Ahmed Arif: Öylesine, hülya, kutsal ve uzaksın ki… Allah kahretsin beni

Bütün erdemlere tiksintim var. Ne diye önce, her nenlerden önce, KENDİMİZ olamayalım? Bu binlerce yıllık bir yalan, bir karşılıklı aldatmalar, riyadan, çıkardan başka bir bok olmayan bir korkaklar disiplini.

Sevgili Leylâ,

Eyicene bir dellendim. Sonra mektubun geldi. Beni böyle alışkanlıklara bulaman fena. Üstelik bitkinim. Damla enerji yok. Allah kahretsin. Salt senden haber aldığımda yaşadığımı, yaşamam gerektiğini duyuyorum.

Cânım dostum, hikâye ve şiirlerini bekliyorlar, bekliyorum. Sana dergiden gelen mektubu iletiyorum. Eyicene inanasın diye. Sayende o dergi de biraz kaliteye, zevke ve güzelliğe kavuşsun. Benim hiçbir derginin başına ya da kuyruğuna geçeceğim yok! Sade, senin için her sayı birkaç sayfa sağlayabilirim diye umutlanmıştım. Netekim umudum boşa çıkmadı. Bana gelince, iki üç sayıda bir, birkaç katledilmiş mısrâmı yayınlamakla vicdan rahatsızlıklarını dindirmek ya da iyilik yapmış olmak düşüncesiyle gün geçirirler. Ayrıca o derginin sahibi mi ney, ıspanak a..ı Hayriye’nin biri işte! Bu kadar yürüyor! Giderek daha bir ayıklanacağını, gelişeceğini umalım. Buna çalışalım canım. Sanatın asıl güç tarafı bu. Bir barsak tüccarından farkı olmayan, editörler, dergicibaşılar. Kıvır zıvırı idare etmek. Faydalı ve namuslu kılmak. O derginin sana ihtiyacı var. Kendini küçümseyim deme! Dilersen bana gönder ben ileteyim, dilersen doğruca kendilerine gönder. Vedad Bey’in eline geçtikten sonra, sonuç aynıdır. Sade geç kalıyorsun. Hiç değilse kasım sayısında imzan olmalı. Seçiver birini, gönder bana. Çabuk yayınlatırım herhal. Gerisini yavaş yavaş temize çeker gönderirsin. Anladın mı? Şu sıra bundan önemli hiçbir işin olmamalı. De, benim aziz kızım.

Gelelim benim halıma! Ne diye yazışmayacakmışın benimle? Demek konuşmamız olacak, tahmin ediyorum. Sen konuşucan, ben susucam, en sonunda da çıldırıcam. Acıdan, umut kırıklığından, evrenin ıssızlığından. Söyle yalan mı?

Bütün erdemlere tiksintim var. Ne diye önce, her nenlerden önce, KENDİMİZ olamayalım? Bu binlerce yıllık bir yalan, bir karşılıklı aldatmalar, riyadan, çıkardan başka bir bok olmayan bir korkaklar disiplini. (Kuvvetle duyarım. Kurduğun oyunda bu temi işlediğine inancım var.)

Yoksa merhamet sana da mı bulaştı? Bana acımaktansa, beni sol mememin altından bıçaklamanı tercih ederim. İkimizin de kaybetmeyeceği, yavanlaşmayacağı tek yol bu. Ama ne ya! Benimle konuşacakların varmış, lâkin yazışman olamazmış. Başkaca bir yoruma nacap varayım? Ben de can atıyorum, seni görmeğe. Yarı canım oralarda. Ne var ki işin pratiğinde öteki insanoğullarından, çaresizlerden bir farkım yok. Bir türlü iki ucunu, iki yakamı bir araya getiremedim. Uğraşıyorum. Hiç değilse ölümüm bu yolda olsun.

Evine yazdığım mektupların bâzılarını alamadığın anlaşılıyor. Kaderim benim. Haklı ama! Yoksa Nezihe’ye yazıp attığın ve zarfın üzerine şehir adını yazmağa üşendiğin mektubun devri âlemini anlatmıştım sana, almamışsın. Vatanımızı kent kent dolanıp gelmiş mektup. Ne güzel ama! Unuttum, zarfı sana gönderecektim. Neler neler yazmışlar üstüne. Non figüratif!.. Kahve için üzüntün yersiz. Gerçi burada da kayıplara karışık ama, Urfa’dan sana gönderebileceğimi umuyorum. Daha oralarda var. Eh, memleketim işte, seviyor sayıyorlar beni, her ne dense! Bu ufak angaryalar, halkımı hoşnut ediyor. Senin kabullenmen, dudaklarını fincana değdirmen de beni mutlulandırıyor. Hepsi bu! Utanmadan “bir sene yetecek kadar var” diye yalan atıyorsun bir de. O nasıl kahve içmekmiş öyle? Haber salayım Urfa’ya, iletsinler sana, ya da bana gönderirler, ben iletirim.

Sen nasılsın canım? Elin, yüzün, havan bıraktığım gibi mi? Korkunç öskemişem seni. Bu o kadar gerçek, o kadar elle tutulur bir duygu ki, yaşaması değme yiğidin harcı değil, sana minnettarım. Teşekkür ederim.

Ben de bir an önce işleri bitirmeğe uğraşıyorum. Zulum biraz tavsasın da sana bir koşu gelirim. Kaç gün, kaç saat sürer mutluluğum, gözaydınım bilemem. Bildiğim, ötesi uçurum. Dünya değişikliği. Siktir et, değmez düşünmene, üzülmene. Gözlerimi öptüğün bir gerçek mi? Onların dudaklarına lâyık olması için, ne yapayım bilmem ki, korkunç azaptayım. Öylesine, hülya, kutsal ve uzaksın ki… Allah kahretsin beni.

Kaynak: Ahmed Arif – Leylim Leylim
Ahmed Arif’ten Leylâ Erbil’e Aşk Mektuplar

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
İnsanın kaynağı kendi ruhudur* – Ercan Kesal

Kapat