“Korkudan daha etkilidir sevgi. Korku kin doğurur, sevgi ise saygınlık…” Doğu – Onat Kutlar

onat kutlar(…)  Furuğ’un şiirindeki gibi. Yoksul okulların birinde bir çocuk karatahtaya “taş” sözcüğünü yazar yazmaz, binlerce kuş uçup gitti yakın ağaçlardan.

(…) Anlamıyorum nasıl oldu bu? Sen anlayabiliyor musun? Yarın’ı kırmızı bir elma, buruk bir yaban iğdesi, iki kırmızı balıktan bin gibi sevinçle bekleyen çocuklar nasıl asıldılar daragaçlarına? Nasıl gidiyorlar ölmek için, on binlerle, yüz binlerle alınlarında birer kırmızı bant, boyunlarında Güney Kore yarası plastik cennet anahtarlarıyla? Şölen nasıl birden yasa döndü gülüşler çığlıklara? Nereden geldi “kötü günler ve karanlık?” ‘

Yarın Her Zaman Güzeldir!

İçkinin yasak olduğu İran’da, insanların kendi şaraplarını gizlice kendilerinin yaptığını ve buna o eşsiz halk bilgeliğiyle mollaların devrim sloganlarından birinin adını vererek ‘Tevlitten masrafa”, yani “üreticiden tüketiciye” dediklerini sen anlatmıştın bana. Şarabım nasıl yapıldığını da.
Şimdi balkonda, üstü taze asma yapraklarıyla örtülü bir sepette pırıl pırıl üzümler seni bekliyor. Altın renginde bir şarap yapalım diye. Geleceğin şarabını. Nevruza kadar bırakalım mayalansın. Adonis günlerinde, yani ölümsüz gençlik olan baharca, kurban edilmiş bir gençlik için kaldıralım güneş dolu kadehlerimizi. Yeni bir düş için içelim. İyice sarhoş oluncaya kadar, başkaldırıncaya kadar yeniden yazgıya. Tarihi düzeltmek İllimizde değil. Ama hiç olmazsa geleceğin de kurban edilmesine razı olmayalım. Ne dersin?

Uçakta bir yer bulabilmek için binlerce yurttaşınla birlikte sekiz gündür Tahran Havalimanının döşemelerinde yatıp kalktığın sırada yazdığın mektup, ekimin başında elime geçti. Tuhaf ve gergin bir gündü. Bir yandan senin de çok sevdiğin İznik’le ilgili kitaplar okuyor, bir yandan da yaşamın anlamını düşünüyordum. Arada sırada tıpkı Tristram Shandy gibi gökyüzüne bakarak böyle garip şeyler düşünürüm bilirsin. Gözlerim faltaşı gibi açıktı. Güzün doğudan gelen ağır ve karanlık bulutlan gökyüzünü yavaş yavaş kaplıyordu. Beklenmedik anlarda kızıl ateş turnası sürülerinin geçtiğini görüyordum. Hızla kanat çırparak kesiyorlardı kuzeyden güneye, koyu bulut kümelerini. Uzak ve boğuk davul sesleri duyuluyordu.

Düşünüyordum: Nedir anlamı bütün bunların? Tam o sırada geldi mektubun. Alıcı kuşların arasından sıyrılmış bir güvercin. Kapımın altından gizlice sokuşturulmuş bir pusula. Ya da kendime yazdığım bir mektup. Nerdeyse aynı yazgıyı paylaşan ikiz kardeşler gibi değil miyiz? Birer gülümseme, bahçe ve göl özleyen, benzer gündüz düşleri gören, kadehinde cin ya da votkanın üzerinde mutlaka bir yaban dalı şiiri bulunduran iki çılgın? Öfkeyi kahkahayla saklayan, günleri bir şölen gibi yaşayan?

Yazdığın satırları okurken mektubu havaalanında değil de Şimran’da kaleme aldığını düşündüm. Sanki acıya dayanmak için daha önce biraz afyon almışsın gibi. Orada, ölmekte olan eşsiz Şimran bahçelerinden birinin kıyısında, tıpkı Hayyam gibi bir Acem halısına bağdaş kurmuşsun. Kamış kalemi arada sırada bir kum saatine daldırarak yazıyorsun. Yanıbaşımda siyah gözlü bir genç kadın duruyor ayakta ve sana mavi bir gündüzsafası uzatıyor. Her şey eski bir minyatürdeki gibi. Yalnızca halının köşesinde duran ince, toprak testi kırılmış ve akan kan desenlerin karmaşık ve hızlı arabesklerine bulaşıyor.

“Ben iyiyim” diyorsun. “Geziyorum. Kentin kurak alanlarını. Ve bazan birkaç uyuz aydma rastlıyorum. Kuyruğu kopmuş, tüyleri dökülmüş, kurumuş aydmlara. Bazan bir bahçeyi düşünüyorum. Artık çok uzaklarda kalmış olan yeşil bir bahçeyi. Burada ölüyor her şey…”
Burada da her şey çürüyor ve kokuşuyor. İnsanlar, evler, sokaklar ve kentler. Yok oluyor gençlik düşleri!…

Iznik’e hemen o gece gitmeye karar verdim. Ortak bir geçmişe doğru bir yolculuktu bu. Yakın bir yolculuk. Çünkü İznik ne kurak iran’ın yanan bozkırları kadar uzaktı ne de yıllardır labirentlerini çözmeye çalıştığım gizemli İstanbul kadar yanıbaşımda. Arabaya atladım, yola çıktım. Orhangazi’den göle inen dümdüz, dar ve ıssız asfaltta hızla ilerliyordum. Uzak farları yaktım. Gökyüzü öylesine karanlıktı ki zeytinler ve çınarlar bir fotoğrafın negatifinde olduğu gibi siyah zemin üstünde bembeyaz gölgeler olarak geçiyordu iki yanımdan. İznik’e her gidişte olduğu gibi Bedreddin’i düşünüyordum. Göl kıyısında, gecenin henüz sabaha çok uzak bir köşesinde “ak bir koyun postu üstüne/oturmuş/Hattı talik ile yazıyor/Teshil’i” ve derin sulara bakarak zulümden arınmış, mutlu, özgür bir dünya düşlüyor. “Yüreğimde gizli bir fitil öylesine yandı ki binlerce meşaleyi kavradım. Ey gerçeğin yolcusu umudunu kesme! Sen de tehlikeli yerleri aşarsm. Sen de bu ışığı elde edersin…”

Sonra da gene İznikli Genç Plinius’u. “Gülmek benim de hakkım” diye yazıyordu mektuplarından birinde. “Çünkü ben insanım…”

Üniversitede öğrenciyken seninle Laleli’de, yolun ortasındaki büyük çınar ağaçlarının altında dolaşır, dalları dolduran sayısız, küçük kuşun üstümüze pislemesine aldırmaksızın neşeyle geleceği düşünürdük. Bir bakır tabak olan İran’da kanlı bir av etine çatalım batırmış duran Şah’ın donuk Pers heykelinin devrildiğini, büyük alanlarda ellerinde Zerdüşt ateşleriyle yüz binlerce gencin özgürlüğe yürüdüklerini. Aralarında ben de olurdum. Tıpkı benim gelecek düşlerimin şölenlerinde senin her zaman bulunuşun gibi. Ve ne çok gülerdik… Yarın her zaman güzeldir.

Zeytin ve çınar ağaçları hızla akıyordu iki yanımdan. Bir an şaşırdım, yarına mı gidiyorum düne mi? Küçük bir taş, herhalde bir taş olmalı arabanın ön camım birden tuzla buz etti. Sevgilin Furuğ’un şiirindeki gibi. Yoksul okulların birinde bir çocuk karatahtaya “taş” sözcüğünü yazar yazmaz, binlerce kuş uçup gitti yakın ağaçlardan.

Arabayı yandaki üzüm bağının asma kütükleri araşma çekip sabahı bekledim.
Orada, arabanın çatlayınca buzlu çiçeklerle bezenen ama dağılmayan ön camına bakarak uyumaya çalışırken uzun ve karışık düşler gördüm. Yeryüzünün öğle vakti olmalı. Yani İm parator Hadrianus zamanı. Antik adlarıyla Antigonia ya d Nikaia’nm kurucusu olduğuna inanılan Dionisos adma her be yılda bir kutlanan çılgın bağbozumu şölenlerinden birindeydik İkimiz. Kentin, dört kapıyı birden gören merkezinde, mermer caddenin ortasında durmuş şaşkınlıkla çevremize bakıyorduk Gülüşler, şarkılar ve çiçekler savruluyordu havada. Bitinya ipeğinden giysileriyle genç kızlar ve delikanlılar dans ediyorlardı sokağın ortasında. Altın renginde olgun üzümler taşıyan tek atlı arabalara yol vermek için kıyıya çekildik. Yanımızda filozof tavırlı yaşlılar duruyordu. Kalabalığa ve kuşlar gibi durmadan yer değiştiren çocuklara bakarak gülümsüyorlardı. Atletler büyük yanşa hazırlanıyor, çığırtkanlar o akşam binlerce kişilik anfiteatr’da oynanacak oyunu haber veriyorlardı. Gölden gelen, çiçek kokularıyla yüklü bir esintiyle ürperdik, birbirimize baktık. “Bir düş belki de bu” dedim sana fısıldayarak. “Ama öyle bile olsa gidip Konsül Genç Plinius’u görmeliyiz.”

Aynı zamanda ünlü bir avukat ve yazar olan Konsül’ün “domus”u gölün kıyısındaydı. O zamanlar adı “triniclium” olan salonda, üç kişilik divana uzanmış, dostu Paulinus’a mektup yazdırıyordu. Bizi gülümseyerek karşıladı ve mektubu tamamlamak için izin istedi. Birimiz sağma, öbürümüz soluna uzandık ve onun işini bitirmesini bekledik. “Herkesin düşü kendine göredir” diye devam etti Plinius, yazdırmaya. “Ben kendi adıma, sürekli ve temelli bir saygınlıktan tam anlamıyla yararlanarak yaşayan kişiyi mutlu sayarım. Yaşam zenginliğinden kuşku duymaksızın, gelmekte olan zaferi bekler o insan. Eğer böyle bir ölümsüzlük düşüm olmasaydı, bir başka düşü yeğlerdim: Kesin ve derin bir dinginliği, köşeye çekilmeyi.” Yazıcısını gönderdikten sonra bize döndü, gülümseyerek konuştu:
“Haklı değil miyim? Başka türlü kabul etmek istemezdim yaşamın alnıma getireceği çelengi. Korkuyla, terörle saygınlık kazanmak istemezdim. Korkudan daha etkilidir sevgi. Korku, kaynağından uzaklaştıkça unutulur, sevgi ise unutulmaz. Korku kin doğurur, sevgi ise saygınlık…”

Ellerini birbirine vurdu. Bize işlemeli toprak kaplarla sapsarı bir şarap getirdiler. Mermer taraçaya çıktık, surlar içindeki kente baktık. Akşam oluyordu. Sokaklarda ellerinde meşalelerle dans eden insanları izledik.
Sonra nasıl olduysa birden değişti görüntü. Şimdi Tahran’da eski adıyla Şah Rıza caddesini görüyordum. Yeni adıyla Devrim. Geceydi ve yüz binlerce insan yürüyordu caddede. Ellerinde meşaleler vardı ve neşeyle bağırıyorlardı. Ne söylediklerini anlamıyordum. Ön saflardan birindeydin sen de. Havada bir uçarılık ve Şiraz bahçelerinden gül kokuları. Ve sanki yıl dönmüştü ve sonsuz bir Nevruz. İşıklı pencerelerin ardında gülen yüzler ve masanın üstünde sümbül, sumak, sikke, sebze, sirke, sib ve sincid. Ve ayna ve aynanın önünden akıp geçen ırmağın berrak sularında iki kırmızı balık.

Üniversitenin büyük salonunda Süryani temsilcinin açtığı büyük ve kalın Ortadoğu tarihinin boş yapraklarına yeni şeyler yazılıyordu. Belki bir anayasa. Her kavim ordaydı. Kürtler, Beluciler, Türkmenler ve öbürleri. Üstlerinde ulusal giysileri vardı ve sen de aralarındaydın. Sık sık birbirinizle kucaklaşıyordunuz.
Sakın “Uçuşu unutma!” Kuş ölümlü bile olsa. Bütün kuşların gökyüzünün sınırlarım aştığı yeni bir gün başlıyordu.  “Yarın” o zamanlar güzeldi.
Bu olağanüstü düşten, birinin beni gözetlediği duygusuyla ürpererek uyandım.
Arabanın, ekim sabahının çiğleriyle buğulanmış camının ardında şaşırtıcı güzellikte bir genç kız yüzüydü bu. Saçları sarışına yakın kumral, dudakları pembe, gözleri açık renk. Cama pastelle boyanmış gibi. Gülümsüyordu. Nicedir rastlamadığım bir bakışla. Hafif sorgulu. Camı açtım. Yaşı göründüğünden daha küçük olmalı. Hafifçe geriledi. “Merhaba” dedim. “Burada ne yapıyorsunuz?” Birkaç adım ötede, bir asma kütüğünün altına eğilmiş çalışan annesiyle babasını gösterdi. “Bağ bozuyoruz.” Çıktım arabadan. Havada yosun, kekik ve ezilmiş asma yaprağı kokusu. İşlerine dalmış çalışan çiftçi ailesinin yanma gittim. Bir süre konuştuk. Arabanın kınlan camından, üzüm fiyatlarından, iznik’ten. Ayrılırken bir sepet üzüm getirdi genç kız. Üstü asma yaprakları ile örtülü. Bütün aile gülümseyerek uğurladı beni. Umulmayacak kadar parlak bir ekim güneşi, arabanın içini bir kaleidoskop’a dönüştürüyordu. Ağır ağır kasabaya girdim.

Diyorsun ki mektubunda, “Şimdi Furuğ’un ‘Yeryüzü Ayetleri’ni hatırlamanın zamanıdır: Güneş öldü/Güneş öldü ve yarın/ Uslarında küçük çocukların/Yitik, belirsiz bir kavramdır artık/Defterlerine sıçrayan kapkara/İri bir mürekkep lekesiylef Anlatıyor çocuklar/ Tuhaflığını bu eskimiş sözcüğün../

Anlamıyorum nasıl oldu bu? Sen anlayabiliyor musun? Yarın’ı kırmızı bir elma, buruk bir yaban iğdesi, iki kırmızı balıktan bin gibi sevinçle bekleyen çocuklar nasıl asıldılar daragaçlarına? Nasıl gidiyorlar ölmek için, on binlerle, yüz binlerle alınlarında birer kırmızı bant, boyunlarında Güney Kore yarası plastik cennet anahtarlarıyla? Şölen nasıl birden yasa döndü gülüşler çığlıklara? Nereden geldi “kötü günler ve karanlık?” ‘

Yağ ve pas içinde tamirci çırakları arabayla uğraşırken ben binlerce yıldır surların dışına taşamayan İznik kasabasının ortasında durmuş çevreme bakıyordum. Güzün değişken bulutlan yeniden kaplamıştı gökyüzünü. Durgun bir yağmur öncesi. Kasaba esnafı, hacıları karşılamak üzere hazırlanan otobüslerin önünde, hoparlörle tekbir getiriyordu. Geçmişin aydınlık izlerinden biriyle karşılaşmak için Genç Plinius’un yıllarca emek verdiği anfiteatır’a gittim.
Şimdi tarihin karanlık; şiddet, öfke ve kanla dolu kuyusuydu o mermer tapmak. Kazıldıkça metrelerce kemik tabakalan çıkıyordu. İstilaların, savaşçıların, kıyımların dayanılmaz çöplüğü. Önce Persler darmadağınık etti güzelim geometrisini kentin. Sonra Gotlar, sonra Araplar, sonra Bizanslılar, sonra Hazarlar, sonra Selçuklular, sonra Haçlılar, sonra yeniden bizler… Athena tapmağının yıkıntıları üstüne kiliseler yapıldı, onun üstüne camiler. Tiyatro’nun lotus frizli taşlan surlara taşındı, heykeller kırılıp mancınıklarla fırlatıldı. Kapılara muzaffer komutanların adları kazındı kanlı mızrak uçlarıyla. Sonra o kapılar bir daha yıkıldı, bir daha yapılmak için. Şimdi kent, acımasız bir boksörün dağıttığı güzelim bir yüz gibi tanınmayacak durumda.
Ve artık onu geçmişteki gibi düzeltmek elimizde değil. Peki ne yapmak?

Diyor ki Simavna Kadısıoğlu Şeyh Bedreddin, “Uyuyan kimse ancak uyanık iken bildiği, gördüğü, işittiği ve izlediği veya onlara uygun bir şeyi görebilir… Hasıh düş denilen şey, uyuyan kişinin birtakım suretlere benzeyen kendi zihninin anılarından başka bir şey değildir.

Yaşadığımız şu karabasan, bir gerçeğin yansımasından başka bir şey değilse, ölümsüz gençlik ve bahar düşlerimiz nedir? Gerçek değil mi onlar? İstersen şimdi yalnızca bunu düşünelim ve bekleyelim yarını. Yarın her zaman güzeldir.
Sana bu mektubu dönüşü, sabaha karşı, günün hafifçe ağardığı pencerenin önünde yazıyorum. Dışarda üstü taze asma yapraklarıyla örtülü bir sepet İznik üzümü. Ve gelecek, gülümseyerek bekliyor kapıda. Elinde altın renginde bir kadeh şarap. Doğu’nun tüm tadları ile yüklü ve hafif buruk.
Onu hep birlikte, yazgıya başkaldırmak için içelim.

Onat Kutlar
Doğu V
Bahar İsyancıdır

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
“Diğer erkekler gibi olma, ne olur!” Cafer Yurtsever’den Bir Öykü: Bahşiş

Geceyi çığırından çıkaran bir bayağılık yoktu ortada. Her şey doğaldı ve ikisi de yüreklerinden koparak gülüyorlardı. Söyledikleri her söz bir...

Kapat