Bir Çobanla Öğle Yemeği – Italo Calvino

Bu biçimde karşılaştırılmamızdan acı duyuyordum; o karnını doyurmak için başkalarının keçisine bakmak, teke kokmak zorundaydı ve meşeleri bile yıkabilecek güçteydi, oysa ben yaşamımı şezlongta uzanarak, radyo dinleyerek, opera librettoları okuyarak sürdürüyordum ve pek yakında üniversiteye gidecektim…

Babamızın her zamanki yanlışlarından biriydi. Keçilere bakması için o çocuğu dağ köylerinin birinden getirtmişti. Ve geldiği gün onu soframıza oturtmak istedi.
Babamız insanlar arasındaki ayrımı anlayamadığı gibi, bizimki gibi oyma mobilyalı, ince desenli halılı, çinili yemek odalarıyla, onların duvarlı isli taştan, yerleri topraktan, bayram süsleri karasinekler gibi ocak önüne takılmış gazete kâğıtlarından oluşmuş evleri arasındaki ayrımı da göremiyor. Babamız törensel bir havaya sokmadığı o şenlikli haliyle oradan oraya dolaşır, yemeklerde tabağını değiştirmelerini istemez, av için dolaştığı zaman herkes onu yemeğe çağırır ve akşam da gelip kavgalarını ayırmalarını isterler ondan. Biz çocuklar öyle değiliz. Ağabeyim belki ona biraz daha yakındır, o suç ortaklığı kokan suskunluğu ile bazı kaba saba sırlara ortaklık etmiş olabilir, ama ben insanoğullarının aralarında konuşmalarının ne denli güç olduğunu bilirim, sınıflar arasındaki mesafeyi her an hissederim ve uygarlıkların gözümün önünde bir uçurum gibi oluştuğunu ayrımsarım.

İçeri girdi; ben gazete okuyordum. Babam, ne gerek vardı, gibisinden koca koca sözler söylemeye başladı, böyle yapmakla onun kafasını daha çok karıştıracaktı. Oysa böyle olmadı. Gözlerimi kaldırdığımda ağır elleri, göğsüne dayadığı çenesi, inatçı dik bakışlarıyla salonun ortasında duruyordu bile. Neredeyse benim yaşlarımda bir çobandı, saçlarının tümü bir odun gibi birbirine yapışmıştı, alnı, çene kemiği bir yay gibi kıvrımlı, gözleri yuvalarından dışarı fırlaktı. Boynuna dek iliklediği koyu renkli bir asker gömleği giymişti; iri, düğümlü elleri ve cilalı yer döşemesinin üzerinde duran ağır, kocaman ayakkabıları üzerindeki sefil giysinin içinden adeta taşıyordu.
“Bu, oğlum Quinto,” dedi babam, “liseye gidiyor.”
Ayağa kalktım, gülümser bir yüz ifadesiyle uzattığım elim, onunkiyle buluştu ve birbirimizin yüzüne bakmadan tokalaştık Babam çoktan benim hakkımda bilgiler vermeye başlamıştı bile, bunlar kimseyi ilgilendirmeyecek şeylerdi, okulumun bitmesine ne kadar kaldığından, o çocuğun köyünün çevresinde avlanırken vurmuş olduğum bir gelincikten söz ediyordu; ben de “Ben mi? Yok canım!” diyerek omuz silkiyor, sanki söyledikleri doğru değilmiş gibi davranıyordum. Çoban sessizliğini ve hareketsizliğini koruyor, dinleyip dinlemediği bile belli olmuyordu: Arada bir kafesinden kaçmak için bir delik arayan hayvan gibi duvara, perdeye kaçamak bir bakış fırlatıyordu.
Babam çoktan konu değiştirmişti, şimdi odada dolaşıyor, bu vadilerde yetişen sebzelerden dem vuruyor, arada çocuğa bazı sorular soruyor ve o çenesi hâlâ göğsüne dayalı, yarı kapalı ağzıyla bilmediğini mırıldanıyordu. Gazetenin arkasına gizlenmiş olan ben, yemeğin sofraya getirilmesini bekliyordum. Ama babam konuğu çoktan sofraya oturtmuştu, mutfaktan getirdiği bir salatalığı soyup çorba tabağına ince ince dilimliyor, yemekten önce bunu yemesini öğütlüyordu çocuğa.
Annem odaya girdi, uzun boylu, dantellerle süslü siyah bir giysi giymişti, beyaz ve düz saçları gergin bir biçimde toplanmıştı. “Ah, işte bizim çoban çocuk burada!’’ dedi. “Yolculuğun iyi geçti mi?” Çocuk ayağa kalkmadı ve yanıt vermedi, gözlerini anneme çevirdi, ama bakışları çekingenlik ve anlayışsızlık doluydu. Ben de tamamıyla ona katılıyordum, annemin sevgi doluymuş gibi görünen o kibrini, ona üstünlük taslayarak ‘sen’ deyişini onaylamıyordum; babam gibi lehçeli konuşsaydı haydi neyse! Ama İtalyanca konuşuyordu, hem de şu zavallı çobanın karşısında mermer duvar kadar soğuk bir İtalyancayla konuşuyordu.
Ben konuyu ondan uzaklaştırmak, onu korumak istiyordum. Bu nedenle yüksek sesle gazeteden bir haber okudum, bu haber yalnızca annemle babamı ilgilendirebilirdi; Afrika’nın bir bölgesinde, bizim bazı tanıdıkların yaşadığı bir yerde maden ocakları bulunmuştu. Konuğumuzu hiç ilgilendirmeyecek bu haberi özellikle seçmiştim, onun tanımadığı pek çok ad geçiyordu haberde; beri Bunu yalıtılmışlığını daha çok hissetmesi için değil, çevresinde bir tür hendek kazmak ve ona soluk alma fırsatı vermek, bir an için olsun, anne ve babamın bezdirici dikkatlerinden uzak tutmak için yapmıştım. Belki bu davranışım onun tarafından da yanlış yorumlanmış olabilirdi; nitekim ters bir etki yarattım. Çünkü babam Afrika’ya ait bir öyküsünü dillendirmeye başladı ve çocuğun aklını bir dizi tuhaf kent, halk ve hayvan adıyla daha da karıştırdı.
Zavallı kız kardeşim Cristina’nın ittiği tekerlekli arabasıyla anneannem odaya girdiğinde çorba servisi yapılmaya başlanmıştı bile. Konunun ne olduğu anneannemin kulağına yüksek sesle bağırarak anlatıldı. Hatta annem şöyle de bir sunum yaptı: “Bu bizim keçilere bakacak olan Giovannino. Annem. Kızım Cristina.”
Ben ona Giovannino denmesini duyunca utançtan kızarmaya başladım; kim bilir onun dağ lehçesinde adını bizim bu küçültme ekini takarak söylememiz onda nasıl bir etki yaratmıştı, adının bu tür söylenişini ilk kez duyuyor olmalıydı.
Anneannem aileye özgü serinkanlılığıyla konuyla ilgisini dile getirdi: “Bravo Giovannino, umarım, keçilerimizi kaçırmazsın, ha?” Kız kardeşim Cristina ender ziyaretlerde her zaman tuhaf insanlarla karşılaşmanın verdiği ürkeklikle gizlendiği tekerlekli iskemlenin arkasından şöyle bir göründü ve “Çok memnun oldum,” diye mırıldandı ve elini delikanlıya uzattı.
Çoban, iskemlenin ucuna ilişmişti, ama sırtı dik, açık elleri sofra örtüsüne dayalı olarak hayran hayran anneannemi seyrediyordu. O kocaman koltuğun içinde büzülmüş olan ihtiyarcık, yarım eldivenlerin sadece ucunu açıkta bıraktığı ve havada belli belirsiz işaretler yapan solgun beyaz parmakları, kırışıklar şelalesi altında kalmış minik yüzü, gözlerinin yansıttığı gölgeler ve renkler karmaşasından bir şeyler seçmesine yarayan gözlükleri ve sanki bir kitap okurcasına konuştuğu İtalyancasıyla, bizim çobana yepyeni, onun karşılaştığı ihtiyar tiplemelerinden bambaşka bir şey olarak görünmüş olmalıydı.
Kendi açısından az bir şaşkınlığa düşmemiş olan zavallı kız kardeşim Cristina da, yeni bir yüz gördüğü her sefer olduğu gibi çökük omuzlarını saran şalının altına gizlediği ellerini önünde kavuşturarak, salonun ortasına dek ilerledi ve allak bullak olmuş o açık renk gözlerini pencereye doğru kaldırdı, şimdiden gri tutamlarla bezenen saçlarının çevrelediği başını çevirdi ve evde kapalı geçirdiği günlerin çekingenliği ile şöyle dedi: “Denizde bir sandal vardı, onu gördüm. Ve iki denizci kürek çekiyorlardı. Ve sonra bir evin çatısının arkasından geçtiler ve onları bir daha gören olmadı.”
Şimdi ben konuğumuzun kız kardeşimin hüzünlü durumunun hemen farkına varmasını istiyordum ki, artık dikkatini ona yöneltmesin ve kendince tahminlerde bulunmasın. Bu nedenle hemen atılarak, tamamen yersiz ve zoraki bir canlılıkla “İyi ama bizim pencerelerden denizi ve sandalı nasıl görebilirsin ki? Biz çok uzağız denizden,” dedim.
Kız kardeşim hâlâ pencerelerden bakmayı sürdürüyor, denize değil gökyüzüne bakıyordu. “Sandalda iki adam. Ve kürek çekiyorlardı. Ve bayrak vardı, üç renkli bayrak.”
Bunun üzerine, çobanın kız kardeşimi dinlerken, bütün öteki konukların hissettiği o şaşkınlığı yansıtmadığını fark ettim. Belki de en sonunda kendi çizgileri içinde bizim dünyamızla kendi dünyası arasında ortak bir nokta yakalamıştı. Ve dağdaki evler arasında karşılaşan, saatlerce sinek bulutları arasında kapı eşiklerine oturan ve köy gecelerini daha da kederlendiren yakınmalarla zaman geçiren bunakları anımsadım. Kendi insanlarının çok yakından tanıdığı bizim bu talihsizliğimiz, onun bizlere yakınlaşmasında babamın tuhaf yoldaşlık tavırlarından, kadınların anaç yaklaşımlarından ve benim beceriksizce bir kenara çekilmemden daha etkili oluyordu.
Ağabeyim, sofraya her zamanki gibi geç geldi, biz kaşıklarımızı elimize almıştık bile. İçeriye girdi ve bir bakışta durumu bütünüyle kavradı, babam ona öyküyü anlatmadan ve “Oğlum Marco, noterlik eğitimi görüyor,” demeden önce sofraya oturdu ve zaman yitirmeden yemeye koyuldu. İnsanın içini karartan o düz, sert ve kısa sakallı yüzü kimselere bakmıyor, ona bakılmasına izin vermeyen kara gözlüklerinin soğukluğu arkasına gizleniyordu. Sanki herkesi selamlamış ve geç kaldığı için özür dilemişti ve hatta konuğumuza şöyle bir gülümsemişti, oysa dudaklarını aralamadı bile, yüzünde ise hiçbir ifade belirmedi. Şimdi biliyordum ki, çobanın yanında güçlü mü güçlü bir müttefiki vardı; taş gibi soğuk çehresiyle onu koruyacak, bu sıkıntılı ortamdan kaçış noktasını gösterecekti ve bu durumu yaratmayı da ancak Marco becerebilirdi.
Çoban, tabağa eğilmiş, gürültülü ve şapırtılı bir biçimde çorbasını içiyordu. Bu konuda biz üç erkek ona tümüyle uyuyor, gösteriş etiketlerini inatla uygulamayı hanımlara bırakıyorduk; babam duygularını gizlemeyen bir adam olarak, erkek kardeşim buyurgan belirleyiciliği ile, bense görgüsüzlüğümden böyle davranıyorduk. Bu yeni müttefikten, biz dördümüzün kadınlara karşı ayak dirememizden hoşnuttum, böylece bizim çoban kendini yalnız hissetmezdi artık. Elbette şu anda kadınlar bizi hor görüyor olabilirlerdi ve bizi, konuğun önünde, konuğu da bize karşı küçük düşürmemek için bunu söylemiyorlardı. Ama acaba çoban bu durumun ayrımında mıydı? Hayır, eminim değildi.
Annem, tatlı bir sesle saldırıya geçti: “Kaç yaşındasın bakalım, Giovannino?”
Çocuk yaşını söyledi, sesi bir çığlık gibi çıktı. Sonra bunu yavaş yavaş yineledi. “Nasıl?” dedi anneannem ve çocuğun yaşını yanlış olarak yineledi. “Hayır, şöyle,” ve herkes bir ağızdan anneannemin kulağına bağırdı. Sadece kardeşim sessizliğini koruyordu. “Quinto’dan bir yaş büyük,” dedi annem ve bunu anneanneme yeni baştan anlatmak zorunda kaldı. Bu biçimde karşılaştırılmamızdan acı duyuyordum; o karnını doyurmak için başkalarının keçisine bakmak, teke kokmak zorundaydı ve meşeleri bile yıkabilecek güçteydi, oysa ben yaşamımı şezlongta uzanarak, radyo dinleyerek, opera librettoları okuyarak sürdürüyordum ve pek yakında üniversiteye gidecektim; ben sırtımı kaşındırdığı için pazen bile giymekten hoşlanmazdım. Benim onun yerinde olmam için eksik olan şeylerle, onun ben olması için gereksinme duyduğu şeyleri düşününce bunun bir adaletsizlik olduğunu ayrımsıyordum, bu eksiklikler her ikimizi de yarım yamalak, şu çorba kâsesinin arkasına gizlenme ihtiyacı duyan, iki utanç dolu ve güvensiz yaratık haline sokuyordu.
İşte o anda anneannem şunu sordu: “Peki sen askerliğini yaptın mı söyle bakalım?” Bu son derece yersiz bir soruydu, bu yaştakiler henüz silah altına çağrılmamışlardı, yalnızca ilk yoklamadan geçmişlerdi.
“Babasının askeri o,” dedi babamız, bu onun hiç kimseyi güldürmeyen şakalarından biriydi.
“Beni yeniden gözden geçirilecekler arasına ayırdılar,” dedi çoban.
“Ah,” dedi, anneannemiz. “Çürüğe mi ayrıldın?” Sesi onaylamama ve üzüntü doluydu.
Böyle bile olsaydı, ona neydi?
“Hayır. Yeniden gözden geçirileceğim.”
“Peki bu ne demek oluyor?” Çocuk durumunu açıklamak zorunda bırakılmıştı.
“Ah, babasının askeri, babasının askeri,” diye gülüyordu babam.
“Ah, umarım hasta değilsindir,” dedi anneannem.
“Muayene olduğum gün hastaydım,” dedi çoban, neyse ki anneannem bunu duymadı.
Ağabeyim başını çorba kâsesinden kaldırdı ve gözlüklerinin camından sanki konuğa çevrilmiş bir bakış yansıdı; bu, anlayış dolu bir bakıştı ve sakalı, belli belirsiz gülümseyen dudaklarının kenarında şöyle bir kıvrıldı. Sanki, “Başkalarını boş ver, ben seni anlıyorum ve bu konuda çok şey bilirim,” der gibiydi. Cana yakınlık ve suç ortaklığı belirten işaretlerinden birini veriyordu; bundan böyle çoban sürekli ona bakarak konuşacaktı, bir soruya yanıt vermesi durumunda, değil mi, diyerek Marco’ya dönüp bakıyordu. Ben de bu insani, utanmayla karışık sıkı fıkılığını şimdi keşfediyordum, babamızın geleceğe ait onayının, annemizin soyluluk dolu üstünlüğünün onayını almak gerekiyordu. Ve çobanın ağabeyimle yoldaşlık kurarak kendini daha yalnız hissedeceğini düşünüyordum.
Bu noktada ilgi uyandıracak bir şey söyleyebileceğimi düşündüm: Eğitimimi bitirene dek askerliğimi ertelediğimi açıkladım. Ama bu aradaki uçurumu daha da derinleştirmekten başka bir işe yaramadı, askerlik yapmak gibi hepimizi ortak bir noktada buluşturacak konu bile iletişimimizi olanaksız kılıyordu.
Kız kardeşim kendine özgü çıkışlarından birini yaptı: “Bağışlayın, siz süvari mi olacaksınız?”
Anneannem konuya karışmasaydı, bu da kaynayıp giderdi ama o, “Ah, günümüzde süvari olmak…” gibi bir söz ediverdi.
Çoban, sanki, “Komando…” der gibi bir şey mırıldandı.
Bu söyleşi konusunu aptalca bulduğu belli olan annemizin de kardeşim ve benimle ittifak kurmaya hazır olduğunu o anda hissettim. Ama neden konuyu değiştirmeye yeltenmiyordu acaba? Neyse ki babam, “Ah, babasının askeri, …” demekten vazgeçmiş ve ormanlarda mantar olup olmadığını sormuştu.
İşte bütün yemek, biz üç delikanlı, tatlı dilli ve acımasız bir dünyaya karşı, aramızda bir dostluk oluşturamadan, kendi aramızda bile güvensizlikler dolu bir havada geçti. Meyvemizi yedikten sonra kardeşim gösterişli bir davranışta bulundu: Bir paket çıkardı ve konuğa sigara sundu. Kimseden izin almadan karşılıklı birer tane yaktılar, bu da o yemek sırasında yaşanmış olan en sağlam dayanışmayı yarattı. Lisede olduğum sürece ailem sigara içmeme izin vermediği için, ben bu olaya katılamamıştım. Ağabeyim, artık mutluydu, kalktı, havaya bakarak iki nefes çekti ve geldiği gibi suskun arkasını döndü ve gitti.

Babam önce piposunu yaktı, sonra da haberleri dinlemek üzere radyoyu açtı. Çoban açık ellerini dizlerine dayamış, radyoyu seyrediyordu, gözleri yaşlanıyor ve kızarıyordu. Eminim o gözlerde hâlâ yükseklerdeki köyler, dağlarda yürüyüşler ve kestane ağaçları ormanı yansıyordu. Babam, radyoyu dinlememize fırsat vermiyor, Birleşmiş Milletler hakkında kötü şeyler söylüyordu, ben de durumdan yararlanarak yemek odasından çıktım.
Bütün bir akşam boyunca çoban çocuğu düşünmeden edemedik. Lambaların ölgün ışığı altında sessizce yemeğimizi yedik ve onun şimdi tarlamızdaki kulübede tek başına olduğunu aklımızdan çıkarıp atamadık Bakır tenceresinde ısıtmış olduğu çorbasını içmiş, karanlıkta samanların üzerine uzanmış, aşağıda itişen, dolaşan, dişleriyle otları öğüten keçilere kulak veriyor olmalıydı. Çoban kulübeden çıkıyor, denize doğru uzanan sisi, ıslak havayı kokluyordu. Bir çeşme sessizlikte yavaş yavaş akıyordu. Çoban yaban otlarıyla dolu yolları geçerek çeşmeye geliyor ve susamasa da suyunu içiyordu. Ateşböcekleri yanıp sönüyor, sanki bir sürüymüşler gibi bir araya toplanıyordu. Ama o ateşböceklerine değmeden, kollarını havada sallıyordu.

Italo Calvino – Öyküler
Çeviren: Eren Yücesan Cendey

Yorum yapın

Cafrande.org’u

‘ta BEĞENda TAKİP Et

Yereli yaşa, evrensel düşün!.. www.cafrande.org

Önceki yazıyı okuyun:
Yusuf Atılgan: Kadınların neden evlendiklerini anlıyorum: Yalnız kalabilmek için

Büyüklerinden korkarsınız. Akşamları elinizde paketlerle dönersiniz. Sizi bekleyenler vardır. Rahatsınız. Hem ne kolay rahatlıyorsunuz. İçinizde boşluklar yok. Neden ben de...

Kapat