebiyatımızın en başarılı psikolojik analizlerinden olan öykünün el üstünde tutulmasının sebepleri ise şunlar: “Yenilmiş, silik, içine kapanmış bir insan kişiliği üzerine yapılmış çözümlemeler, o kişiliğin ardındaki çok zengin bir duygu ve düşünce dünyasının tasviri, kullandığı dilin sadelik ve güzelliği onu güncel kılan özellikler. Romanda savaş doğrudan anlatılmaz, şiddet sahnelerine yer verilmez ama bireylerin hayatına yaptığı etki derinlemesine hissettirilir… Ne büyük laflar kelam eder, ne yaşananları abartır. O yumuşak, pastoral üslubun kendisidir isyanımızı, hüznümüzü yaratan.”

Sabahattin Ali’nin kızı Filiz Ali’ye göre hikâyenin okuyucuyu sarıp sarmalaması birkaç başlık altında irdelenmeli. İlki bir erkeğin, kadınların iç dünyasını analiz etmedeki başarısı: “Bir erkek, bir kadının iç dünyasını nasıl bu kadar iyi analiz edebiliyor? Pek çok kadın okuyucu böyle diyor. Maria Puder ile ilgili pasajlarda herkes, ‘Ben bunların hepsini bugüne kadar düşündüm ama hiç dile getirmedim.’ diyor. Babam hemen hemen bütün kadınların duygularına tercüman olmuş.” İkinci ayrıntı, aşka duyulan özlem: “İdealize edilmiş bir aşk anlatılmıyor. Herkesin hayatında olabilecek gerçeklere yer veriyor. Şu dünyada özlemi çekilen ve ulaşılamayan şey, sevgi ve fedakârlık. Her okuyan kendisinden bir şey buluyor.” Bir diğer ayrıntı Puder’in şefkati: ‘Kadınların bütün arayışı kendisini anlayan bir erkek bulmak. Erkekler de esasında anlayan ve şefkat gösteren bir kadın ister.’ Puder’in gösterdiği şefkat erkekleri çok çekiyor. Bunlar hiçbir zaman ulaşılamayacak duygular değil. Sadece biz o duyguları kaybetmişiz. Bu kitapta bunu görüyoruz.” Gerekçeler uzayıp gidiyor, her yazara, edebiyatçıya göre gerekçeler değişiyor. Galiba en değerli soru şu: “Kürk Mantolu Madonna’yı sizin için değerli kılan ne?”

İnsanı anlattığı için…

Sezai Coşkun (Edebiyat sosyoloğu): Edebî eser, her şeyden önce ele aldığı meseleyi nasıl anlattığı ile değer kazanır. Dünyadaki bütün romanların konusu, insandır. Ama kalıcı olan roman sayısı sınırlıdır. Bundan dolayıdır ki edebî eser, insanla anlatım tekniğinin uyumundaki ustalıkla var olur. Edebiyat tarihimizde yayımlandığı dönemde saman alevi gibi çok okunan ama sonra unutulan yüzlerce roman vardır. Ancak bugün çok satılan, çok okunanlar listesinde yer alan Kürk Mantolu Madonna gibi eserler ise zamanın tenkidine dayanabilen az sayıdaki metinlere örnektir.

İnsanlar Kürk Mantolu Madonna’yı niye okuyor? Suç ve Ceza’yı, Vadideki Zambak’ı, Bulantı’yı, Tutunamayanlar’ı niye okuyorsa, Kürk Mantolu Madonna’yı da ondan dolayı okuyor. Sabahattin Ali, eserini zor şartlarda, askerde iken, yazıyor. O dönemde de genel bir kabul görüyor. Ama aradan geçen yetmiş yılda okuyucu kitlesi azalmıyor. Çünkü romanda insan var. Yalnızlığıyla, açmazlarıyla, gelgitleriyle… Hâsılı Sabahattin Ali, bütün uzviyetiyle insanı yaşatabiliyor eserinde. Raif Efendi’nin dünyası ile Maria Pauder’in dünyasının kesişmesi, ayrışması bir bütün halinde insan olmanın farklı cephelerden realitesini gözlerimizin önüne seriyor. Eserin bugün hâlâ liste başında yer alması, romanda ‘yaşayan’ insanla ve bu insanın anlatımındaki ustalıkla izah edilebilir, diye düşünüyorum. Şunu belirtmek gerekir ki Kürk Mantolu Madonna, sadece çok satan bir eser değil. Çünkü diğer ‘bestseller’ eserlerine baktığımızda çok ayrı bir yerde duruyor. ‘Longseller’ olarak meselesi olan bir eser. Bu mesele, onu satın alınıp kütüphaneye konulan bir eser olarak bırakmıyor; okutuyor.

Yedirenkdergi
6 MAYIS 2014

“Kürk Mantolu Madonna’yı Neden Çok Sevdik? – Ayhan Hülagü” üzerine bir yorum

  1. Çok güzel bir yazı. Ancak yazıda ciddi bir hata var. Üçleme olarak kurmayı düşündüğü roman Kürk Mantolu Madonna değil, Kuyucaklı Yusuf. Zaten yazıda da karakter olarak Yusuf’un adı zikrediliyor. Düzeltilmesi temennisiyle…

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
CHP temsilcisinin Sosyalist Enternasyonal’deki utanç verici çabası – Erdoğan Aydın

Bir an CHP delegelerinin intihara kalkıştığını ve Umut Oran’ı veya bir benzerini genel başkan seçtiğini düşünün... Bu durumda, zaten olması...

Kapat