Uğurlamaya Gel (Öykü) – Cafer Yurtsever

0
7

cafer yurtsever

Adı neydi? Adları neydi? Kimdiler? Birileri söylerdi adlarını. O zaman bilirlerdi. Bilmeseler, tanışmasalar, bakışmasalar da olurdu. Onlar da gördüler görmezden geldiler. Uzaktan göründüler, kayboldular. Geçip gittiler. Göz göze gelmediler hiç. Merhaba bile demediler çoğu zaman, her zaman, daima. Apartmanda, mahallede, köyde, şehirde,  hatta ev içinde ve her yerde bir yabanlık, bir uzaklık, bir ben yalnızlığı…Her yerde bir orası vardır. Güneş, dağların yamaçlarını doldura doldura yükseldi orada.
İnsanların, hayvanların, otların, ağaçların; çocukların, yaşlıların, kadınların, erkeklerin olduğu… Nerede yoktu ki bunlardan?

Anlamsız sözlerin edildiği, yersiz şakaların yapıldığı yerlerde aşk, kokusuz ve tatsızdır. Ruhunuz duymaz. Aşk var mıdır, yok mudur bilemezsiniz. İnsanlar kardeştir, teyzedir, amcadır biri birine. Öyle sanırsınız.

“Cemile sen misin?”

“Evet” dedi kadın.

“Merhaba o zaman.”

“Merhaba…”

İlk ve zorunlu bir merhabaydı bu. Yine de bir merhabaydı. Atomları parçalara ayırmaz, kırk kapıyı açmaz görünse de merhaba merhabaydı.

Cemile çekti aldı eşeğin yularını. Tebessüm etti mi acaba? Hızla, hışımla. Neden? Eşeği ona bıraktıkları için mi? Merhaba demek zorunda kaldığı için mi?

Kadınlar sağıma eşeksırtında gidiyorlardı orada.

Adı Cemile’ydi demek ki.

Diğer kadınlar, aynı yöne giden bir araba denk gelince doluştular ona. Eşekleri geride kalanlara bıraktılar. Cemile’ye bırakılan eşeğin yularını adamın eline tutuşturmuştu arabaya koşan, adını bilmediği kadınlardan biri.

O kadar yabancıysa, ne arıyordu ki oralarda? O mu, adını bilmedikleri mi yabancıydı orada?

“Cemile’ye verin bir zahmet!”

Adamın, “Cemile de kim?” diye sormaya zamanı olmadı bile.

Arabanın sürücüsü kapıyı açmış, “Beriye bir iki” diye bağırıyordu hala.

Kalçalarını zor taşıyan kadınlardan üç tanesi arabada yer bulmuştu kendisine. Şalvar giyindikleri için mi geniş kalçalı gösteriyorlardı oradaki kadınlar?

Cemile de şalvar giyiniyordu, ama daha inceydi, daha narindi, daha kadıncaydı. Daha ince, daha narin, daha kadınca ve daha güzel… Hani bütün kadınlar güzeldi? Neden bir kadın birden bire diğer kadınlardan daha güzel görünürdü, diğerlerinin bir adım önüne geçerdi?

Daha ince, daha kadınca…  Hele ki herkesin teyze, amca olduğu bir yerde?

Adını neden Cemile koymuşlardı onun? Sorulacak soru muydu şimdi?

Arkasından baka kaldığı kadın, çeke çeke sürükledi eşeği arkasından. Eşek ayak sürüyordu sanki. Binici olmayınca sırtında, her eşeğin yaptığı gibi…

Yatay çizgili, sarı renk ağırlıklı, kısa kollu bir tişört vardı sırtında. Şalvarın üstüne sarkıttığı… Kolları açıkta, başında mavi bir eşarp…

“Varamazsın bu şekilde…” diye seslendi adam.

Cemile dönmeden, başını çevirip bakmadan, “binince hızlanır” diye cevap verdi berrak bir sesle.

Cevap vermeyebilirdi de.

Cemile’nin sesi kırılan bir cam sesi gibi geldi adama. Bir anda duyulan ve sönen…

Cam kırığı izi derin olur.

Cemile’nin sesi de iz bıraktı. Beklemiyordu adam bunu. Kaba mıydı, çok mu güven doluydu? Bu yüzden mi bakakaldı, dona kaldı?

Yuları neden hışımla çekip almıştı elinden?

Daha önce hiç konuşmayan, hep görmezden, tanımazdan gelen iki insanın karşılaşması gibi olmamıştı onların karşılaşması.

“Eşeğimin yularını tutmak sana mı kaldı?” demiş olamazdı herhalde. Buna hakkı yoktu zaten.

Belki de onu sarsan adamın aldırmaz görünüp, “Cemile sen misin?” diye sorarken ki rahat tavrıydı. Belki ilk kez duyduğu adamın sesine nasıl tepki vereceğine karar veremedi. Karar veremeyince o da şey mi sandı yoksa?

Bir yanlış anlaşılma olmasındı sakın. Nasıl yani?

Köye misafir gelmiş, yaşını başını almış bir adam, onun yarım yaşında bir genç kadınına ilgi duyduğunu mu hissettirdi “Cemile sen misin” demekle?

Adam kendine sordu hemen.

Var mı böyle bir şey?”

Sahi, böyle bir şey var mıydı?

“Saçmalama. Nereden çıkardın bunu?” demeye çalıştı.

Bocalıyordu adam.

“Haydi be, saçmalama!”

Doğruysa, kadın haklıydı o zaman.

Aklından böyle bir şey geçmemişti ki henüz; kadın onun aklından geçenleri okumuş olsundu.

Adam ikinci kata çıkan merdivenin ilk basamağına oturdu.

“Bütün insanlar benim gibi ise…” diye söylenmeye başladı. Sonunu da şöyle bağladı: “neden hiçbir şey olmamış, hiçbir şey yokmuş gibi ikiyüzlü davranıyorlar?”

Bütün insanlar ikiyüzlü mü davranıyordu yoksa?

Ne sevdikleri, ne de sevmedikleri belli oluyordu yüzlerinden.

Hepsi teyze ve amca gibi görünüyorlardı.

Temiz yüzlü, soylu ve dürüst…

Bakmazdan, görmezden geldikleri ya da böyle davrandıkları için, işte böyle sarsılıyor ve param parça oluyorlardı. Kendi parçalarını birleştirmeye girişince de akılları başlarına geliyordu. Yaşamadıkları, tatmadıkları duyguları kar çiçekleri gibi açıyordu zamansız. Gecikmelerden dolayı özür dilemeye zamanı olmayan insanlar sürekli gecikiyor, varamıyor, erişemiyor ve gidemiyorlardı gidecekleri yerlere.

Diğer gün Cemile asık bir yüzle geçti önünden.

“Tek başına olmadığı için yüzünü asmış olabilir” diye düşündü adam.

İnsanlar başkalarının yanında onlardan farklı görünmeye çalışır, kendini gizler.

O kadar yaş yaşayan biri, bunu bilir.

Cemile’nin kendini ağırdan almasına bozulacağına, avundu.

Göreceğiz adamım haklı olup olmadığını. Daha yarını var, diğer günü var, başka başka günleri var. Somurtarak geçse ne olur, gülümseyerek geçse ne olurdu ki? Neyine ki? İnsanlar istedikleri yüz ve mimikle gelip geçemez miydi?

Adam, kendi ağzının payını vermek için kelimeler aradı.

“Sana ne Cemile’nin yüzünün istediğin gibi olmamasından!”

Zaman kaçışlarının bedelini ödetiyor olabilirdi.

Kaçışlarını saydı. Takiplerini saydı.

Cam kırığı izleri can acıtır. Bir yerleri hala ağrıyordu.

Arkalarından baka kaldığı kadınlar, dilek dileyerek geçmeyen ağrılarını yüzüne vuruyorlardı. Ağrılarından keyif duymayı geç öğrenmişti zaten. Ağrılar artık canını acıtmıyordu eskisi kadar. Sınır tanımayan doktorların bir üyesi gibi davranıyordu hayal işinde. Kurgusuz gözü kapalı gül bahçelerine atlıyordu ara sıra. Dizlerine kadar kanama sınırı koymuştu kendine. Dizlerine kadar kanama payı kadar bir pay; bir kadını özel görme, farklı olduğunu ona hissettirme hakkı kadar bir hak ile. Daha fazlası değil.

Ne kadar çok çocuk vardı etrafta.

Yeni giyimli, dizleri çizikler içinde…

Bağrış çağrış.

Kargalar yere yakın uçuyorlardı orada. Yavrularını uçuşa çıkarmışlardı; belli oluyordu hallerinden.

Köylüler kargaların kirazları çekirdeği ile dalında bıraktıklarından şikâyet ediyorlardı. Yemediklerinin de ağaçların altında olduğundan… Sırada vişne ve kayısılar vardı.  Köylüler söylenip dursalar da kargalara teslim olmuş görünüyorlardı. Orada yaşlı kadınları ağaçların altında görürdünüz. Yaşlı kadınların bir görevi de meyveleri kargalardan korumaktı. Onlar gölgesinde uyuya kalıyorlardı ağaçların. Bebek uykusu gibi bir uykuda… Yüzlerindeki kılları çekseniz, uyandırmazdınız, o kadar derin.

Sabah ve akşam saatlerinde sapı yere, ağzı sırtlarına dönük tırpanlar ile görünüp kaybolan adamlar, o sıralarda o tırpanlarla yamaçlarda yarım ay bükülmüş ot biçiyorlardı. Otbiçer makineleri de girmeye başlamıştı oralara. Düzlükteki çayırların otlarını bu otbiçerler ile biçiyorlardı.

Bir kolaylık ki, sormayın.

Yine de bir telaş bir telaş…

“Otlar yanıyor” diyorlardı. Yangın çıktığından değil; otların tazeliğinin, yeşilliğinin kalmayacağından…

Haksız da sayılmazlardı. Ortalık hızla boz bir renge bürünüyordu. Yetiştiremiyorlardı ne kadar çabalasalar da.

Oraların bozkır olması yakındı.

Orada bozkır ayrılıkların da başlangıcıdır.

Uzaklarda devlet Lice’yi ablukaya almıştı. İnsanların canını yakmak için.  Sadece insanların değil tabi. Ağaçların, kuşların, yılanların, kaplumbağaların, kelebeklerin, böceklerin…

Bulutlar batıdan doğuya kayıyordu. Bir aceleci bir aceleci… Yağmur bulutlarıysa bunlar, köylülerin telaşı boşuna değildi.

Akşam yağmur yağdı. Yağmur yağmadan önce rüzgar bir esti, pir esti… Ot balyalarını ters yüz etti. Ağaçları kökünden kırıp devirdi. İnsanları içeri soktu. Kapıyı pencereyi kapattırdı. Yağmur damlaları düşünce, rüzgar durdu.

Zaman diğer gün hiçbir şey olmamış gibi yerindeki çayırlar, işindeki insanlar, otlağındaki hayvanlar için akıyordu yine. Bulutlar ya görünmüyorlardı ya da parça parça idiler gökyüzünde.  Güneş sıcaktı.

Cemile göründüğünde diğer kadınlar oradan geçeli birkaç dakika olmuştu.

Aynı şalvar, aynı tişört ve aynı eşarp vardı üzerinde. O tişört ve o eşarp başka bir kadının üzerinde bu kadar güzel durmaz, bu kadar dikkat çekmezdi kesinlikle.

“Merhaba…”

Neşeliydi, yüzü gülüyordu.

“Merhaba, nasılsın abi?”

Adam iyiydi. O da…

“Gecikmişsin!”

Cemile gülümsedi, “avans verdim” dedi yüksek sesle.

“Kalça avansı mı?”

Cemile afalladı önce, sonra güldü. Bir cevap verecek gibi yaptı, vermedi, yüzünde bir ton tebessümle geçip gitti.

Keşke “kalça avansı” demeseydi de “kilo avansı” deseydi.

O zaman da önce afallatmaz, sonra da güldürtmezdi onu.

Hayat pergelin iki ayağı arasındaki zaman dilimi kadardı hani. İnsanın kalbi durunca düz bir çizgi çekilir miydi yoksa? Sözü saklamaya ne hacet?

“Az bile dedim” diye pedala biraz daha yüklendi, gaz verdi kendine.

Onun diğer kadınlarla arasındaki bir farkını bundan daha net nasıl dile getirebilirdi ki?

Cemile gide gide gözden kayboldu.

“Tablosu asılacak bir kadın” dedi adam arkasından.

Ressam değildi ki. Ressam değildi, ama bir resmini çekebilirdi onun. Yakından olmasa da, uzaktan… Köyde, köyün orta yerinde yolunu kesip, “bir resmini çekebilir miyim?” diyemezdi herhalde. Elinde ondan bir kanıt olsun istiyordu ama. Şimdi aklına gelmiş bir fikir değildi bu. Rüzgar ağaçları devirirken, köylüler tırpan çekerken, çocuklar bağrışıp dururken, yaşlı kadınlar ağaç diplerinde uyuklarken aklına düşmüş bir istek, bir arzu, bir…

Yola düştü. Hava sıcaktı. Birkaç adım sonra şapkasını almadığını anladı, geri döndü.

Köylerde resim çekmek için bahaneleriniz çoktur.

Koyunun, keçinin, sıpanın ya da dağın taşın resmini çeker gibi yapıp kadrana ne sığdırabilirseniz artık… Adam da öyle yaptı. Önce çobanın bir resmini çekti. Sonra koyun ve keçilerin, sürünün, berilerin… Oralarda sağımı yapanlara beri denir. Biraz uzaklaştı oralardan. Zoomlayıp onu buldu ve denklaşöre bastı. Ekran dondu, ardından ekranı gün ışığı doldurdu.

İki keçinin arasında ayakta duruyor; ilk bakışta sinirlenmiş gibi ya da anlamaya çalışıyor gibi, resmi daha dikkatli ve derin okuyunca hafifçe tebessüm ediyor gibi bakıyordu objektiften taraf.

Hafifçe tebessüm mü ediyordu?

Adam öyle olmasını umut etmeye çalışıyordu sadece.

Sinirli ve hınçlı mıydı?

Resminin neden çekildiğini anlamaya mı çalışıyordu?

Resminin çekildiğinden memnun mu kalmıştı?

Fizyonomi okusaydı keşke.

Bir kaşının başlangıcında girinti vardı, diğerinde yoktu.

Bir kaşı yukarıda, diğeri aşağıdaydı.

Bu ne demekti?

Yarım profilden göründüğü için mi? Zemin hafif meyilli olduğu için mi? Kızdığı için mi?

Gözleri çukurda ve kısık; göz bebekleri girintili kaş tarafında toplanmış, gözakı diğer kaş tarafında kalmıştı. Koyu gri göz rengi gizemli, hınçlı insanların göz renginde; dolgun burnu güçlü, inatçı ve sabırsız insanların burnu; büyük dudakları cesur ve savaşçı ruhlu insanların dudakları; çok yuvarlak çenesi enerji dolu insanların çenesi olsa da; çok keskin yüz hatlarıyla Cemile’nin o bir anlık bakışındaki yolculuğu sırlarla doluydu. Poz veriyormuş gibi kalmıştı öylece. Bir an için. Şaşırmış mı, bir anlam vermemiş mi, dona mı kalmıştı? Anlaşılamıyordu. Resim elinde patlamıştı adamın. Tam da denklaşöre bastığında neden dönüp bakmıştı ki o? Ayakta, bir eli sarkık, bir eli kaçası ile beli arasında ve okunamayan bir yüz ifadesiyle?

Dönünce resmi dağılana, mozaik taşlara dönüşene kadar bilgisayar ekranında büyüttü. Bir büyülttü, bir küçülttü. Sonuç değişmedi. Sonuç değişmiyordu.

Orada sadece iki keçinin arasında durmuş bakan bir beri değil, aynı zamanda çok güzel bir kadındı.

Giderek kafası karışıyordu.

Söz, görüntü, zaman, mekan iç içe geçmeye başlamıştı bile.

Resmine bakıp onun neler düşündüğünü tahmin etmeye uğraşması ne kadar aptalcaysa, “kızdırdımsa, görünmem ona olur biter” diye bir dizi cümleye bel bağlaması da o kadar aptalcaydı.

Görünmem, olur biter, öyle mi? Kaçarım, olur biter desene buna. Kaçan kaybederdi hani!

“Abla!”

Bu ses?

Ekranda büyütüp küçülttüğü, küçültüp büyüttüğü resim tek karelik bir çekimdi. Video çekmemişti. Nereden geldi ki bu ses? Akşamın serinliğini, sokağa yığılan çocukların bağrışlarını, kargaların pervasızlığa varan saltanat gürültüsünü bastıran bu ses? Yüksek perdeden, güvenli, genç, kendine özgü…

Elinde bir tepsiyle duruyordu kapı ağzında. Aynı tişört, aynı eşarp vardı üzerinde. Eşarbının altından bir tutam saç anlına akmış, bir tutam saçı da yanlardan taşmıştı. Arkasına aldığı akşam aydınlığı siyah beyaz ve beden hatları belirgin bir görüntü sunuyordu ondan. İçerisi biraz gölgelenirken o aydınlık içinde yüzüyor gibiydi.

Orada komşular şehirden gelenlere böyle tepsiler üzerinde peynir, tereyağı; kovalar içinde yoğurt ya da süt getiriyorlardı. “Hatır bilmek” diyorlardı buna.

Adam arka taraftan ayağa fırlamış, masanın arkasından çıkıp kapıya doğru iki adım atmıştı. El çabukluğuyla açık dosyayı kapattığından emindi ama. Bir gelen olur, bir gören olur diye tetikteydi hep.

“Ne zahmet ettiniz!”

Sözü tüm hane halkınaydı.

Ekrandaki kadın şimdi karşısında duruyordu.

“Sen geç otur, çağırayım.”

“Ayakta beklerim” demesini bekliyordu Cemile’nin, Cemile,”olur” dedi ve geçip yandaki sedire oturdu; elindeki tepsiyi dizlerine koydu.

O kadar rahat, o kadar tanıdık, o kadar sakindi ki.

Seslenmeye kalmadan evin hanımı arka odalardan çıkıp geldi. “Canım neden zahmet ettiniz” deyip Cemile’nin elinden tepsiyi aldı ve mutfağa geçti. Cemile ayağa kalkmış, tekrar oturmuştu.

Adam ayakta nerede duracağını, ne söyleyeceğini, nasıl davranacağını unutmuşa benziyordu.

O kadar şaşkın, o kadar mahcup, o kadar telaşlıydı ki.

“Habersiz resmini çektim diye rahatsız olmadın değil mi?” diye sormak geçti aklından, sormadı.

“Kaç yıldır gelir giderim, seninle daha önce hiç konuşamamıştık” demek geçti aklından, demedi.

“Sürekli kapısından geçtiğin bu eve ilk kez geliyorsun” diyecekti, demedi, diyemezdi.

Sadece,  “yarın gidiyoruz” dedi.

Gözlerinin içi parıldıyordu Cemile’nin. Işıl ışıl, minik minik pırıltılar…

Sözü uzatıp, “uğurlamaya gelir misin?” diye de soramazdı.

Onun da cevap vermeye zamanı olmadı zaten. Evin hanımı elini çabuk tutup boş tepsiyle mutfağın kapısında görününce ayağa kalktı.

“Abla saat kaçta gidiyorsunuz?”

“Sabah yola çıkarız” dedi evin hanımı.

İki kadın kapı ağzında kucaklaştı. Sarmaş dolaşken ikisi, “sizi uğurlamaya gelirim” dedi Cemile.

“Bir merhaba atomdan daha güçlüdür” dedi adam içinden.

İstanbul, 14.07.2016

Cevap Ver

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz