“Dalgın olduk mu gerçek benliğimizle davranıyoruz…” Aylak Adam – Yusuf Atılgan

Yusuf AtılganŞişenin biri bitince kalktı, pikabı işletti. Piyano özlediği ezgilere başladı. Sedire oturdu. Artık dış dünyanın sesleri duyulmuyor. Her şey kendi içinde oluyor. Bir gün bu ışıklı kıyıda, pırıl pırıl kumların üstünde durmuş muydu? Ya bu tanıyamadığı, sokaklarında güleç yüzlü insanlar dolaşan şehir nerde? Sonra yine o pırıl pırıl kıyı… Arkasından biri, ‘Ben de varım’ diyor. Ah, o birisi… Piyano birden sustu. Gözlerini açtı. Kapalı camlar ardındaki gerçek şehrin keskinliğini yitirmiş seslerini yeniden duydu. Gitti pikabın düğmesini çevirdi. Sonra orta yerde duran sehpanın üstünden örtüyü çekti aldı. Odaya girdi gireli üstü örtülü tuvalde göreceği şeyi merak ediyordu. Boşsa oturup o gelinceye dek bekleyecekti. Oysa önünde bitmemiş bir resim duruyordu.

Tanıştığı erkeğin ‘o’ olmadığını anlar anlamaz ayrılacağını söylerdi. B.’nin bir yanı, Erhan’ın aradığı ‘o’ olmadığını biliyor, ama zorluyor kendini. “Niye o olmasın? Öyle güzel ki… ” Yakınlık hoşlanmayla başlıyordu. Bir ay önce kantinde Dağlarca’nm Ölü şiirini okurken Erhan’ın gözleri sulanmıştı. Belki B.’yi ona yaklaştıran bu olaydı. “İşte eli bacaklarımda. Nedim de hep etekliğimin altında bacaklarımı sıkardı. Yoksa bu da o mu? Yılı olmuş. Tam bir hafta öpüştüktü. Tın tın… “

Bacaklarındaki el gergin, okşamakla kanmamış daha ileri kaydı. Kadının sonradan

kazandığı o ek-içgüdüyle bacaklarını kıstı. Annesi, küçükken orasını kurcaladığını gördükçe eline iğne batırırdı. Salt oraya verilen önem… “Dalgın olduk mu gerçek benliğimizle davranıyoruz. Ben de öteki nazlı dişiler gibi miyim?” Kendini yeniden koyuvereceği sıra Erhan’ın eli bacaklarından ayrıldı. Kinli, istediğine karşı gelinmiş şımarık bir oğlan sesi duydu:

— Ne o, yoksa kız mısın?

Önce şaştı. “Ah, bu kadarı fazla… ” İçinde yıkıcı, acı verici bir deprem başladı. Dönüp baktı. Şu yakışıklı erkek işte buydu. Artık tanıyordu onu. Şiirlerin, kitaplardan kapma büyük sözlerin yapma süsünden sıyrılmış; beylik yargılarla dolu, bayağı. Böyleleri için en önemlisi kızlıktı. Oysa B.’nin ona vermek istediği şeyin yanında kızlık neydi ki? Yarın gidip onların bu kızlık dedikleri şeyi tanımadığı bir erkeğe verecekti. (Hey gidi öfke, sen insan aklına daha saçma düşünceler bile getirebilirsin.) Yanındaki erkek bunu almanın sorumluluğundan korkar. Biliyor, korkaktır o. Ona sarılmaktan, onunla öpüşmekten tat aldı diye kendini hor gördü. “Bulaşık bezi. Vıcık vıcık… ” Onların gözünde bütün kadınlar birdir. Amaçlarına götürmekteki başarısı denenmiş o pek rahat ‘sıra’larını bozmazlar: Önce el tutulur, sonra öpülür, sonra memeler okşanır; En son etekliğin altı gelir. ”Ben onun için yeni bir kobayım, bir deney hayvanı…” Birden suya düşmüş gibi üşüdü. Erhan kolunu uzatmış onu yeniden kucaklamak istiyordu. Oturduğu sandalyeyi çekti.

—Bırak,dedi.

Ne işi var burda? İşte üşümüş. Başı az az ağrıyor. Artık perdede konuşanların sesini, seyircilerin öksürüklerini duyuyor. Kalktı, paltosunu aldı.
— Gideceğim ben.
— Ama niye? Mantıksızlık bu.
— Olsun.
— Çıkalım öyleyse.
— Hayır, sen kal. Seninle çıkmak istemiyorum.
Biliyor, kalmayacak; o da onunla çıkmak isteyecek. “Bu korkağın anlayacağı dille konuşayım.”

— Yalnız çıkmak istiyorum ben. Arkamdan gelmeğe kalkarsan bağırırım.
— Önemsiz bir söze… (‘Şşşşt! Başka yere…’) dedi seyircilerden biri. Paltosunu giydi, çıkarken Erhan yarı karanlıkta, gerçekten şaşırmış gibi oturuyordu. B. kapıyı kapadı. Karşıda yer gösteren kız hâlâ sakız çiğniyordu. Kendine bu ucuz batakhane rehberinin gözleriyle bakınca sarardı.

Cadde soğuktu, kalabalıktı. İçi bulanıyordu. Sanki dudaklarının derisi kabuk kabuk kalkmıştı. Yaladı; Ağacami’nin duvarı dibine tükürdü. Kusmaktan korktu. Geçenler ona bakıyorlardı. Yürüdü. “Bu caddenin elbet tenha olduğu zamanlar da vardır. Hiç görmedim ben. Kim bu insanlar? İşten mi dönüyorlar; eğlenceye mi gidiyorlar? Şu adamın burnu Gide’in burnuna benziyor. Ama nasıl da kasvetliler. Bunların içinde ‘meçhul denizlerde balık’ olmayı isteyen var mı acaba? Belki şu hep önüne bakan adam… Ne güzel okumuştu bu şiiri. Gözleri sulanmıştı.

Yoksa kız mısın? Ya karşıki şaşı kadın, durmuş kimi bekliyor? Koş, bayım, koş; kaç bu caddeden. Yetişemeyecek. Evet, tramvay kalktı. Neyse, üzülme, bir başkası gelir alır seni. Ama şimdi koştun diye içinde bir utanma var değil mi? Taksim demişler buraya. Yollar ayrılıyor diyedir. Yoksa bu alanda kocaman bir adam büyük bir karatahtanın önünde halka dört işlemden ‘bölme’yi mi öğretirdi? Dersi bizim Ahmet beyin dersi kadar sıkıcı mıydı? Ne der Güler: ‘on birden on bir elliye, Ahmet beyin orda uyku kürü.’ O gün kantinde Güler’e kaçamak bakıyordu. Aa! Emine yengem… Ama değil; o bu kadar boyanmaz. Hem ne arar burda? Mudanya’dadır. Bugün kimse gelmiyor arkamdan. Her sefer sinemadan döndüğüm yol değil mi bu? İşte Teknik-Ün-Ver-me okulu. Geçen defa ta evin önüne dek gelen sessiz, gözlüklü çocuk nerde? Yoksa farkındalar mı? (Bir daha tükürdü.) Bu merdivenlerden kayıp bir düşsem. Yoksa kız mısın? Elbet kızım. Yirmi iki yaşındayım. Neden ‘her şeyin sırası vardır’ dediği gün kalkıp gitmedim sanki? Güler’e de bakardı. Beni daha saf, daha kolay buldu herhalde. İyi. Uslanmam ben. Dolmabahçe. Artık eve geldik sayılır. Geç oldu ama. Saat… Altıya on var. Evdekiler şimdi meraklanıyorlardı Koşamam ya. İçeri girdim mi üzüntüler unutulur. Annemin yüzü güler. Babam odadan ‘— Kim gelen?’ diye sorar. ‘— B.’ ‘— İyi, iyi.’ Hepsi bu. Nerde kaldığımı bile sormazlar. Bu güvende sıkıcı, küçültücü bir şey var. Oysa biliyorum, babam üzülüyor. Saat beşi geçti mi aklına binbir kötü şey geliyor. Yine de ‘Çocuklara güven ilkesi’nin dışına çıkmaz. Ah, babamın şu ‘ilke’leri… Sonra odam: Masa, karyola, kitaplar. Benim inim. Bu gece bir kapansam oraya. Üzgünüm. Ama çok kalamam. Sami kapıyı yumruklar: ‘Yemeğe, yemeğe.’ Canım istemiyor desem başıma toplanırlar. Kadınların neden evlendiklerini anlıyorum: Yalnız kalabilmek için.”

Sağında, Dolmabahçe’nin yüksek duvarları ardında bir vapur düdüğü öttü. Solundan ışıklı bir tramvay geçti. Karşıdan gelen bir adam yanından geçerken laf attı.
— Yavaş ol şekerim; bir yerini inciteceksin.

Bu külhanbeyi şakası üzüntüsüne bir havalanma deliği açtı. “Bugünkü benim son aldanışım olmayacak. İnsanlara güveniyorum.” Eve varıncaya değin bu duyguyu içinde taşıdı.

Sol ayağını her basamağa atışında paltosunun sol cebindeki şarap şişesi ‘klik’ diye bir ses çıkarıyordu. Cepte unutulmuş bir gümüş lira olacaktı; öyle sanıyordu, ama merakını gidermek için yoklayamıyordu: Kucağında kesekağıtları vardı. İkinci kat sahanlığında, karşı kapının aralığında duran bir kadın onu görünce çekildi. Kadın yarı çıplakmış gibi geldi ona, oysa giyinik olduğunu apaçık görmüştü. Yalnız baldırları çıplaktı. Akpak, dolgun. “Ayak seslerini duyunca aralamış kapıyı. Kocasını bekliyor bu.” Klik! “Başkası olamaz mı? Ya evli değilse.” Klik! “Öyleyse geleceğim deyip gelmeyen birisidir beklediği. Az sonra ‘Vefasız’ diye başlayan bir mektubun önüne oturur.” Klik! Üçüncü katta kimse yoktu. “Burada hep iki çocuk olurdu. Çok soğuk bugün.” Klik! Dördüncü kat da öyle. Yalnız haşlanmış lahana kokusu vardı. Klik! “Çatla namussuz.” Klik! “Şeytan at şu kucağındakileri, diyor, yokla cebini de rahatla.” Atmadı.

Damın beton düzlüğüne kar yağıyordu: Esintisiz, ağır. Tutmuş. Ona bu aklığı gösteren belli belirsiz ışığın nerden geldiğini bilmiyordu. Bastığı yerin yumuşaklığı, bir de yüzüne değen serpintiler olmasa belki kar yağdığını bile anlayamazdı. Sol elinde yakıcı bir karıncalanma vardı. Soğuktan.

Atölyenin kapısını pabucunun burnuyla çaldı. Beklerken kafasında olanca hızıyla işleyen çıkrık yavaşladı, yavaşladı, durdu. (Evdeyken başlamıştı; birden, duvardaki resme bakınca. Atölyede onunla olmanın dayanılmaz isteği… Nasıl fırlamıştı evden… Asmalımescit’te almıştı alacağını. Etine mi koşuyorum onun, diyordu kendi kendine, yirmi yaş tutkularından biri mi bu? İçinden gelen sese uyuyordu yalnız. “— Sen misin? Unutmadın demek,” diyecekti Ayşe kapıyı açınca. Ya da “— Siz miydiniz?”) Buz gibi oluyordu her yanı. Dönebilirdi de; dönmedi.

Şimdi kuruntulardan arınmış, rahat. Onu bulamadığına seviniyor. Üzüleceğini sanırdı. Kendini tüyden yeğin buluyor. Dönüp gitmekten başka yapacağı yok. Değil, var bir şey. Şu basamaklar boyunca sol cebinden duyduğu ‘klik’ sesi kalıyor çözümlenecek.

Kucağındaki kesekâğıtlarını kapının dibine bıraktı. Cebinden şişeyi çıkardı. Elini soktu: Bir anahtardı bu. Cebinin ılıklığında ısınmış ama elinin soğukluğunu, uyuşukluğunu daha çok duyuruyordu. Hatırladı: Ayşe vermişti bunu. Önünde durduğu kapının anahtarı. Şaşmadı.

Anahtarın cebinde oluşu olağan bir şeydi. Çıkarken ivedi giydiği bu paltonun cebinde bulunması gerekiyordu; ötekilerden birinde değil. Tesadüfler isteğine uygundu. Girecekti. Merak ediyordu. İçerde büyük değişiklikler umuyordu. Son olarak ezgileri dinleyecek, tanıdık eşyaya eyvallah diyecekti.

Anahtarı kilide soktu. Birden kendi kapısını kapamadığı aklına geldi.

Hırsız girse bile kitapları çalmazdı. Ötekiler umurunda değildi. Kapıyı itti. Yağlıboya kokan, bildik, ılık bir yel çarptı yüzüne. Kâğıtları aldı. Koyu karanlıkta ağır ağır belleğindeki masaya yürüdü. Eski yerindeydi. Elindekileri üstüne koydu. Işığı uyaracak düğmeyi bulmak için bir kibrit çaktı. Parmakları çöpü güç tutuyordu.

Işık yanınca çevresine baktı. “Bir değişiklik var burda.” Sedir, masa, sandalyeler; soba, radyo, duvarlarda asılı resimler, sehpa hep bildiği yerlerindeydiler. Yalnız sehpanın üstü örtülüydü. Gitti sobaya baktı: Dibinde köz var. “Buradaymış bugün.” İçine iki kürek kömür attı. Perdeleri kapadı. Eskiden bu kara perdelere baktıkça karartma kalıntısı diye düşünürdü. “Değişen eşyanın dostluğu.” Musluğun üstündeki cam raftan bir bardak aldı. İki şişeyi de açtı. Elma, portakal soydu. “Onsuz ilk defa görüyorum burayı. Ya o, sarı bıyıklı oğlanla mı?” Sedirin, masanın kaygısızlığı arasında tedirgin, bardağı doldurdu; içti.

Şişenin biri bitince kalktı, pikabı işletti. Piyano özlediği ezgilere başladı. Sedire oturdu. Artık dış dünyanın sesleri duyulmuyor. Her şey kendi içinde oluyor. Bir gün bu ışıklı kıyıda, pırıl pırıl kumların üstünde durmuş muydu? Ya bu tanıyamadığı, sokaklarında güleç yüzlü insanlar dolaşan şehir nerde? Sonra yine o pırıl pırıl kıyı… Arkasından biri, ‘Ben de varım’ diyor. Ah, o birisi…

Piyano birden sustu. Gözlerini açtı. Kapalı camlar ardındaki gerçek şehrin keskinliğini yitirmiş seslerini yeniden duydu.

Gitti pikabın düğmesini çevirdi. Sonra orta yerde duran sehpanın üstünden örtüyü çekti aldı. Odaya girdi gireli üstü örtülü tuvalde göreceği şeyi merak ediyordu. Boşsa oturup o gelinceye dek bekleyecekti. Oysa önünde bitmemiş bir resim duruyordu. O buna çalışırken belki sarı bıyıklı oğlan sedirdeydi. Gırtlağına bir şey tıkanmış gibiydi. Uzandı şarap bardağını aldı. “Neye yarar bu?” içmeden bıraktı bardağı. Bir kâğıt parçasına “Yılbaşı kötü geçti. Payını bırakıyorum,” diye yazdı. Masaya, şarap şişesinin yanına koydu. Duvardaki düğmeye doğru yürüdü. Tam çevirecekken döndü. Yazdığı kâğıdı alıp sobaya attı. “Alçak!” dedi kendi kendine; “Bıraktıkların yetmiyormuş gibi bir de kağıt karalıyorsun. Oysa bu işin bittiğini biliyorsun. Buraya bir kere gelmen gerekti. Ya yeniden başlayacaktı, ya bitecekti. İşte geldin, bitti. Hep onu bulursun diye korkuyordun, değil mi? Kıskanıyor musun?
Durmadan seni mi düşünecekti ha, kendini beğenmiş?” Şişede kalan şarabı lavaboya döktü. Masadaki kalıntıları kâğıtlara topladı. İzini silmeye çalışıyordu ama faydasızdı, onun bu odaya girdiği belliydi. Işığı söndürdü. Çıktı.

Yusuf Atılgan
Kaynak: Aylak Adam

Yorum yapın

Cafrande.org’u

‘ta BEĞENda TAKİP Et

Yereli yaşa, evrensel düşün!.. www.cafrande.org

Önceki yazıyı okuyun:
“O bildik yollar insanı günahsız uykulara da zindanlara da götürebiliyor” Yabancı – Albert Camus

Başkan, jüri üyeleri ve avukatıma, "Soracağınız bir şey var mı?" dedikten sonra, kapıcının ifadesini dinledi. Ötekilerine yapılan şeyler buna da...

Kapat