Yusuf Atılgan: Bir başka evrende kurulu köprünün iki ucunda yalnızdık

“Geceleri uyuyamayan, gündüzleri boyuna yazı makinasının önünde oturan birinin arada çekileceği bir sığınağı olmalı. Hazırım ben.” diyordum. İnanmadı. Yüzünü arkadaşına döndürürken “Sen de onlardan biri değil misin sanki!” der gibiydi.

Sıvasız taş duvara yaslanıp o korkunç sesi bekledim. Buraya gelmeden önce ne gerekiyorsa hepsini yaptım; öğle yemeği yemedim, tıklım tıklım bir otobüste biletçiyi ayağıma bastırdım; bir kadına kaşlarını çattırdım; inerken tıraşı gecikmiş, kahverengi enseli bir adamı ‘Yavaş ol be?’ diye bağırttım;

stadyumun önünde bağırgan kalabalığın arasına karışıp -sol kolum iç cebimin üstünde- kendimi itelettim, kakalattım. Bütün bunlar içimde büyümesini istediğim yılgın kişiyi yavaş yavaş, gittikçe artarak hazırlıyorlardı; ama tamamlanması için bir de o korkunç ses gerekiyordu. Yakın stadyumu dolduran binlerce insanın ağzından yükselen… İşte:
— Heeeeeeeeyy!
Omuzlarım daralır gibi oldu; küçülüyordum. Artık bodur minarenin ötesindeki sokaktan çıkıp gelebilir. Yanına gidip elini tutamam. Uzaktan, ardınca yürürüm. Saçları, onu daha da gençleştiren; tedirgin, ürkek bir çocuk yapan o ‘atkuyruğu’ dedikleri biçimdedir hep. Bir ucunda, önüne aylak kamyonların sıralandığı, duvarına iri harflerle ‘iş bankası deposu’ yazılmış, penceresiz, uzun yapının göründüğü ezik zeytin çekirdeği rengindeki geniş alanın kıyısından geçeriz. Sonra caddenin iki yanındaki dükkânların çekilmiş kepenklerinin altında, kaldırıma uzanmış dinlenen kocaman kilitler başlar. Sağdaki sokaklardan birine girer, az ileride sola saparız. Orada, nedense bir şaraphanenin arka duvarı sandığım uzun, yüksek taş duvarın dibinde yürürken ona yaklaşmışımdır. Taş duvarın bitimindeki sokakta soldan ikinci ev arkadaşının oturduğu evdir. Ben köşeye vardığımda o iki basamağı çıkıyordur. Elini kapı tokmağına uzatırken başını çevirir, bakar. İki pazardır bu bakışlardaki pırıltıya her şeyin bozulacağından, biteceğinden korkan bir çekingenlik katıldığını biliyorum. İkimiz de korkuyoruz. O cumartesi gününden beri…
Gene vapurdaydık. Yarım iş gününün kalabalık 13.15 vapuruydu. Haftanın altı günü bu onyedi dakikalık Alsancak yolculuklarında çoğu ayakta kalırdım. Kalabalığın içinde onu aramanın, ikimizden başkasının görmediği kıldan ince köprüyü kurmanın, günün ilk bakışının tadını daha bir yoğunlaştırmak için az gecikir, vapura kalkacağı anda binerdim. Gene ayaktaydım. Kalın sicimden örülmüş raflardan birinin demirine tutundum. Pencerenin yanında oturuyordu. Çevremizi kuşatan bezgin kalabalığın çekildiği, başını ona eğmiş durmadan konuşan arkadaşını artık duymadığı, insanın kırılmaz camlardan sızıp gittiği bir başka evrende kurulu köprünün iki ucunda yalnızdık. Neden her seferki gibi elini saçlarından geçirip yanağına dayamıyordu? Sağ elini saçlarından geçirip yanağına dayadı. Parmaklarının ilk boğumlarından az dışa bükük olduğunu sanki yeni görüyordum. Bütün gün yazı makinesinin düğmelerine basmaktan, diyordum. Bu eli tutup avutmanın dayanılmaz isteği kabardı içimde. Birden elini çekti; kucağına indirdi, öteki elinin altına sakladı. Sanki tutmak istediğim yalnız sağ eliydi. Yazı makinesinin düğmelerine basmaktan büküktü parmakları. İnerken tutup düzeltecektim.
Aşağı, halatın hep aynı kırmızı burunlu adama uzatılmasını, iki kalın tahtanın sürtünmesinden çıkan kısa gıcırtıyı beklerken yanına -sağına- gidip durdum. İlk defa öyle yakındık. Boynu kısalır gibi oldu. Neden uzanamıyordum eline? Bir şeyden mi korkuyorduk? Parmaklarını avucunun içine topladı; birkaç adım öteye ayrıldı, bana baktı. Sanki ”Bozmayalım onu; bitmesin” diyordu. Evet dedim. Utanıyordum.
— Heeeeeeeeyy!
Artık bağırmasalar da olur. Tamamım, gidip elini tutamam. Onu, pazarları bile çalışan bir terzi kız sandığım arkadaşının evine bırakır, dönerim. Yalnız pazarları değil, her gün ondan ayrılınca, ağabeyimin evinde yemek zorunda olduğum, çoktandır benden bıktıklarını bildiğimi açığa vuracağım korkusuyla gitmeden edemediğim akşam yemeklerinin -‘saat yedi’nin- yaklaştığı sıkıntısı gelir beni bulur. Bu yarım saatlik sıkıntılar ne geç kaldığım bir akşam ağabeyimin cebinden saatini çıkarıp ‘-Bu evde akşam yemeği saat yedide yenir. Ondört dakika geciktin’ diye bildirdiği, ne de altı yaşındaki yeğenimin, masanın çevresindekileri şaşırtan bir açıklıkla, ‘-Amca be, senin de iş bulacağın yok ya!’ dediği zaman başladı. Daha önceydi. Bu kente, o eve geldiğimin ikinci haftasında bir akşam, yemeği ağabeyim dağıtmadı. Boyalı, dimdik yengemin yanında, salt bana bakmamak için, kaynanasının kendince en kötü parçayı tabağıma uzatan kepçesini görmemek için gözlerini önünde bir yere -belki hep ‘Hani benim çatalım?’ diye aradığı hafif, aliminyum çatalına- dikmiş, öyle oturuyordu. Kendi çatalıma tutundum. Bana yemeğin kötü yerini vermeyi kaynanasına bırakan ağabeyim, elimden tutup beni ilk sinemama götüren; yaz sonları, gene bu kentteki liseye gideceği gün yaklaştıkça mahalledeki büyücek çocuklara beni döğmesinler diye para dağıtan ağabeyimdi. Belki daha önce, eve ilk girdiğimde iş arama yalanını söylediğime göre, o gece başlamıştı sıkıntım. Yengem boyalıydı, dimdikti; ama gülüyordu. Ağabeyim bana sarılmış; öpmüştü. ‘Karın nerede?’ diye sordu. ‘-Yok, dedim. Dün gece bırakmış gitmiş.’ Yüzü değişir gibi oldu; hele sesi! ‘Şimdi ne yapacaksın burada?’ dedi. Toplandım. ‘-İş arayacağım.’ Dedim.
Bir ay, geceleri bana ayırdıkları küçük odanın karanlığında, onlara varlığımı hatırlatacak bir cılız öksürüğü bile örtünmediğim yorganın arasında boğmaya çalışarak, evlerinde değilmişim, hiç olmamışım gibi uzandığım yatağın altından döşemenin kaydığı, dipsiz bir oyuğa hızla düştüğüm zamanlar oldu. Bu başdöndürücü düşüşleri geçen yazdan beri tanıyordum. Yakın kasabadaki evimde de kimi geceler altımdan döşeme kayardı. Boşluğun ortasında uzanır karımın kıllarına tutunurdum. Hep yanımdaydı; ama ben dört yıl önce onun adını unutmuştum. Ağabeyim: ‘-Olmaz bu; insan beş yıllık karısının adını unutamaz’ derdi. ‘-Haydi söyle.’ Susardım. ‘-Nasıl olur canım? Kaçırdın mı sen?’ Sonra kendi söylerdi onun adını. Herkesin bildiği adıydı. İkimizden başkasının bilmediği bir adı vardı onun; dört yıl önce unutmuştum. Gene de, geceleri, yanımdaydı. Evimiz dağa bakardı. Kasabada her şey, herkes bu yarıbelinden yukarısı çıplak dağa bakar gibiydi. Oturgundu, sağlamdı. Çalıştığım dairede önümdeki kâğıtlardan başımı her kaldırışımda kocaman pencerelerin ötesinde, karşımdaydı. Pencerelerin berisinde şefimiz Salâhaddin Bey otururdu. Çok yemekten, çok konuşmaktan aşına aşına bitmişçesine küçük çenesiyle yaşlı bir kırlangıcı andırırdı. Odaya girenleri ‘Oraya, oraya!’ diye bizim masalara gönderir; bir de sık sık gözlüğünü silerdi. Büyücek odada beş kişiydik. Yaşamamızı düzenli bir sıkıntı yönetir gibiydi. Kimi aşırı sıcaktan, soğuktan, tüten sobadan, girip çıkanların çokluğundan ya da artık tez eskiyen ayakkaplardan yakınırdık. Aramızda bir yazıcı kız olmasa belki kimsenin aklına gelmeyecek açık-saçık şakalara gülerken bile bezgindik. Geçen yaz bir öğle sonu gözlerimi ter-lekeli bir kâğıttan kaldırınca, baktım Salâhaddin Bey esniyordu. Başı az arkaya kaykılmış, gözlüğünün ardında kırış kırış bir yumukluk, ağzı inanılmayacak bir büyüklükle açıktı. Birden bu yarı-dişli ağızın içinde birşey ‘çıt’ etti. Kırışıklığı düzeliveren gözlerinin şaşırmış açıklığını, koltuğundan fırlarken çıkardığı o tuhaf sesi hatırlıyorum. Salâhaddin Bey’in çenesi düşmüştü; sarkıyordu. Katılırcasına gülüyorduk. Başka odalardan da geldiler. Salâhaddin Bey’in küçücük çenesini eski yerine yerleştirdiler. Herkesin, günün tekdüze gidişindeki bu beklenmedik değişiklikten hoşnut, gülüşerek kendi yerlerine dağıldıkları, odanın bildik bungunluğuna döndüğü zaman ben hâlâ ona bakıyordum. ‘Bu adam artık esnemeyecek’ diye düşündüm. Yanağını ovuşturuyordu. Birden bir karanlık bastı içimi. Karşımdaki koltukta oturan, esnerken çenesi düşen Salâhaddin Bey değildi; bendim. İlk o gece kaydı altımdaki döşeme. Sonraları daha sık. Düşerken uzanır karımın kıllarına tutunurdum. Üç ay önce bir sabah müdür, ‘-Salâhaddin Bey ölmüş. İsterseniz gidin,’ dedi, Gittim. Onu indirdikleri çukuru doldurdular. Üstündeki tümseğe yaklaşan imam anasının adını sordu. Kırlangıca benzeyen bir adam ‘-Huriser’ dedi. Bu adı unutamayacağımı biliyordum. O gece düşerken karımın kıllarına gerçekten tutundum. Bağırdı. Sabahleyin yoktu. Dairede müdür masamın önünden geçerken durdu; bir bana, bir karşımdaki boş koltuğa baktı; bir şey demeden yürüdü, odasına girdi. Ama ertesi gün söyleyecekti, biliyordum. Masanın üst gözünü çektim; çakımı alıp cebime koydum. Karım öğleyin de yoktu. Tel dolaptan yemek tenceresini çıkardım. Akşamdan kalma biber dolmasıydı. Suyunun üstünde yüzen tek tük yarı-donuk yağ boncuklarıyla iğrenç görünüşü vardı. Beş yıllık yaşamamızın özeti gibiydi bu yemek. Hep öyle az yağlı yerdik. Para biriktirerek aldığımız, kızıl üstüne ak çiçekli minderleriyle parlatılmış cevizden altı koltuğun yerine oyma cevizden, yayları kadife kaplı altı koltuk almak için para biriktiriyorduk. Tencereyi dolaba bıraktım. Gittim yatak odamızdaki bir başka dolabın kapağını açtım. Paraların durduğu kutu yoktu. Ancak o zaman rahatladım. Yedek giysilerimi bir bavula doldurdum, evden çıktım. Dağ oradaydı. Bana bu katı, oturgun kabarıklık değil, kıpırdak bir deniz üstü düzlüğü gerekti. Sokak kapısını kilitledim mi, bilemiyorum.
Kasabadan kaçmadım ben; düpedüz buraya geldim. Denize, ağabeyime diyordum. Oysa daha ilk gece yalan söylemiştim ona. Sonra sözde iş aradığım günler başladı. Sabahları, tavana yakın dar-uzun pencerenin ancak loşlaştırdığı odadan çıkar, ayakkaplarımı giyerken açılıp kapandıkça gıcırdayan bir kapı daha olduğunu bilmenin çekingenliğiyle bir an duraksardım. Gene de çıkardım evden; insanların kaynaştığı yerlere doğru yürürdüm. Doğrusu onlara güvendiğimden değildi bu gidişlerim; karşılıklı bütün olanaklarımızı kullanabilmek için bir çeşit ‘hazırım ben’ demekti. Ama her şey kendiliğinden olsun istiyordum; bıraktıktan sonra… Kimseyle konuşmazdım. Çoğu günler bir vapurla Karşıyaka’ya geçerdim. Orada, denizin üstüne uzanan, artık işlemediği belli bir gazinonun altına otururdum. Deniz ayaklarımın dibindeydi; pisti, kokardı. Suyun sürekli yalamasına direnen eski gazinonun kalın, yosun tutmuş ayaklarının, kıyıdaki yeşilimsi taşların dayanma güçlerine şaşıyordum. Gene de gelip beni bulan ineklere kızdığım, irice çakılların üstüne oturmaktan kabalarımın acısını duyduğum, içimin kazıntısında az yağlı yemekleri bile aradığım zamanlar vardı. Kendini öldürenlerin yaşamayı aşırı sevenler olduğunu düşünürdüm. Sonra birgün “yarın” diyebildim. Denizde olacaktı. Yanımdaki sığlığın yosunlu, sinsi sokulganlığında değil, ötelerin derinliğinde diyordum. Ötekilere benzer bir gündü; ama ben iskeleye yaklaştıkça değişir gibiydim, İnsanları gerçekten görüyordum. Eskiden, vapurda biletini uzatırken bile başını pencereden çevirmeyen adam sanki ben değildim. Boyuna onlara bakıyordum. Belki giderayak umutsuz bir çağrıydı; ama kimsenin aldırdığı yoktu. Direnerek baktığım biri gözlerini benden kaçırırken kaşlarını çattı. Yoksa artık aralarında olmadığımın farkında mıydılar? Ertesi sabah ayakkaplarımı giyerken gene duraksamam, kapı gıcırdayacak diye çekinmem tuhaftı. Son günümde bile kurtulamıyordum. Kapıyı çarpmadan kapadım. Daha orada “Öyleyse yarın” dedim. Ertesi gün çıkarken kapıyı çarpacaktım.
Üçüncü kere “Yarın” dediğim gündü. Karşıyaka’da bindiğim vapur başka günlerdekinden daha çabuk doluyordu. Saatıma baktım: 17.10’du. İşten dönenlerdi bunlar. Karşımdaki boş sıraya iki kız, iki erkek oturdu. Kızlardan esmerinin çekikçe, ışıklı gözleri vardı. Böyle gözleri olan bir insanın uyuyamayacağını, onları kolayca kapayamayacağını düşündüm. Konuşuyorlardı. Belki bol sinekli, bungun odaların birinden çıktıkları için sevinçliydiler. Kara, yapışkan gözlü erkek yanındaki sarışın kızın kulağını eğildi, birşey söyledi. Kızın yavaş sesle ‘-Kucağına otur da öğren’ dediğini duydum. Öteki kızla tam o zaman karşılaştık. Açık-saçık fıkralar anlatılan tozlu odalara yakışmayacak, temiz, güzel bir yüzdü, -Birden karımın unuttuğum adını hatırladım, -Ötekilerden uzaklığında bir gösteriş, ikiyüzlülük, şirretçe bir kendini -savunma yoktu. Onların ötesinde olduğunu bilmenin hoşgörüsüyle bakıyordu. “Böyle onlar, diyordu. Ben onlarla birlik yaşamak zorundayım.” Onları bilir gibiydim. Yapışkan erkeklerdi; onların yapışkanlığıyla övünen kızlardı; kucağına çekivermek için ilk kıpırtıyı karşısında duran dişiden bekleyen, cıvımaya istekli, sallantılı ağırbaşlılığıyla onu bir harf yanlışından ötürü azarlayan müdürdü. Onun odasından çıkınca içeride olanların belirtisini yüzünde arayan. gördüklerini sanan insanlardı. Çağırdım onu “Geceleri uyuyamayan, gündüzleri boyuna yazımakinasının önünde oturan birinin arada çekileceği bir sığınağı olmalı. Hazırım ben.” diyordum. İnanmadı. Yüzünü arkadaşına döndürürken “Sen de onlardan biri değil misin sanki!” der gibiydi. Üzülmedim. Bir gün inanacaktı. Başımı çevirince pencereden denizi gördüm. Birden kıllarımın dibi ürperdi: geçti Artık yeniden vardım. Vapur yavaşlayıncaya, o kalkıp ‘-Haydi hoşça kalın’ deyinceye dek denizin üstündeki şıkır şıkır parıltıya baktım durdum. Ondan az sonra kalktım. Evini öğrenecektim. Aşağıda, kalabalığın içindeydi. Gözlerimi atkuyruğu biçiminde toplamış saçlarına iliştirdim; arkasından yürüdüm. Dörtköşe taşlar döşeli uzun bir sokağı, arabaların kaynaştığı dar bir alanı, bir demiryolunu geçtik, “Arkasına bakmasa” diyordum. Bakmıyordu. Üstleri teneke kaplı kocaman yapıların önünden geçtik; soldaki sokağa saptık. Birden minareyi gördüm. Olduğum yerde durdum, o yürüyordu. Minare karşımdaydı. Çökeceğinden korkularak yıktırılan bir eski yapıdan arda kalmış kalın tahtalardan yapıldığını sandığım, üstüne bir kumru kanadının gölgesi düşmüş de yapışık katmışçasına koyu kurşun rengine boyalı bir bodur minare sanki beni onun sokağına girmekten, oturduğu evi öğrenmekten önlüyordu. Hiçbir sallantının yıkamayacağı eskimiş sağlamlığındaki kendine güvendi belki beni tutan. Onun ötesindeki sokağa giren kızın ardından gitmeden; geriye döndüm. Karşıma dikilen bodur minare belki bir bahaneydi; onu, evini bilmeyi değil düşünmeyi istiyordum. Düşündüm de. Yoksul sokakta tek katlı bir evdi. İki penceresinde ikişer saksı duracaktı. İşten dönünce çiçekleri sulardı ilkin. Akşamlan sofrayı o kurardı. Annesi, ‘—Kızım benim, derdi Bir tanedir.’ Babası… Babasını geçiyordum. Kendinden küçük dört kardeşi vardı. En çok sekiz yaşındaki üçüncü kardeşini severdi Bu gece ona elişi kâğıdından bir insan oyacaktı. Çocuk maviyi severdi; mavi kâğıttan oysun da şaşırsın. ‘-Abla, bana benziyor bu’ desin istiyordum. O zaman eğilip onu burnunun ucundan öpecekti. Hep orasından öperdi Çocuğun parmaklarının üstüyle burnunu kaşımasından hoşlanıyordu. İki kardeşiyle birlik yattığı odada, her gece gelip onu bulan uzak tiren seslerini duymadan bir saat düşünecekti. “Bir saat sonra uyuyacak” diyordum. Önemliydi bu. Uyuyacaktı. O gece altımdan döşeme kaymadı.
Ertesi gün öğle sonu, bir aydır ilk defa ayakkaplarımı boyattım. İskelenin bekleme yerine girip açık pencerelerden birinin önünde durduğumda erkendi daha; bizi götürecek vapur uzaktan, gittikçe büyüyerek yaklaşıyordu. Arkamdaki alçak sesli uğultu o yaklaştıkça artıyordu Dönüp bu uğultuda onu görüvermenin sabırsızlığıyla doluydu içim; ama tutuyordum kendimi, bakmıyordum. İçerde görecektim. Vapur geldi, durdu. Uğultunun çekilmesini bekledim; yürüdüm. Yukardaydı; kalabalığın içinde geziniyordu gözleri; beni görünce durdular, artık aramadılar. Birden içten dışa bir sevinç sardı beni. Gece uyumuştu. Esirgeyen bir bakışı vardı bana; sanki ayakta kaldım diye üzgündü. “Aldırma, yorulmam ben” diyordum. Büyüyor gibiydim; ama bu kapağı açılan tencereden çıkan dumanın dağılgan, gevşek büyümesi değildi; katılaşıyordum. Elim, tutunduğum demirden daha yoğundu; sıksam hamurlaşacaktı. Ayakta kaldım diye üzülen bir insan vardı dünyada artık. “Salt geceleri uyuman için olacağım ben” diyordum. Gündüzleri tekdüze bir tıkırtıda bunaldığın zaman seni vapurda bulacak birini düşünmen için.
— Çınarlı’ya nereden gidilir kardeş?
Kara, gür bıyıklı bir adamdı. Kasketliydi. Sağ kolumu uzattım.
— Burdan, dedim.
Birşey daha soracakmış gibi az durdu; sormadı, yürüdü. Önümden hızla bir taksi geçti. Neden gecikti bugün? Elimi saat cebine götürdüm. Üç gündür saatımın yokluğuna alışamadım. Bir yağmurluk almak için satmıştım onu, daha alamadan; havalar iyice bozsun diye bekliyorum. Ayakkaplarım da yıprandı, ama yenisini alamam, bitpazarından az giyilmiş bir çift alabilirim ancak. Evde, dış kapının yanında duracak yeni ayakkabılarıma bakıp baş sallayacaklarını düşünmekten, boyuna bunu düşünmekten korkuyorum. Bir taksi daha geçti önümden. Burada onu beklediğim ilk pazar işlek caddenin bu tenhalığını yadırgadığımı hatırlıyorum. Öğleye değin, içimde o gün göremeyeceğimi bilmenin sıkıntısı, deniz kıyısında balık tutanları seyretmiştim. Öğleden sonra dayanamadım, belki çıkar umuduyla geldim buraya dikildim. Çıkarsa, ummadığı bir gün onu beklediğimi görüp şaşıracaktı. Salt bu sevinçli şaşırmasını görmek için, diyordum. Kalçalarım ağrımaya başladığı, yaslandığım duvarın gölgesi uzaya uzaya caddenin ortasına vardığı zaman çıktı sokağından. Beni görünce daha bir ışıldadı gözleri, duraksadı, ama dönmedi. Artık gerçekten inanıyordu bana. Önümde, yanaşıp konuşmayacağımı bilmenin rahatlığıyla yürüyordu. Arkadaşının evine girince döndüm. Bundan böyle yalnız vapurda, vapurdan bodur minarenin berisine dek süren kısa yolculuklarımızda değil, pazarları da görecektim onu.
En iyisi vapurlardı. Sağ elini saçlarından geçirip yanağına dayardı. Kimsenin göremediği, iki ucunda yalnız kaldığımız o kıldan ince köprüyü kurardık. “Biliyor musun, beni yokluğun eşiğinden sen çevirdin. Birbirimiz için varız biz.” derdim. Kendimi ona gerekli yapmaya uğraşıyordum belki. Dünyada ötekilerin de oluşunu bağışlıyordum. Vapuru yapan işçiler, yüzdürenler, onu iskeleye bağlayan kırmızı burunlu adam, ekmeğimizi pişiren fırıncı, ağabeyim, herkes biz olalım diye vardılar. Bizim için elbirliğiyle bu kısa yolculukları hazırlıyorlardı. Artık bu yolculuklar için yaşar gibiydim. Her şeyi ona göre değerlendiriyordum. Saatıma baktıkça, “En azından iki aylık vapur parası eder” diye düşünüyordum. Paramı çalacaklarından korkuyordum; kalabalığın içine karışınca sol kolumu iç cebimin üstüne bastırıyordum. Salt param olmadığı için vapura binemeyeceğim olursuzluğu korkunçtu. Uyuyamadan yattığım geceler en ince ayrıntılarına dek düzenlenmiş hırsızlıklar kurardım. Nedense düşlerimde bile sonunda hep tutarlardı beni, kaskatı bir gönül darlığıyla uyanırdım. Param azaldıkça tedirginliğim artıyordu. Sabahları büyük gara gitmeye başladım. Elinde çantası trenden inen birini gözüme kestirir, çekinerek yaklaşırdım. ‘-Bayım, çantanızı taşıyabilir miyim?’ Bana bir bakar, geçip giderdi adam. Korkuyla karışık ağlamaklı bir duygu kaplardı içimi. Sonraları kurnazlaştım. Parayı, ancak onların kazandıkları yoldan, kurnazlıkla kazanmam gerekiyordu. Bütün yılgınlığımı bakışlarıma yükler ‘-Öğle yemeği yemem gerek bayım, çantanızı taşıyabilir miyim?’ derdim. Şaşmaz bir yoldu bu; taksiye girerken yüzünde bir açı doyurmanın mutluluğu; elime bir kâğıt para tutuştururdu. Bağışlanmaz ikiyüzlülüğümü bile bile gene de avutuyordum kendimi. “Yaptığımın bir ayrımı var onlarınkinden” diyordum. “Onlar gidiş-dönüş bir vapur parasıyla yetinmiyorlar; vapuru satın almaya çalışıyorlar. Oysa ben ağabeyimin evine, akşam yemeklerine bile katlanmıyor muyum?” Gene de gider, bir gezici balıkçıda öğle yemeği yerdim.
İnsan ötekilerin oluşunu bağışlayınca bir bakıma onlara benzemekten kurtulamıyor. Elini tutmak istediğim cumartesi gününün geleceği bir hafta öncesinden belliydi; ama o zamanlar farkında değildim bunun. Kurduğumuz köprüde ona daha bir yaklaşmak bu, diyordum. Kimi günler “Atkuyruğu saç sana iyi gidiyor” derdim. “Dudaklarını da mı boyuyorsun? Başkalarında sevmem; ama seninki iyi, yaraşmış sana.” “Neden bu kadar güzelsin sen! Ne olur, biraz çirkinleş” anlıyor muydu? Kendi ucundan tedirgin bir bakışı vardı bana. Sonra o cumartesi geldi. İlk boğumlarından az dışa bükük parmaklarını tutup avutmak istediğim bir bahaneydi, biliyordum artık. İki haftadır içimde bir utançla çıkıyorum karşısına. En kötüsü o da utanıyor. Cumartesinin yürek pekliğini yitirdi; gidip elini tutsam şaşmayacak. Dün sokağına girerken bakışındaki umutsuzluğu unutamıyorum. İki haftadır kaçınılmaz bir sondan korkar gibiyiz. Her şeyin eskiden denenmiş bir çıkmaz yola gidişindeki kesinliğin önüne geçemeyecek miyiz? Yok mu kurtuluş? O ne yapıyor bilmiyorum; ben uğraşıyorum. Ötekileri ayağıma bastırıyor, kendimi iteletip kakalatıyorum. En iyisi onlardan yılmak, ama kısa ömürlü bir yılgın yaratabiliyorum ancak. Geceleri pis düşlerim başlıyor. Sözde burnunun ucundan öpmek için eğiliyorum yüzüne, oysa dudaklarını öpüyorum. En kötüsü dudaklarını çekmeyişi; ağzıma bırakıyor onları. Uyanınca ağlamak istiyorum. Bomboş, korkarak altımdan döşemenin kaymasını bekliyorum. Kaymıyor, ama hep tetikteyim, bekliyorum.
Neden gecikti bugün? Yoksa çıkmayacak mı? Hasta mı? Kalçalarımda onu ilk beklediğim günün ağrısı var. Bodur minare hep böyle, yorulmadan dikiliyor. Gözlerimi onun üstünden indirdim. Karşı sokağın ağzında bir çocuk durmuş bana kakıyordu. Arkasından itilmiş gibi koşarak geldi, elini uzattı.
— Ablam gönderdi bunu, dedi.
Kâğıdı aldım. Hastaydı demek. Çocuk geldiği gibi koşarak gidiyordu. Bağırıp durdurmak, bir şey sormak isteği vardı içimde; ama aklıma bir soru gelmiyordu. Kâğıdı açtım, okudum: “Bir gün boynuna sarılıvermekten kendimi tutamayacağım; güvenemiyorum artık. Her şeyin bozulmaması için tek çıkar yol var: Buradan gitmek. Ben de onu yapıyorum; bir yüksek okula girmek için bugün başka bir kente gidiyorum.”
Gitmişti demek. Birden toprak yarılır gibi oldu. Acısız bir kasılmada, yüzümün derisi gözlerimin çevresine toplanıyor, yığılıyordu. Gözlerimi kaparken son gördüğüm benimle birlik düşen bodur minareydi. Dipsiz, kapkara bir oyukta korkunç bir hızla iniyorduk. Sıvasız duvar sırtımı acıtıyordu. Sonra hep birden durduk. Gözlerimi açtım. Bodur minare, üstü teneke kaplı yapılar, ezik zeytin çekirdeği rengindeki alan, dörtköşe taşlar döşeli cadde, çevremdeki düzenin içinde kaskatı, yerliyerindeydiler. Sırtımdaki ağır duvarı temelinin üstüne indirdim; yürüdüm.

Bodur Minareden Öte
Yusuf Atılgan – Bütün Öyküleri

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Tomris Uyar: Doğum tarihi pek önemli değil aslında, dünyaya gözlerini açmak daha önemli
“Bütün anneler kızlarını çok severler çünkü” Denizkızı – Selahattin Demirtaş
Kapat