Musa Anter’in Hatıralarında, Necip Fazıl Kısakürek ve Neyzen Tevfik

Necip Fazıl ile sıkça görüşürdük. Bir ara gözükmedi. Ben de sormadım. Meğer gözaltına alınmış. Kadıköy vapurunda rastlaştık. Nerelerde olduğunu sordum Tutuklandığını ve Harbiye’deki 38 numaralı hücreye konduğunu, bu hücre bir gün kaldığını ve hücrenin halinden, sabaha kadar İhlas-ı Şerifi okumasaymış, deli olacağını anlattı. Halbuki 38 numaralı hücre benim hücremdi ve orada beş buçuk ay kalmıştım. Bunu ona anlatınca şaşırdı. Hatta, her bakımdan benden büyük olduğu halde elimi öpmeye kalkıştı. “Birader, eğer orada sen beş buçuk ay kalmışsan, laletayin (sıradan) bir adama değil, sana Hz. Yusuf ve Hz. Eyyuba bakıyormuş gibi bakmak lazım”, diyerek bana iltifat etti.

“Neyzen Tevfik bana ‘Sen de İhsan gibi eşşek misin?’ dedi”

Aslen Çerkes’dir. Amcasının oğlu ve kendisi gibi içki düşkünü Kemal Efendi, Fırat Yurdu’nda aşçım idi. Bu bakımdan “Çerkes”di diyorum. Yoksa Neyzen’in ağzından değil milliyetini, insanlığını bile dinlemek mümkün değildi.
Adana Liscsi’nden beri hala arkadaşlığımı sürdürdüğüm, Rodos Adası’ndan İhsan Ada, Neyzen’in çok yakını idi. İhsan Ada bir ara Vatan’da yazı işleri müdürlüğü, daha sonra Hatay milletvekilliği yaptı. Hiç kullanmadığı diplomasını Hukuk Fakültesinden almıştı. Sık sık Fırat Yurdu’na gelirdi. İmkanlarım ölçüsünde yardımcı olmaya çalışırdım. Bir gün, Mahmudiye Oteli’nde kalan ve kendisini çok seven Neyzen Tevfik ile beni tanıştırdı. Neyzen sarhoştu. O mahmur gözleri ile bana bakarak, “Ulan sen Kürt müsün?” dedi. “Evef”,dedim. “Öyleyse otur”, dedi. Yani demek oluyor ki, eğer Kürt olmasaymışım, “otur” demeyecekti.

Otel odasının konforu, boktandı. Eski boyalı mavi bir karyola, üstünde beşinci sınıf bir yatak yorganı, iki tane en adisinden kırık sandalye, yarı yeşil bir sürahi ile bir bardak…
Oturdum. Bir ara daldı. Konuşmadı. Sonra bana dönerek, “Sen de İhsan gibi eşşek misin?” dedi. Huyunu bildiğim için “Evet” dedim. “İyi”, dedi. Yani eşşekliğimi kabul etmiştim; hoşuna gitmişti. Ondan sonra sık sık ziyaretine gittim. Tabii, İhsan ile… Ama bizi adam yerine koyup konuştuğu hiç olmazdı. Bazen güzel, o orijinal üslubu ile başkasına küfür yağdırır, hicvederdi. Bazen de genel hicivler yapardı. Ben de burada, beğendiğim ve bana hatıra olmuş birkaç hicvini yazacağım.

Eski İstanbullular Pandelli’yi bilirler. Adını sahibinden alıyordu. Eminönü’nde, Mısır Çarşısı’nın ötesindeydi. Türkiye’nin istanbul, Ankara’daki tüm edip ve şairleri orada buluşurlardı. Haddim olmayarak ben de giderdim. Pandelli Efendi, Heybeliada Rum Ortodoks Mektebinden mezun, kültürlü, Fransızca, Yunanca, Türkçe bilen, ayrıca zeki ve nüktedan bir adamdı. İki kere lokantasına gidenin tüm soysopunu, kültür derecesini, ahlakını anlardı. Zaten lokantasına gidenler herhangi bir içki ve yemek siparişinde bulunmazlardı. Pandelli yüzlerine bakar, gerekeni masalarına gönderirdi. Sabahlan kendisi Balık Pazarı’na ve Mısır Çarşısı’na gider, fıyatlarına bakmadan balıkların ve etlerin en iyisini alırdı. Balıkçılar ve kasaplar, onun bu huyunu bildikleri için ellerindeki en iyi şeylerini Pandelli Usta’ya saklarlardı.
Pandelli, vitrin buzdolaplarından yapılmış uzun tezgahının arkasında hep ayakta dururdu. Önünde orijinal bir kadeh içinde daima süt gibi rakısı eksik olmazdı. Tüm gelen gidenlerle kültür seviyelerine göre sohbet eder, şakalaşırdı. O ara, Hasan Ali Yücel -dostum Can Yücel’in babası- hem şair ve hem de Maarif Bakanı idi. Pandelli’nin de müşterisiydi.
Pandelli Usta, Neyzen Tevfık’i çok severdi. Aylarca peşine adam takardı bir gün lokantasına gelmesi için. Bir keresinde ben de aracı olmuştum. Neyzen, “Siktir et kefereyi! Öyle boktan müşterileri var ki, ben o kenefe girmek istemem” dedi. Aynen sözlerini Pandclli’ye anlattım. Hiç komadı. “Doğruyu söylüyor. Ne yapalım, kader bizi hela bekçisi yaptı” dedi. Buna rağmen bir gün keyfi yerindeyken ve Hasan Ali Yücel ile konuşurken, “Hasan Bey, bu kadar imkanın varken Neyzen Tevfık’in böyle sefil yaşamasında senin ne kadar mesul olduğunun farkında mısın?” deyince, Hasan Ali, “Bırak Usta o serseriyi, ayyaşın biri.. Pezevenk, adam olmaz” demiş. Bunları, beni sevdiğini söyleyen Pandelli anlatmıştı. O vakit benim de Fırat Talebe yurdum vardı. Ben de piyasadan aldığım malzemeye dikkat ederdim. Adım ‘Pandelli’ye çıkmıştı. Zaten yakınlığımızın sebebi de buydu.
Dolaşa dolaşa, olayı Neyzen tevfık’e anlattım. Neyzen, yine her zamanki gibi sarhoş ve formundaydı. “Yaa!..” diye uzun bir “ya” çekti. Arkasından şu tekerlemeyi söyledi:

“Hasan Ali Yücel
Dest-i hilkat hamurunu
Necaset ile yoğurmuş
Anan seni sıçacakken
Yanlışlıkla doğurmuş.”

Ben ve İhsan hemen kaydettik ve tabii ağzımızda durmadı. Bu, yerinde-ama Can Yücel’in hatırı için, yerinde olmayan- tekerlemeyi surda burda söyledik. Kısa bir zamanda hem İstanbul’a, hem bütün Türkiye’ye yayıldı.

Neyzen’in, Sultan Hamit zamanından beri İstanbul Belediyesi’nden her ay beş altın lira alması vardı. Sonra zaman değişti. Güya Cumhuriyet oldu. Neyzen parayı sevmez ve tutmazdı. Derdi ki, “Bu bok, cebe koymak için değildir. Üstüne atılınca, yani para eline geçince derhal defetmek gerekir.” İşte o kağıt beş lirasını, üç-beş ayda bir aklına geldikçe gider belediye muhasebesinden alırdı. Yine bir seferinde parasını almaya gidince, memurlar sıkıla sıkıla, “Efendim, bundan böyle maaşınızı veremiyoruz”, demişler. Atatürk’ün İnönü devrinin sona ermesi olan 1947’ye kadar İstanbul, Ankara ve İzmir’in valileri, seçimsiz olarak bu illerin belediye reisliğini de yürütürlerdi. İşte İstanbul valisi, aynı zamanda belediye reisi de olan Doktor Lütfü Kınlar bütçeyi tetkik ederken Neyzen’in tahsisatına rastlıyor. “İradeyi Seniye” ile İstanbul Şehremanetinden her ay beş lira almaya hak kazanan Neyzen Tevfık’i görünce, “Yahu, bu ne demek? iradeyi Seniye padişah emri; şehremaneti ise imparator devrindeki İstanbul belediyesi idi. Cumhuriyet devrinde böyle şey olur mu?” deyip bütçeden. Neyzen’in tabirince onu “tay” ediyor. Yani uçuruyor, çıkarıyor. İşte Neyzen, Lütfı Kırdar’a bu nedenle kızgın-mış. Bir gün Fatih Parkı karşısında bir meyhanede otururken, bakıyorlar ki, o zamana göre korkunç bir gürültü. Meğer Reisicumhur İnönü geçiyormuş. Etrafındaki tüm motosiklet ve jipler koma çalıyorlar. Fakat tesadüfen İnönü’nün arabası bir trafik tıkanıklığında tam meyhanenin önünde durmuş. Neyzen, yine mahmur mahmur bakarak, “Kim bunlar?” demiş. “İsmet Paşa” diye cevap vermiş yarandaki İhsan Ada. “Peki, o heykel gibi herif kim?” “Lütfı Kırdar” demiş İhsan. Lütfı Kırdar, uzun boylu, esmer, iri yan tipik bir Kürt erkeği idi. Bir de melon şapkası vardı. Neyzen’in dediği gibi, cidden müheykel, yani heykele benziyordu. Neyzen, sık sık kriz gibi girdiği asabi hallerden birisine girerek, hemen şu dörtlüğü söyleyiveriyor.

“Yaa İsmet Paşa; sıçtın Kürt Lütfü’yü İstanbul’a vali diyerek,
Bari tüy dik de, üfür aleme karşı bokunu.
Ama teskin edemezsin halkın terese karşı olan hışmını,
Sokmuş olsan ..tüne partinin altı okunu.”

“Necip Fazıl Kısakürek benden büyük olduğu halde elimi öpmeye kalkıştı”

Necip Fazıl, aslen Maraşlı- ve Dulkadiroğullarından olduğunu söylerdi. Karısı Kürt idi. Bir de büyük bir asabi hastalı yakalanmış, yani bir nevi deli olmuş, hiçbir tedavi sonuç vermemiş. Onun anlattığına göre Eyüp’te oturan Şeyh Abdülhakim,: dergahına iltica edince iyileşmiş. Eh, hem Kürt damadı ve hemde bir Kürt şeyhin müridi olunca Kürtlere sempatisi vardı, arada bana da çok yakınlık gösterdi. Birgün dedi ki, “Bak Musa vallah ben Türküm, ama yine de yemin ediyorum ki Kürtler Türklerden daha sadık, daha inançlı ve daha iyidirler.” Tabi ben, “Estağfurullah”, dedim. Sıkça görüşürdük. Bir ara gözükmedi. Ben de sormadım. Meğer gözaltına alınmış. Kadıköy vapurunda rastlaştık. Nerelerde olduğunu sordum Tutuklandığını ve Harbiye’deki 38 numaralı hücreye konduğunu, bu hücre bir gün kaldığını ve hücrenin halinden, sabaha kadar İhlas-ı Şerifi okumasaymış, deli olacağını anlattı. Halbuki 38 numaralı hücre benim hücremdi ve orada beş buçuk ay kalmıştım. Bunu ona anlatınca şaşırdı. Hatta, her bakımdan benden büyük olduğu halde elimi öpmeye kalkıştı. “Birader, eğer orada sen beş buçuk ay kalmışsan, laletayin (sıradan) bir adama değil, sana Hz. Yusuf ve Hz. Eyyuba bakıyormuş gibi bakmak lazım”, diyerek bana iltifat etti.

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Sylvıa Plath ve Nilgün Marmara’nın Ruh Ortaklığı – Hülya Soyşekerci

Nilgün Marmara’ya göre, şairin “Babacığım”, “40 Derece Ateş”, “Leydi Lazarus" gibi şiirleri Plath’ın içsel özel dünyasının öğeleriyle, toplumsal olayları, toplama...

Kapat