Yusuf Atılgan: Kadınların neden evlendiklerini anlıyorum: Yalnız kalabilmek için

Yusuf AtılganBüyüklerinden korkarsınız. Akşamları elinizde paketlerle dönersiniz. Sizi bekleyenler vardır. Rahatsınız. Hem ne kolay rahatlıyorsunuz. İçinizde boşluklar yok. Neden ben de sizin gibi olamıyorum? Bir ben miyim düşünen? Bir ben miyim yalnız?” Yanından geçen kadına döndü:
— Merhaba, dedi.
Der demez pişman oldu. Kadın durmuş ona bakıyordu. Sol elini cebinden çıkarıp kulağını kaşıdı. Kadın,
— Sizi tanımıyorum, dedi.
Buna verilecek karşılık belliydi: “Öyleyse tanışalım,” deyip kadının koluna girmesi, “Ne soğuk. Sıcak bir yere girip bir şeyler içsek,” demesi gerekiyordu. Kolaylıklardı bunlar. Kadın bunları bekliyordu ondan. Oysa,

— Ben de, dedi.

Yürüdü. Böyle kurtuluş istemiyordu. Çok denemişti. On dakika sonra insan kendini daha da yalnız bulurdu. Balıkpazarı’na saptı. Eve gitse, biliyordu, gece yarısına dek başka bir şey yapamadan, yukardakilerin patırtısına sövecekti. Bu sokakta kar artık gıcırdamıyordu. Bol gürültülü, bol dumanlı meyhanelerden birine girdi. Tezgâhın önünde bir boş yer bulup oturdu. Yaklaşan garsona,

— Şarap, dedi.

Garson, sanki salt onun için buradaymış gibi eğildi. Sanki ötekiler duyacak diye korkuyordu.
— Abi, dedi, bu gece hindi dolması da var.

Yirmi beş gün öğle sonlan hep ayakları üşüdü. Sabahları atölyede Sami’ye poz veriyordu. Yemeği Beşiktaş’ta yiyor, sonra karda, yağmurda – çoğu karda, kimi gevşek kimi vıcık vıcık, kirli- yoruluncaya değin yürüyordu. Yoruldu mu yakın bir lokantaya, tatlıcıya ya da bir kahveye girip otururdu, içerdekiler bu üşümüş, yorgun adama geçici bir hoşgörü ile bakarlardı. Isınırdı, insanlarla barışmak iyiydi. Böyle bir gün tatlıcıda bir kadınla tanıştı. Kadının çocuk gibi sık sık burnunu çekişi onu daha kadınlaştırıyor, hoşuna gidiyordu. Üç gün sürdü. Sık sık burnunu çekiyor diye kadını bıraktı.
Yirmi altıncı gün portresi bitti. Sami,
— Tamam. Gel gör istersen, deyince yerinden isteksiz kalkmıştı.
Alıştığı beziryağı kokusuyla birlik yitireceği sabahlar vardı önünde.
Aylak adamın uzun, doldurulmaz sabahları korkunçtu. Kimi saatler bile önemliydi. Geçmek bilmez, uzun ‘üç-dört dakikalar yaşamıştı; biliyordu. İnsan sokak adlarıyla üç günden fazla uğraşamıyordu.

Sehpanın önünde durunca şaştı. Görmeğe alıştığı portrelere benzemiyordu. Önce bir sol el gördü. Parmakları çevik, sinirli, tedirgin bir eldi bu. Kahverengi bir kulağa uzanmış ama daha yetişememiş; boşlukta.

Bu çocuğun anlaması kabil miydi?

Demek insanların huylarıyle ilgili asıl davranışlarındaki ayrılığın yalnız tiklerinde olduğunu biliyordu. Dönüp baktı. Ötekiler de ordaydılar. Konuşuyorlardı. Sami’nin elini tutup sıktı.

— Beni biliyorsun, dedi.

Ötekiler sustular. Birden sıktığı eli bıraktı. Kızardı. Yatılı okulda bir sabah dalgın, kendi erkekliğiyle oynarken bir arkadaşının, üstünden yorganı çekiverdiği andaki utanmaydı duyduğu. Artık uzun zaman buraya gelemeyecekti.

Paltosunu giyerken artan huzursuzluğu, dışarda, Maçka’ya doğru yol ortasında, kâğıda sarılı resim koltuğunda, çaresiz, delimsi duruverdiği zaman -yapılar, arabalar, insanlarla çevriliydi. Geçenler ‘Bu adam bir şey unuttu; şimdi dönecek,’ diye düşünmüşlerdir- dayanma sınırlarını zorlayınca arabaların tekerleklerine bakıp kısadan kurtuluşu düşündü.
Yalnız yirmi beş günün üşümüşlüğü, yorgunluğu değildi. Askerden döneli, üç yıldır sürüyordu. Yoksa dünyada olmayanı mı arıyordu? İki yanına bakındı. Sağdaki kaldırımda duvara dayanmış büyük gözlü bir okul çocuğu ilgiyle ona bakıyordu. Gözlerini kırpmadan elindeki elmayı ısırdı. Ağzı sulandı. Yürüdü. Vardı işte. Çocuklar, elmalar vardı.

O gece karsız-yağmursuz bir yürüyüşten sonra eve dönüp odasındaki ışığı yakınca yine resmine baktı. (Ayıktı. Yılbaşı gecesinden beri içmiyordu. Bol dumanlı meyhaneden hindi dolması yüzünden kaçmıştı. Sıkıştıkça içkinin kurtarıcılığına dek düştüğü için hep kendinden utanırdı.) Ertesi gün sıkıcı bir sabahla başlayacaktı. Kim bilir, iç sıkıntısı olmasa, belki insanlar işe gitmeyi unuturlardı. ‘İş avutur,’ derdi babası. O böyle avuntu istemiyordu. Bir örnek yazılar yazmak, bir örnek dersler vermek, bir örnek çekiç sallamaktı onların iş dedikleri. Kornasını ötekilerden başka öttüren bir şoför, çekicini başka ahenkle sallayan bir demirci bile ikinci gün kendi kendini tekrarlıyordu. Yaşamanın amacı alışkanlıktı, rahatlıktı. Çoğunluk çabadan, yenilikten korkuyordu. Ne kolaydı onlara uymak! Gündüzleri bir okulda ders verir, geceleri sessiz, güzel kadınlarla yatardı istese. Çabasız. Ama biliyordu: Yetinemeyecekti. Başka şeyler gerekti. Güçlüğü umutsuzca zorlamak bile güzeldi. Duvardaki şu resmin nasıl yapıldığını görmüştü: Islık çalar gibi uzanan dudaklar, kırışan genç alın; uzun, umutsuz, koyu mavi bakışlar. Böylesi gerekti ona. Ama resim yapamazdı. Olsun! Yazacaktı. O gece yatar yatmaz uyudu.

Artık sabahları geç kalkıyordu. Mutfakta bir şeyler yiyip su içmek, ayakyoluna gitmek gibi zorunlu aralıklar da olmasa hava kararıncaya değin hiç kalkmayacağı masanın başına geçerdi. Saat beşten sonra herkes işten eve dönerken o evden çıkar, yakın lokantalardan birinde yemek yerdi. İlk günler yemeği yer yemez dönüyor, gece yarısına dek çalışıyordu. Güçtü, ama yunuyordu. Bir cümle üstünde saatlerce durmak vardı: Kafasına yürüyenlerden birini seçmenin sorumluluğu vardı. Kelimelerin yetersizliğini öğreniyordu. Bazı günler sigara içtiğini küllüğün doluşundan anlardı. Acaba onun da alnı kırışıyor muydu?

Uyuyamadan yattığı yatağında kafası durmadan yazdıklarıyla uğraşırdı. Çoğu geceler, o gün üstünde en uzun durduğu cümle gelip onu bulurdu. Alışmayı anlıyordu. İşte insan beyni bile alışıyor, hep aynı şeyi tekrarlıyordu. Boyuna, “Karıncalar bilmeden severler,” diyordu. Öte yanına dönüyor, kurtulamıyordu. “Uyumam gerek,” diye düşündükçe kafası sanki “Olmaz!” diyordu, “Karıncalar bilmeden severler.”

Bundan kurtulabilmek için geceleri yazmadı. Yemekten sonra tiyatroya, sinemaya gider; sokaklarda dolaşırdı. Nereye gitse hikâyesi onunla olurdu; ama dışarının etkisi de vardı. Arada unuttuğu oluyordu. Artık geceleri uyuyabiliyordu.
Dışardakilerden biri evinin kırk adım ilerisindeki köşede oturan dilenciydi. Adam üst üste beş gün orada oluyor, sonra iki gün kayboluyordu. Yalnız akşamları yemeğe giderken görüyordu onu, dönerken yerinde olmazdı. Tıraş zamanlarını şaşırdığı; yıkanmayı, Eleni kirlileri istemese çamaşır değiştirmeyi unutacağı ilk günler bile bu dilenciyi fark etmişti. Yazmaya başladığının üçüncü haftasında bir gün, üçüncü hikâyesinin sonlarına doğru “Bu kelimenin harfleriyle bir başkası da yapılabilir” cümlesini yazıp az önce aklında olan o kelimeyi bulamadığı, bulamadıkça sinirlendiği, içi bomboş kalıverdiği zaman (sol kulağının kaşıntısı, sokaktan geçen otomobilin sesi, merdivenlerdeki çocuk ağlaması hep o ana rastlamıştı) gene de bir saatten fazla masadan ayrılmamış, sonunda kalemi atıp pencereye yürüyünce dilenciyi bildiği köşeye yerleşirken görmüştü. Bir bakkalın dükkân açışı gibiydi. Sigarasından çektiği dumanın ciğerlerine inişini nicedir ilk defa orada duymuştu. Karşı apartmandan çıkan kadın, kaldırımın kıyısında bekleyen otomobile binip gitmişti. Güzeldi.

İki gün daha, öğle sonuna dek, güneşin büzdüğü bir karpuz kabuğu gibi kupkuru, masanın önünde oturdu. Ötekilerin de böyle kuruduğu olur muydu? Kendini hikâyesine veremiyordu. Sokağın, evin hayatını duyuyordu. Ne çok satıcı vardı! “Taaaasiiiiriii” diye bağıran adam kim bilir ne satıyordu. Öğle sonları dilenci köşedeki yerini tutunca bir otomobil gelip karşı apartmanın önünde dururdu. Az sonra kadın çıkar, binip giderdi.

Üçüncü gün otomobil gidince dilenciye baktı. Sigara içiyordu; ama acayip bir içişti bu. Avcunda saklı sigarayı ağzına götürüp çekiyor, bakmıyor, dumanı yere yere üflüyordu. “Vay kerata, saklıyor! Yoksa sigara içen dilenciye para vermezler mi?.. ” Öğleyin odayı havalandırmıştı ama gene de sigara dumanıyla doluydu. Ağzının içi acıydı. Hiç yeri değilken kalorifer yakıcının aylığını arttırmayı düşündü. Tedirgindi. Dilenciye kızıyordu. Adam sigarasını atmış olacaktı. Geçenler avucuna para bırakıyordu. Birden anladı. Dilencinin niye beş gün gelip iki gün gelmediğini, niye hep bu vakit burada olduğunu artık biliyordu. Güldü. Yaman adamdı bu dilenci. İnsanların işten dönerken ucuza huzur satın aldıklarını biliyordu. Cumartesileri, pazarları gelmiyordu. Bugün neydi? Gün adlarıyle ilgisi yoktu. Onu üç gündür gördüğüne göre çarşamba olması gerekirdi. “Bir de sabahları gidip bir kız okulunun önünde dileniyorsa alnından öpecem onu. Yufka yüreklidirler. Ucuza numara alırlar.” Kişioğlu böyleydi. Kimi dilenmek, kimi sadaka vermek zorundaydı.

Demin otomobille giden kadın sıcak bir sevgiye değil, etini satmaya gitmişti. Artık her şeyi kötüye yoruyordu.

Gitti, masanın önünde durdu. İşte üç haftaya yakın seslendiğini sandığı insanlar bunlardı. İşini bilenler, sadaka vericiler, et alışverişçileri mi anlayacaktı onu? Elini yazdıklarının üstüne koydu. Almadı. Biliyordu. İlk hikâyesi, “Bir büyük şehrin gürültüsünde insan, kimseye sezdirmeden istediği zaman yellenebilir. O yellenemezdi,” diye başlıyordu. Bu cümlede adamın bütün hayatının gizli olduğunu kim fark edecekti? Ya ikincisi, sık sık burnunu çeken kadının hikâyesi! Sonra yarıda kalan hikâye! Tiklerden bahsetmişti. Boynunu kütleten bir adam vardı. İyi ki bitmemişti. Onlar “Sonunda beni sürüklediği büyük felâkete rağmen onun kollarına atıldığım gecenin tadını unutamıyorum,” diye başlayan hikâyeler isterlerdi.

Bütün yazdıklarını acele etmeden, küçük küçük yırttı. Bu da bitmişti.

Gene eskisi gibiydi. Yırtıkları toplayıp mutfaktaki çöp tenekesine attı. Dönünce pencereden baktı. Ordaydı. Bu dilenciye başka çeşit insanlar da olduğunu öğretecekti. Paltosunu giyince bir iki buçukluk çıkarıp dış cebine koydu. Çıktı.

Önce sağ kaldırımdan caddeye kadar yürüdü, geri dönüp ötekine geçti. Hava nerdeyse kararacaktı. Onu ancak yaklaştığı zaman gördü. Büyük çeneliydi. Çiçek bozuğuydu. Pek yaşlı sayılmazdı ama üstünde bir çökmüşlük vardı. “Bu adam eskiden hamallık yapmış. Yoksa dilenme alışkanlığı mı?” Önünde durdu. Az eğildi.

— Ahbap, bir sigara versene bana, dedi.

Adamın ona kaldırdığı yüzdeki şaşırmışlığı görünce sevindi. “Onu içerken gördüğümü biliyor. Sövüyordur şimdi.” Dilencinin yüzü acındırmak isteyen bir gülüşle kırıştı.

— Sigara içmem ben beyim, dedi.

— Ya! Vah vah. Birden öyle sigara istedi ki canım, sorma. Bir tek sigaraya iki buçuk lira verirdim.

Sol elini cebinden çıkarıp iki buçukluğu salladı. Hep adamın kucağındaki morumsu ellerine bakıyordu. Ellerin dilini anlardı. Sağ el geriye doğru kasıldı. “Paketi sağ cebinde.” El durdu. Gevşedi.

— Neyse, eyvallah!

Parayı cebine sokup yürüdü. Kendininkini değil, başka bir apartmanın kapı sokuntusuna çıkıp eğildi. Adam bakmıyordu. “Ne öğrettim ona? Dünyada tanımadığı bir deli daha olduğunu.” Oysa adama, sigara içmenin dilencilere yasak olduğunu bilmeyen insanların da varlığını öğretmek istemişti. Bu gece dilenci, bir tanıdığına, ‘Bugün delinin biri benden sigara istedi’, diyecekti. Gene de merak ediyordu. Acaba yarın sabah bir kız okulunun önünde mi dilenecekti? Bekledi.

Adam meşin minderini paltosunun altına sokup caddeye doğru yürüyünce o da arkasına takıldı. Caddeyi geçtiler. Kurtuluş’tan yana saptılar. Herhalde aşağıda, dere boyundaki evlerden birinde oturuyordu. Yanından geçen bir kız yüzüne tatlı tatlı baktı. Dönmedi. Onun dilencisi vardı. Yavaş yürüyordu. İlerde, ışıklar seyrelince içinde bir kararsızlık başladı. Niye buralara gelmişti? Neden o deminki kızın ardından gitmemişti sanki? Adamın evini öğrenip de ne yapacaktı? Yarın sabah belki onunla birlik bir kız okulunun önünde duracaklardı. Sonra?.. Durdu. Dilenci yürüyordu. İlerde bir yan sokağa saptı.

Bildik gecelerden biriydi. Kulaklarında büyük şehrin uğultusu vardı.

Belki arananın ayak sesleri de bu uğultunun içindeydi. Döndü. İnsanların, arabaların kaynaştığı büyük caddelerden yana yürüdü.

Günlerin adı, sürelerince yaşanılan olayların değerine göre değişebilir. Bugün, şimdilik “paltosunu ilk çıkardığı gün”dü, sonra “Güler’i ilk gördüğü gün” olacaktı. Güneşliydi, ılıktı. Karaköy’de, dört yol kavşağmdaki tatlıcıda, yanında oturduğu pencerenin önünden geçen insanların arasında ilk bakışta marangoz olduğu anlaşılabilecek bir adam arıyordu. Bazı günler terzi arardı. Bir keresinde terzidir dediği birine yetişip sormuş, zabıt kâtibi olduğunu öğrenmişti. Marangoz aramaktan bıkınca, küçük alanın ortasındaki trafik polisine bakmaya başladı. Düdük öttürüyor, değnek sallıyor; arabalar, tramvaylar birbirlerine değmeden vızır vızır geçiyorlardı. Adamın hareketleri ona gülünç geliyordu. Belki asık yüzlü oluşundandı. Neden insanlar durup gülmüyorlardı? Sevmedi onu. O olsa bir gün bir muziplik yapardı. Arabaları, tramvayları birbirine karıştırır, sonra gülerdi. Polis bunu yapacak adam değildi. Belki bu düzeni ancak düşlerinde bozardı.

Yusuf Atılgan
Kaynak: Aylak Adam

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Hem herkes hem de hiç kimse olansın – Jorge Luis Borges

 Hepsi ve Hiçbiri -İçinde hiç kimse yoktu onun; yüzünün (o günlerin kötü portrelerinde bile başka hiç kimseye benzemeyen yüzünün) ve...

Kapat