“Öldüğümde hasta olduğuma inanırlar” Cafer Yurtsever’den bir öykü: Şirin Gelin

Cafer YurtseverŞirin gelin yanan boğazını ıslatmak için ha bire yutkunuyor ve sürekli öksürüyordu. Sabah erken uyanmış, hamur yoğurmuştu. Yayla evinin ekmeğini o pişiriyor, suyunu o taşıyor, bulaşığını o yıkıyor; süpürge işlerine o bakıyordu.
Geçen kış, elinde su kovaları, karların içine yığılıp kalmıştı. İlk kez o gün aklına ölüm gelmiş; “Ben öleceğim” diye mırıldanmıştı.
Sesinin rüzgarla savrulup karşı karşıya dağınık şekilde toprağın üzerine oturtulan toprak damlı evlere girdikten; kadınların, kız çocuklarının, erkeklerin, oğlan çocuklarının kulağını yaladıktan sonra Külyan vadisine dağıldığını izleyerek. 
Karların içinden doğrulmuş, sesini duyup da kapıya çıkan birileri var mı, yok mu diye seçebildiği mezra evlerinden taraf bakmıştı.

Beyaz bir örtünün altından bir yolunu bulup çıkmış gibi, birkaç metre ileride yükselen kavak ağaçları, uzak tepelerdeki yabani ardıç ağaçları ve yamaç sırtlarındaki mağara ağzını andıran komşu evleri, bir rüyadaymış gibi, her an yerleri, boyları ve türleri değişirmiş gibi görünen…
Kendisini ve vadiyi izleyen birinin varlığını hissetmiş, geri dönüp baktığında kimseleri görmemişti.
Yayla evinin ocağına odun atarken hala karların içinde debelenen kendisini görüyordu. Az önce ekmek sacının sırrını çekmiş, hazırlamıştı. Sac sırrını hazırlamak hem kolay hem de eğlenceliydi. Ekmek sacını ters çeviriyor, bir avuç kadar ateş külünü içine boşaltıyor, üzerine bir tas su döküyordu. Uçları körelmiş bir yer süpürgesi ile külü karıştırıp yoğuruyor, akışkan hale gelinceye kadar su ekliyordu. Kül bulamacı kıvamına gelince de sacın kenarından tutup dönderiyor ve süpürge ucuyla sacın iç yüzeyini sıvıyordu.
Bu işi yaparken daha çok eteklerini savura savura, ekinler arasında etrafından döndüğünü hayal ediyordu.
İki yaşına basan oğlu Cemal ve şimdi karnında taşıdığı, kız olacağına inandığı bebeği ile bir çember oluşturuyorlardı zaman yitirmeden. Kendisini mavi çiçekli beyaz bir entarinin içinde hayal etmeyi seviyordu. Doğmamış kızına ise kırmızı bir entari yakıştırıyordu.
Diğer işlerin aksine sacı sıvamak uzun sürmüyor, başladığı gibi bitiyor ve ekinlerin arasından çıkmaya zamanı olmuyordu. Beyaz entarisi içindeki genç kadını çocuklarıyla orada bırakıp ayrılıyor; bulunduğu yerden bir süre daha hayalini besliyor, ancak elindeki malzeme o hayalini canlı tutmaya yetmiyordu.
Sırlama işi bitince süpürgeyi ocağın ağzına yakın direk ile duvarın arasına sıkıştırıyor, saca biraz kuru kül serptikten sonra onu orta yerde bir süre daha sırtüstü bırakıyordu. Sac ayağı için kullanılan üç yassı taştan ikisini ateş ocağının ağzında iki tarafa, üçüncüsünü de ocağın dip tarafına yerleştirmeye koyuluyordu ardından. Ekinler arasında bıraktığı genç kadına ancak bir sonraki gün dönüyordu.
Dışarıdan çocukların sesleri duyuluyordu.
Saca kül serperken aklından geçenleri eltisi ile paylaşmak istedi.
“Abla!”
Eltisi Gülten’e “abla” diye sesleniyordu. Gülten gelin, bir adım ötesinde, yayla evinin karanlık köşesinde çömelmiş sağım torbasını hazırlıyordu. Beyaz yazması yana kaymış, omuzları üzerinde kümelenen kıvırcık, dağınık saçları açıkta kalmıştı. Yaşı ilerledikçe tombul yanakları çekiliyor, keskin yüz hatları belirdikçe daha güzelleşiyordu. Yayla kapısından içeri dolan ışık alt köşeye ulaşıncaya kadar gölgesi kırılmış mat bir gölgeye dönüşüyordu. Gülten gelin bu mat gölgenin içinde kalmış, küçük kristallere ayrılan ışık izleri içinde asil bir portre çiziyordu. Beş çocuk annesi, içine kapanık, duygusal bir kadındı.
Şirin gelin ondan taraf bakmayı sürdürdü. Sesini duyurmamıştı. Tekrar, daha yüksek tondan;
“Abla!” dedi.
Demekle birlikte öksürmeye başladı. Bir dakika kadar öksürdü. Yüzü kızarmış, gözleri dolmuştu.
“Abla, ben geceleri çok terliyorum” dedi boğuk, kısık bir sesle.
Eltisi Gülten, ağzını ıslattığı sütlüğü şişiriyordu.
“Havalar ısındı, ondandır” diye karşılık verdi.
“Bundan değil. Çok terliyorum, suya batmış gibi oluyorum abla. Uyanınca kendimi bir bataklıkta gibi hissediyorum.”
“Terlemek iyiyidir, terleyince öksürüğün kesilir…”
“Abla ben çok hastayım.”
Gülten dönüp baktı, ama bu kez bir şey söylemedi.
“Ben çok hastayım abla,” diye tekrarladı Şirin gelin. “İçimdeki bebeği doğuracak gücü kendimde bulmayacağımdan korkuyorum. Sanki içimde bir yara var ve kıpırdıyor. Bu çocuğu doğurmadan öleceğimden korkuyorum abla. Ben öleceğimi biliyorum…”
Eltisi Gülten donup kalmıştı. Toparlanınca;
“Böyle konuşma,” diye çıkıştı. “Uzun bir kıştan yeni çıktık. Kışın üşüttün, bu yüzden öksürüyorsun. Havalar ısındı. Bak gece çok terliyorum diyorsun. Ne kadar terlersen, o kadar iyi. Terledikçe ne var, ne yok, söküp atarsın. Bir daha ölümden konuşma, tamam mı?”
Şirin gelin, yutkunuyormuş gibi kasılmış, başını ileriye doğru uzatmış, dinliyordu. Gülten gelin, bir yandan konuşuyor, bir yandan da, sözlerinin etkisini ölçmek için küçük bir ifade değişikliği arıyordu onun yüzünde. Şirin gelin, bitkin bir yüz ifadesiyle, gözlerinin önünden akıp giden bir çizgiye odaklanmış gibiydi.
“İnsan yirmisinde ölümden konuşur mu hiç?”
Şirin gelin, bir yıl arayla yaşlarının baharında ölen Hüseyin ve Melek’i hatırlamıştı. Hasan Osmali’nin evli iki fidanı, arkalarında birer çocuk bırakarak, birer yıl arayla ölmemişler miydi? Gülten gelin, onun aklından geçenleri okumuş gibi, sözlerini beslemeye çalıştı hemen.
“Hüseyin ile Melek çok gençtiler, ama onlar hastaydı. Ölüm onlar için kurtuluş oldu. Hamilesin, üzerinde ağırlık olacak tabi. Havalar ısınınca öksürüğün de azaldı. Artık eskisi kadar öksürmüyorsun. Yaylada yüzüne de renk geldi.”
Şirin gelin, tebessüm etmeye çalıştı, beceremedi.
Duyduğu ayak seslerinden ürküp buğday tarlasından havalanan bir bıldırcına benziyordu. Nereye uçacağını bilmeyen ürkek bir bıldırcın… Yemlendiği yere dönmek için kanatlarının güçlenmesini beklemek zorunda kalacak bir bıldırcın…
“Abla ben ölürsem Cemal’imi diğer çocuklardan ayırmazsın değil mi?” dedi, sonra öksürüğünü tutmaktan vazgeçip, saldı.
Gülten gelin anlamaya çalışır gibi eltisinin öksürüğünü dinledi. İlk kez eltisinin söylediklerini tartma gereği duymuştu kafasında.
Şirin gelin koca bir kış öksürmüş, öksürüğü duyulmasın diye odasına kapanıp başını dizlerinin arasına gömmüş, ama kimsenin aklına onun gerçekten hasta olduğu gelmemişti.
Öleceğini hissedecek kadar gerçekten hasta mıydı yoksa? Hüseyin ve Melek gibi? Gülten gelinin kafası karışmıştı iyice. Şirin hastaysa, türbeler, kutsal tepeler ne güne duruyorlardı peki?
Bandırbaba hemen başuçlarında yükseliyordu. Kutsal tepenin köye bakan batı yamacında yayla çeşmesi, güney yüzünde ise Rus harbi siperleri bulunuyordu. İçine kapanık bir görüntüsü vardı, çünkü diğer kutsal tepelere kadar heybetli değildi. Tepenin zirvesinde dört bir yanı taşlarla örülü mezarlığa benzetilen bir tümsek, etrafta kocaman birkaç kaya parçası göze çarpardı, hepsi bu. Gücünü insanların yüreklerinden alıyordu.
Göşanlılar yaylaya çıktıkları gün ve bir de yayladan köye indikleri gün hayvanlarını bu tepenin etrafına yayar, kendileri zirveye çıkar, orada kurbanlarını keser, niyazlarını dağıtırlardı. Yaylaya çıktıklarında beraberlerinde getirdikleri ve köye inerken burada bıraktıkları için bir kazanç ve zarar karşılaştırması yapmadan minnetlerini sunarlardı.
O sırada, neredeyse, ayak seslerinden önce çocuklar, girdi yayla evine. Cemal, öksürüğe boğulan annesinin omzuna yaslandı; Turabi de geldi, annesinin önüne dikildi. Komşu çocukları da yayla evinin kapısından başlarını uzatıp geri çekildiler. Annelerine sokulan çocukların somurtkanlığından dışarıda birbirleriyle dalaştıkları anlaşılıyordu.

Havaların ısınmasıyla birlikte çocukların kıştan kalma burun uçları ve şakaklarındaki çatlaklıklar kapanmaya, yüzlerine renk gelmeye başlamıştı.
Yayla kadınları, didişen çocuklarına bakıp bakıp, birbirleriyle kavga etmek yerine, yayla düzünde oynasalar; köy yamacına sarkıp gölet başında değirmencilik yapsalar boyları uzayacak, diyorlardı hep.
Çocukların oynamak için dışarı çıkmalarıyla içeri dönmeleri bir oluyordu bazen de. Çocuklar yokken işe koyulan anneleri, onları karşılarında görünce de, dövmekten beter ediyor, gerisin geriye püskürtme yollarını arıyorlardı. Gün boyu kapı önlerinde dudakları sarkık çocuklar görmek olasıydı her zaman. Çoğu kadın da çocuklarını üzerine tereyağı sürdükleri bir parça ekmekle kandırıp başından savıyordu.
Anneler ve çocuklar arasında bütün gün süren sürtüşme, gün batımında çocukların ününe sürülen bir tas yoğurt ve bir ekmekle tatlıya bağlanıyordu. Çocuklar ellerinde yarım yalanmış kaşıklar ve dizlerinde ucundan bir parça koparılmış ekmeklerle uyuyup kalıyorlardı odun ocağı başında. Anneleri ayaklarındaki lastikleri çıkarıyor, üst başlarıyla onları bir külçe gibi kucaklayıp yatağına uzatıyor ve başlarına yorganı çekiyorlardı.
Çocukların yorgun düşüp erkenden uyuması erkeklerin de işine geliyordu. Erkekler kadınlarını daha özgürce kokluyor ve kulaklarına bir iki sözcük fısıldayabiliyorlardı.
Küçük Cemal ağırlığını annesine vermiş, omuz atıyordu. Şirin gelin, önündeki sacı ileriye itti, oğluna kucağında yer açtı. Onu dizlerine oturmak için kendinde güç bulamadı, bacaklarının arasında ayakta tuttu. Saçlarını kokladı, kokusunu içine çekti. Çocuğun saçları keçeleşmeye yüz tutmuştu. Şirin gelin, çeşme başında ataşe kazan koyup çocukları yıkamak için gün belirlemeye çalışırken, küçük Turabi annesinden yüz bulamayınca dışarıya çıkmaya karar vermiş, çıkmadan önce Cemal’in elinden tutmuş, onu da arkasından sürüklemişti.
Çocuklar geliş sebeplerini unutmuş gibi kapı ağzında gülüşmeye başlamış, kapıdan yan yana çıkıp gitmişlerdi.
Çocuklar çıkınca Gülten gelin yerinden kalktı. Doğrulmuyordu, çünkü yayla evinin tavanı çok alçaktı. Onlar da yayla içinde iki büklüm dolaşıyorlardı.
Gülten gelin eltisine bir şeyler daha söyleyecekti, ama çocuklar gelince ne söyleyeceğini unutmuştu. Sağım torbasını sırtladı, yolda eğireceği yünü koluna doladı ve tek söz etmeden çıkıp gitti.
Şirin gelin öksürüğünü bastırmış, derin derin nefes alıp veriyordu. İçeride tek başına kalınca, o da toparlandı. Dizlerinde güç kalmamış, bütün kemikleri sızlıyordu.. Dışarı çıktı, güneşe durdu bir süre…
Yayla kadınları sağım yoluna düşmüşlerdi. Çocuklar meydanda toprak kazıyor ve bağrışarak konuşuyorlardı. Köpekler ortalıkta görünmüyor, gölgelere kaçmış olmalıydılar. Tavuklar gürültüyle yemleniyorlardı. Danaların çoğu hala kapı önlerinde bir kazığa bağlı duruyordu. Tepeler saydam bir perdeyle kaplanmıştı sanki; renkleri güneş yalamış ve karıştırmış gibi görüntüler bulanıktı.
Güneş iyi gelmişti. Omuzları iyice ısınsın diye bir süre ellerini odun yığınına dayayıp bekledi. Bedeni yayla evinin rutubetli havasına geri dönmek istemiyordu. Bütün gün güneşte kalırsa, içindeki yaraları kuruyabilirdi belki. Öksürüğü ve balgamı da…
Güneşle giyinmesi kucak dolusu odunla yayla evine dönüp, ekmek sacını kuruncaya kadar devam etti sadece. Ekinler arasında renkli entarisiyle koşmayı ve dünü hayal etmekten başka dayanağı kalmamıştı yine. Kız kardeşleri ve büyük halasını görmeye köylerine geldiği günlerde kocasıyla karşılaşmışlardı. Onun adı da babasının ki gibi Ali idi. Önce adını sevmişti, sonra kendisini. Mehmet Osmali kapılarına geldiği gün mutluluktan bayılacağını sanmıştı. Düğünleri de sorunsuz geçmişti. Kocasının askerden dönüşünü beklerken de mutluydu. Çünkü Cemal’e hamileydi. Kocası tahta bir bavulla askerden dönmüştü bir bahar günü. Üç kişiydiler ve artık çocuk değillerdi.

Bir gün kendi evleri bile olabilirdi. Artık biliyordu ki hiçbir zaman ayrı bir evleri olamayacaktı. İlk işareti, askerden döndükten birkaç gün sonra kocası derede balık avlarken dizini bir kayaya çarpıp da sağ bacağındaki ağrılardan söz etmeye başlayınca almışlardı. Sonra onun öksürükleri uyarmıştı kendilerini. Şimdi kocası köyde yatak yorgan yatıyor, o da burada yayla evinde öksürüp aksırıyordu gece gündüz. Hastaydı, ama hasta olduğuna daha kimseleri inandıramamıştı.
Gözleri dolmuştu sonunda. “Öldüğümde hasta olduğuma inanırlar” diye mırıldandığının bile farkında değildi. Kendi kendine konuştuğunu çok sonra anladı. Zamanı geri almış, karşıya geçip kendisini izlemişti bir an için. Gerçek ana dönünce ağlamaklı tebessüm etti, kendini kendisine affettirmek ister gibi.
Ağlamış, kendi kendine konuşmuş ve gülmüştü. İki kez de sıcak ekmek vererek çocukları savmıştı başından.
Son ekmeği saca sermek üzereyken eltisi sağımdan döndü. Her günkünden daha erken dönmüştü. İçeriye hışımla dalmıştı zaten.
“Abla ne oldu?” diye sordu yine de.
Gülten gelin, ağır sağım torbasını sırtından sıyırıp orta yere atmış, gelmiş başucuna dikilmişti.
Şirin gelin, sorduğuna soracağına pişman olmuştu. Ancak, eltisinin hareketleri ile yüz ifadesi arasındaki çelişki korkutucu değil, rahatlayıcıydı. Eltisinin yüzünde tebessüm ve anaç bir ifade vardı.
Gülümseyerek; “Gitmeden sana söyleyecektim, unutmuşum” dedi. “Yolda hatırladım. Koyunları alelacele sağdım, koşar adım geldim. İyi, bak ekmeği de bitirmişsin. Ben şimdi sana bir niyaz pişireyim, al Bandırbaba tepesine çık. Niyazını dağıt, duanı et ve uyu! Ne dersin Şirin’im?”
Şirin gelin, bir süre cevap vermedi, kendini izledi.
Ayak parmakları ısındı önce; sonra bu ısı bütün bedenini sardı. Gözleri parıldadı, yüzü aydınlandı.
Aylar sonra biri onun hasta olduğuna inanmıştı.
“Abla!” diyebildi ancak.
Şimdi hıçkıra hıçkıra ağlayabilirdi işte.

Öykü: Şirin Gelin
Cafer Yurtsever
İstanbul, 07.02.2007


Yazar, 1956 Bingöl doğumlu; Marmara Üniversitesi, Atatürk Eğitim Fakültesi Almanca Öğretmenliği bölümü mezunu. İstanbul’da yaşıyor.

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Friedrich Nietzsche: “Ve onlara yıkılıp gitsinler diye de yardım edilmelidir”

Bu kitap en azlarındır. Belki de onlardan hiçbiri yaşamıyor daha. Onlar, benim Zerdüşt'ümü anlayanlar olacaklar: kendimi, daha bugünden işitilecek kulaklar...

Kapat