Bir Kötülük Denemesi – Leyla Erbil

“Ortada yasaklanacak ve cezalandıracak bir şey kalmadığı zaman, açık infaz anlık bir şenlik lüksüne fırsat verirdi. Yaklaşmakta olan ölüme sığınan suçlu her şeyi söyleyebilir ve kalabalık buna alkış tutardı. (…) yalnızca prensin yıldırıcı gücünü gösterme durumunda olan bu infazlarda, tam bir karnaval havası yaşanır, kurallar tersyüz olur, egemen güç alaya alınır ve suçlular kahraman haline getirilirdi. ”

“Foucault. J. G. Merquior”

Çocukluk arkadaşım Dr. Nurer’le hastası olan Tanrıçay’ın ilişkilerinde onun (Nurer’in) özgüveninden gelme güler yüzlü sabrı, sevecenliği, Tanrıçay’a sadakati hep ilgimi uyandırmıştır. Nurer, tüm hastalarına eş davranıyordur ama hastaları arasında Tanrıçay gibi karmaşığına rastlamadığına eminim. Bu açıdan ona gösterdiği sabır ve ilginin altında bir doktorun hastasına karşı taşıdığı sorumluluk dışında, biraz da ilerde bu “vaka”yı yazacağı “paper”larıyla, ya da Tanrıçay’ın olağandışı durumunu saptadığı kitabıyla tıp dünyasında açacağı yeni ufuklar, bu olayın getireceği ün, yükseliş, para ve ölmezlik umudunun da payı vardı. Çünkü Tanrıçay öyle sıradan bir hasta değil aynı zamanda dünya çapında tanınan bir şair, nereden kaynaklandığını bilmeden kabul edilmiş bir dürüstlük anıtı, sınır tanımaz bir kurnazlık abidesi, yüreklerimize çakılmış bir korku totemimiz olmuştu, işte bu nedenlerle Tanrıçay, sadece Dr. Nurer’in değil onu tanıyan herkesin, giderek tüm toplumun ilgi (ilgi miydi gerçekten?), sevgi (sevgi miydi gerçekten?) odağı, sabır ve sevecenlik ölçeği, insansallaşmamızın sarsılmaz mihenk taşı durumundaydı.

Tanrıçay’m belli ahlak sınırlarının çok ötelerine geçirdiğine tanık olduğumuz yaşayış biçimine, seyircisi olduğumuz yüceltilmiş haksızlıklarına karşın, Dr. Nurer başta olmak üzere, hatta biraz da Nurer öyle sabırlı ve saygın davranıyor diye, bizler, Tanrıçay’a bağlı olanlar, toptan kendisine teslim oluyor; yapıp ettiklerini yüzüne vuramayacak ölçüde “iyi” oluşumuzu kanıtlayarak gözüne girme yarışına kalkışıyor; kötülüklerini görmezden gelmek şöyle dursun, “kötülüğü” inkâr edip, gün günden onun gibi olmaya dönüşüyorduk. Gerçi o bizim, “kötücül”lüğümüzü kullanıp duruyordu ama biz “kötü” sözcüğünün anlamını kaldırmıştık aramızdan. Anlaşılması gereken şey ondan kopamaz, onu yüzüstü bırakamaz oluşumuzdu.

Elimizden gelen her çeşit yardımı, varsıl-yoksul demeden çevreden ulaşan katılımları da sayarsak, ulusça seferber olmuş, tüm varlığımızı cömertçe aktarı-yorduk Tanrıçay’a. Ancak yardımlar kendisinden gizli, onun haberi olmaksızın yapılmaktaydı. Yoksa incinir, küser, giderek öfkelenirse cezalandırabilirdi bizi.

Aslında bence yardım edildiğinin ayrımındaydı. Bilmez olur muydu hiç: Tüp gazı neden hiç tükenmiyor, kirasını kim ödüyor, suyu elektriği neden hiç kesilmiyordu. Buzdolabı nasıl öyle kendi kendine içeceklerle yiyeceklerle taşıyordu. O yese de yemese de doluydu raflar. Ancak, hıncından mı, gururundan, kibarlığından mı ne derseniz deyin vakit vakit perhize giriyor korkutuyordu bizi Tanrıçay. Perhize giriyor çok az yiyor, çok çok az yiyerek ölümün sınırın aç tutuyordu kendisini. O sıra üzerine bir sakinlik geliyor, tatlı bir kedi gibi kıvrılıp uzandığı yatağında çevresinde birikenlere, gelip gidenlere, dolup taşanlara baka baka bizi kuşkuya düşüren notlar alıyordu.

Yardımla yaşadığından haberi yokmuşçasına davranıyordu ama haberi olduğunu inkâr edemeyecek durumlara düştüğünde tüm iyiliklerimizi yok sayıyor nankörce cezalandırıyordu bizi. Cezası bedensel değildi; genellikle dedikodu biçiminde ama çok etkiliydi. En ağır cezalarından biri de ülkemizde herkesin kaçtığı ama bilimsel verilere göre en yaygın ilişki biçimi olan “ensest” olduğumuzu yayma üstüneydi. Bizim aramızda böyle şeyler yapan yoktu aslında ama bu suçu üzerimize kestiği anda, sahipleriyle içli dışlı olduğu, sahiplerinin, yazı işleri müdürlerinin onun için canını verecek ölçüde hayranlık duyduğu şairlerden, yazarlardan, muhabirlerden oluşmuş olan dergilerde, gazetelerde, gazetelerin sanat eklerinde, pazar eklerinde böyle satış patlatacak haberleri kapacak pusuda bekleyen gazeteciler bulunduğu sürece her an tehlikedeydik. Tanrıçay, böyle bir haberi patlattığı anda dünyamızın kararacağını, “küçük nüve”mizin gerek üyeleri, gerekse hayranları tarafın- ıslanacağımızı, artık hiçbir dost çevresi ve para w u hir iş bile bulamayacağımızı biliyorduk, biraz da bu yüzden davranışlarımızda tutuk, çekingen, şüpheci, iftiracı, yalancı, ürkek ve korkak bir topluluk olmuştuk.

Ve bence gene biraz da bu yüzden haksız bile olsa Tanrıçay’ı çok sevmek zorunda olduğumuzu biliyorduk. O haksız bile olsa onun incinmemesine gösterdiğimiz dikkat yüzünden kendimiz de ince erdem yollarını öğreniyor, özellikle gece yarısı nedenini bilmediğimiz bir karabasanla uykumuzdan uyanıp kendimizle baş başa yapayalnız kaldığımızdan emin olduğumuzda, beynimizin onun sayesinde açılmış kötülük çukurlarında bata çıka dolaşırken bu bataklıkta kötülükle iç içe yaşayan inceliği ve erdemi kavramanın hazzıyla kıvranıyorduk. Tanrıçay’ın bu duygumuzdan asla haberi olmayacağı güveniyle onun “fevki”nde, ona aşkın olduğumuzu, onun aşağılarda süründüğünü bilemediğini, bilse de gerçekle yüzleşemediğini görmenin ve bütün bunları onsuz yaşamanın zevkiyle “iyi” insan katında duyumsuyorduk kendimizi.

Ama sabah olduğunda, ya yardımlarımız kulağına gider de sinirlenirse korkusuyla anlaşılmaz bir gerilime düşmüş olarak dehşet içinde yaşıyorduk. Birkaç gün süren perhizlerinden sonra yeniden aramıza katılacak tek başına dolaşan bir fener alayı gibi ev ev sokak sokak karşımıza çıkacaktı. Onunla birlikte bizim bizimle birlikte kentin de başına bir veba salgım gibi çökmüştü Tanrıçay.

Kendini beğenmenin duvarlarına tırmana tırmana geldiği noktada, sanki beyninden çıkan güçlü bir ışın onu bizim kötülüğümüze mıhlamıştı. Bir sonsuzluk imgesi üzerine yapışıp kalakalmış bir dev sinek gibi. Sanki sinirleri ve damarları ateşle dağlanmış, kurutulmuş ve bizi ve tüm kenti ve tüm ülkeyi kötülükler ülkesi, kenti ve insanları olarak, dönüşümsüz duyularına kilitlemişti. Bir Orta Çağ vaazı gibi, durmadan bizlere bağırıp çağırarak bizi doğru yola götüreceğini sanan bir deli mi vardı başımızda; ama biz de onu kabullenerek, teşhisinin doğru olduğu sanısını uyandırası baş eğerek ona, kendisini haklı çıkarmış ve çıldırtmış değil miydik onu?

Gene de besbelli, bir biçimde incitmiştik Tanrıçay’ı. İncinen onurunu, kırık bir Truva vazosu gibi parça parça olmuş kalbini, çıfıt çarşısına dönmüş beynini onarmaya uğraşıyorduk. Bağışlanmayacağımızı bilerek uğraşıyorduk. Onu sevindirmek bile olanaklı değildi. Şiirlerini beğendiğimizi söylememizden bile alınıyordu. Aslında şiirlerini sevmediğimizi söylüyor ne diyeceğimizi onu nasıl tatmin edeceğimizi şaşırtıyordu bize. İki taraf da böyle acı çekerek yaşayıp acı çekerek ölecekti; bilmediğimiz bir biçimde bizden kaynaklanan gizil bir güç, o buna “kötülük” diyordu, en başından beri kendisini bize kurban etmek için doğmuş olduğuna inandırmıştı onu.

Peki biz ne yapmıştık ki? Bağışlamadığı suçumuzun, bilincinde de değildik; onun hakkımızda söyledikleri doğru değildi. Tanrıçay’ı sessizce suçlu suçlu dinliyor, ses etmeden önümüze bakıyor ama içimizden, sözlerinin bizim yok olmamızı isteyen bir arzu humması olduğunu, amacının bayağı bir kara çalmadan başka bir şey olmadığını biliyorduk. Asıl söylemediği bir düşmanlığı, saklı bir hıncı olmalıydı bizlere ama bunca yıldır dinmeyen derin bir öfkeyi sürdürmesine baktığımızda; bize bakarken tığsal bir nefretle gözlerinin sırıtışına, yosunlu dişlerinin kamaşışına, karanlık ağzının fırtınasına baktığımızda kafasına koyduğu şey için ölme kararı aldığını seziyorduk. Bence Tanrıçay’ın sorunu, kimsenin reddedemeyeceği yeni bir kötülük kahramanı biçimiyle ölümü anıyor olmasıydı. Ölmek hiç istemediği bir şeydi, ancak, kaçınılmazlığı karşısındaki yenilme öfkesini bizden çıkarmadan gitmeye niyeti yoktu. Perhizlerini o yüzden kısa tutuyordu. Hastanede yattığı sürede topladığı enerjiyle, çıkar çıkmaz yeni bir saldırıyla yeni bir vaka yaratıyordu. İşte hiç de hak etmeden bilmediğimiz bir nedenle, onun elinde, onun görünmeyen emirleriyle ve kışkırtmasıyla kendimizi ebedi suçluluğa mahkûm etmiş varlıklara dönüştürmüştük. Onu düşündükçe nedense F. Kafka’nın babasını, o kasvetli Prag kentini, eski şehri, gettoları, birbiri üzerine kırıla kırıla yükselmiş Yahudi mezarlığını anımsıyordum. Ağzı köpükler saçarak, bağıra çağıra akıllar vermesini bize, üst üste sorgulamalarını, “Yeni şiirlerimi başka kimler alkışladı?”, “Bugün benim için bir şey yaptınız mı?”, “Yoksul erkek çocukları düşündünüz mü?”, “Devlete karşı kimseyi çevirebildiniz mi?”, “Sen kiminle konuştun bugün?”, “Komşunuzun suçlarını bana bildirmek üzere not ettiniz mi?”. Bu engizisyonu nasıl da severek yanıtlıyorduk. Kendi yüceliğimize duyduğumuz güvenden başka ne olabilirdi bunun nedeni? Korkaklık mı? Peki, aramızda en korkusuz olan o muydu? Tek başına, tüm ahlaki belirlenmenin dışında kalması mı güç veriyordu ona?

Üstelik bunca yoksulluğu, acısı sızısı arasında bir gün, ne yaptıysa yaptı -bu konuda çeşitli rivayetler yardı- devlet dairesindeki ufak memuriyetinden de kovuldu. İşte artık büsbütün sokakta kalmıştı. Gerçi hepimiz kapılarımızı açmış buyur ediyorduk kendisini evimize ama asla kabul etmiyordu Tanrıçay. Yıllarca müridi olmuş bir arkadaşımız, “İkram istemiyor anlamıyor musunuz? O, aslında sizin sahip olduğunuz her şeye bizzat sahip olmak istiyor, hepinizde olanın toplamını!” diye uyardı bizi. Bir başkası ise, “Onun hastalığını biliyorum,” dedi: “Başının üstünden yemiş dalları uzanır ama koparıp yiyemez, boğazına kadar suda dolaşır içecek bir damla bulamaz. Neye el uzatsa kurur kavrulur bu kendi kendini ebedi olarak cezalandırma biçimidir! Dr. Nurer’e sorun!”

Ancak Dr. Nurer bu saptamalara gülüp geçiyordu her zamanki gibi doğru bulmuyordu. Tanrıçay ise açık açık bizim yüzümüzden işinden kovulduğunu, bizden yardım alarak bizim suçumuzu hafifletmeyeceğini, bizi rahatlatmaması gerektiğini ilan etmişti çoktan. “Sizin kendinizi suçsuz sanacağınız bir suçu işlemem ben, sizden sorumluyum” diyordu. Böylece gene bizim uykularımıza musallat oluyor gece gündüz kendisini düşündürüyordu bize.

Bir süre sonra evinden de çıkıverdi, elinde koç başlı bir sopayla yalnız başına, sokaklarda düştü kalktı, daha sonra yanında on dört on beş yaşlarında kıvır kıvır kuzu postu gibi saçları olan, çakır gözlü, kimsenin yüzüne bakamayan, iki çift laf edecekse yanakları pespembe olan, üstü başı temiz bir çocukcağızla dolaşmaya başladı. O yıl arada bir evlerimize uğrayıp yedi içti, bize birer alçak olduğumuzu yeniden tek tek hatırlattı, bağırdı çağırdı gitti. Çaptan düşmüştü, ama gözleri fıldır fıldırdı gene; bastonuna dayanarak beli kırık gibi kıçının sol kanadı dışarda gezinmeye başlamıştı. Kışa doğru da ne düşünüp taşındıysa bütün “bizde kal” önerilerimizi geri çevirip içimizde en fukara, en sağlıksız arkadaşımız, “Çılgın Mehti”nin evine çocukla birlikte yerleşti. Çocuğun, kimsesiz ve işsiz güçsüz, yoksulun biri olduğunu ona acıdığını yanında eğitip, yetiştireceğini söylüyordu.

Bir gün çocukla haber gönderdi. Arkadaşlarını akşam yemeğine çağırıyordu. Şaşırdık, sevindik ve korktuk. Neydi başımıza gelecek anlamadık, bilemedik. Çocukla Mehti’yi sayınca on dört kişi olacaktık. Neresine sığacaktık o kulübe’nin diye mırıldandık ama saati gelince, rakımızı alıp tıpış tıpış yola düştük. Artık huzura kavuşmuş ve bizi bağışlamış olabilir miydi? Yaşlılık onu yumuşatmış, olgunlaştırmış olabilir miydi biraz? Ama gittiğimizde öyle olmadığını gördük. Bir kere çocuk yoktu artık, onu polis alıp götürmüştü nereye bilmiyorlardı. Mehti ve komşular, Tanrıçay’dan şikâyetçi olmuşlardı; çocuğu her fırsatta elinde taşıdığı o koç başlı kalın sopayla dövdüğünü, kendilerine hakaret ettiğini söylemiştiler. Bunun üzerine Tanrıçay da Mehti’nin esrarkeş olduğunu bildirmişti polise. Polis Mehti’yi de tutuklamış ama Tanrıçay’a dokunmamıştı; yalnız başına rahatça oturuyordu Mehti’nin evinde. Neyse bize kapının dışında mangalda et pişirdi, biber-lahana turşusu çıkardı. On iki kişiydik, yuvarlak bir hamur tahtasının kıyısına dizildik. Ne zamandır, yer sofrası diye bir şey olduğunu unutmuştuk ne hoşmuş değil mi nostaljik sofra diye tatlı sözlerle konuşmaya başlamıştık ki, “Pislikler, sahtekâr hırsız herifler, sizin yüzünüzden yaşadığım şu sefalete bakın!” diye getirdiğimiz rakıları üst üste devirmeye başladı. Her lafın sonunda “Bulacağım o piçin benden kimse kaçamaz, kötülüğü sonuna kadar kovalarım ben! Kaynağını bulur kuruturum” diye içti. Biz de içtik, konuştuk güldük. Sanki bize hakaret eden adamın sofrasında değilmişiz gibi, onu bir parantez içine kapatıp eğlendik. O aynı cümleyi kendi kendine bir fon müziği olarak koca gece yineledi, “Bulacağım o piçi, ben yapacağımı bilinin ona!”. Biz de yenecek içecek bir şey kalmadığında yerlere uzandık, gözümüz kapıdaydı ama hiçbirimiz çıkıp gidemedik. Ufacık bir ekran tepemizde koca gece vızıldadı, sonuna doğru bir orkestra geldi salona yerleşti, konser başladı. Saatlerdir uyuklayan Nurer kafasını hamur tahtasından kaldırdı, şu arkadaki adamın üflediğine ne diyorlardı diye soracak oldu, “Şunlara bakın, orta okul irfanlıları, fagot’un ne olduğunu bilmeyen gidi sağcılar” diye bağırmaya başladı. Satılmış olduğumuzu bize dünyanın kaç bucak olduğunu anlatacağı sözünü verdi. Biz dönerken de, “Çocuk üçüncü karıdan olan oğlumdu” dedi. Sonra kapının önüne, sallıma sallana yanımıza yürüdü, göğe kaldırdı başını. “Bakın benim gökteki yıldızlar kadar gözüm var. Hepinizi biliyorum pislik adamlarsınız, ‘şer’siniz, hırsız, uğursuz, homo, acık değilse kapalı, derin puşt, gizli lezbiyen, sahtekâr, maço, yeteneksiz, arsız, hayasız, onursuzlardan oluşmuş, bir Türk “kötülük toplumu”sunuz. Hiçbirinize ayrıcalık tanımam, her kötülük hepinize aittir. Biriniz hepinizsiniz. Suç her birinizindir. Çünkü ben adalet dağıtıcısıyım ve sizi suçta farklılandırmayarak eşitlendirerek kurtaracağım, şiirlerimin üstüne yemin ediyorum yapacağım! Şimdi gidebilirsiniz” dedi.

Leyla Erbil
Üç Başlı Ejderha

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here