Anayurt Oteli: Yüksek sesle bir daha “Gelmeseydin ölürdüm” dedi – Yusuf Atılgan

Adam durdu, omuzları kısıldı; dönmedi. Yürüdü; kapıdan çıkıp yavaşça kapadı, gitti. Gelmeyeceğini anlamış mıydı? ‘Gelmez artık; ama benim beklemem gerek’ diyemedi. Belki bir başkasını bekliyordu. Gene de iyi dayanmıştı.

Cuma
Aşağıya indiğinde saat yediyi geçiyordu. Dış kapıyı açtıktan sonra yandaki odada çayını demlerken yukarıda bir kapı açılıp kapandı. Ocağı kıstı; çaydanlığı üstüne koydu, çıktı. Koltuğuna otururken Emekli Subay elinde küçük deri valizi, merdivenden iniyordu. Yorgun, yıpranmış, esmerleşmiş gibiydi yüzü; tıraş olmamıştı.

— İyi sabahlar efendim.

— Size de. Ne kadar borcum?

— Yedi gün; yüz beş lira ediyor.

Arka cebinden çıkardığı paralardan yüz yirmi lira ayırdı; masaya bıraktı. Ötekileri cebine koydu; valizini aldı.

— Üstü kalsın.

Kötü bir günde gidiyordu. Kapıya yaklaşırken arkasından seslendi:

— Kaçıyorsunuz demek.

Adam durdu, omuzları kısıldı; dönmedi. Yürüdü; kapıdan çıkıp yavaşça kapadı, gitti. Gelmeyeceğini anlamış mıydı? ‘Gelmez artık; ama benim beklemem gerek’ diyemedi. Belki bir başkasını bekliyordu. Gene de iyi dayanmıştı.

Kahvaltıdan sonra süpürgeyle faraşı alıp kadının odasına girdi; ışığı yaktı. Yatağın sağında, yerdeki bardak kırıklarını süpürdü, topladı; çöp sepetine döktü. Islak bir bezle muşambadaki çay lekelerini ovdu, sildi. Bezi sandık odasına bırakıp ellerini yıkadı. Az önce ikinci çayını içerken dibinde bir yudumluk çay bıraktığı bardağı aldı; odaya götürüp kırılan bardağın yerine koydu. Kadın gelirse olanları anlayamazdı; ama o biliyordu. Işığı söndürüp çıkıp kapıyı kilitledi. Koltuğuna oturdu. Dokuma fabrikasının düdüğü ötüyordu. Saata baktı: sekize iki var. Çalar saat günde iki dakika geri kalırdı. Kurarken ileri almayı unutmuş muydu bugün? Öğleyin, on ikide top atılınca bakacaktı. Geçen cuma sekizi iki geçe çalmıştı kapıyı. “Evet, kalkıyorum.” Sadece bir hafta mı olmuştu? Sol cebinden sigara paketiyle kibriti çıkardı. O sabah kadını bir, bir buçuk ya da iki dakika daha uyutması pek önemli değildi ama kimi ayrıntılar önemliydi: nüfus kâğıdının olmayışı, giderken unuttuğu havlu, bitmeden söndürdüğü iki sigara. Dıştan belli olmasa da tedirgindi demek, dalgındı. Bir haftalığına kardeşine giden bir kadının daha bir rahat olması gerekmez miydi? Belki bir başkası vardı o köyde; Ankara’dan tanıdığı biri.

Sigarasını söndürürken dün gece gelen adamla kadın merdivenden iniyordu. Açık konuşmuştu adam; birlikte gelip karıkoca olduklarını söyleselerdi kuşkulanmazdı. Kadın aşırı boyanmıştı; adamın yüzü solgundu. ‘Unutma’ dedi; masanın önünde durdu. Kadın gülümsedi; yürüyüp dışarı çıktı.

— İyi sabahlar. Biraz bekleyebilir miyim ben?

— Nasıl isterseniz.

Kapıdan yana bakıyordu. Kıpırdadı; cebinden sigara paketini aldı; uzattı.

— İçer misiniz?

— Yeni söndürdüm; almayayım. Rahat ettiniz mi gece?

— Çok iyiydi oda; sağolun.

Sigarasını yaktı; üstüste çekti.

— İlerde, gerekirse gelebilir miyiz?

— Elbette efendim.

Sigarayı sol eline aktarıp sağ eliyle arka cebinden bir ellilik çıkardı; masaya bıraktı.

— Hoşça kalın.

Çekmeceyi açarken adam kapıya doğru yürüdü.

— Durun biraz; üstünü vereyim.

Duymamış gibi çıkıp gitti. Emekli Subay’ın bıraktığı on beş lirayı da aldı çekmeceden; elindekilerle birlik arka cebine koydu. Bir gecelik borcu olan adamı (gerçekten o muydu) bunları 6 numaraya yatırmak için mi çevirmişti yoksa? Dün gece yatmaya giderken bir süre Emekli Subay’ın odasını dinlemişti. Kapıyı çalmayı düşünürken somya gıcırtısıyla yorganın içinde boğulan öksürük sesi duymuş, kapıdan çekilip üçüncü kata çıkmış, 6 numaranın önünde durmuş, anahtar deliğine eğilmişti. Karanlıktı; yavaş sesle konuşuyorlardı, anlaşılmıyordu. Belki dinleniyorlardı. Bir gıcırtı oldu.

‘Sigara ister misin?’ ‘Evet’ dedi kadın. Yürüdü; odasına çıktı.

Gece
On sekiz kırk treninin geçişinden çok sonra, elleri arkasında merdivenle dış kapı arasında gidip geliyordu. Kapı açıldı: orta boylu, gençten bir adamdı.

— Yerimiz yok efendim, dedi.

— Öyle mi? Peki.

Adam gitti. Akşamüstü iki kişiyi daha ‘Yerimiz yok’ deyip çevirmişti. Öğleden sonra ortalıkçı kadın yukarıların temizliğini bitirince salonu da silmişti. Elinde kova, 1 numaranın önünde durup sormuştu: ‘Burası silinecek mi ağa?’ ‘Hayır, temiz orası.’ Gerçekten temiz miydi? Yandaki odaya girdi; çay demleyip çıktı. Köşedeki koltuğa oturdu. Büyük bakır küllük boştu. Son gece miydi bu? İçinde doğulmuş, yaşanmış, ölünmüş eski konak hazırdı. Trenle gelmemişti; on bire değin bir saat daha bekleyecekti. Kapı açıldı: ara sıra bir erkekle otelde kalan sarışın orospuydu; yanında orta yaşlı bir adam vardı. Kalkmadı.

— Yerimiz yok, dedi.

— Aa niye? Hep burda kalırdık biz.

— Gidelim, dedi adam.

Kadın boynunu büktü.

— Bir şey yapamaz mısınız? Üçüncü kattaki odayı…

— Yerimiz yok bu gece.

Adam kadının kolunu tuttu.

— Gidelim, dedi.

Gittiler. Çarşamba gecesi başka bir erkekle gelmişti kadın. Kalkıp deftere baktı. 6 numarada Saliha Alakaş ile Ahmet Alakaş yazılıydı. Defteri kapadı. Günlük fişte 6 numaraya aynı adları yazdı. Bunlardan önce gelen adama bir ad düşündü. Kırk yıldır bir tek Zebercet bile kalmamıştı otelde. 5 numaraya Zebercet Gezgin yazdı. Yandaki odadan bir cızırtı geliyordu. Koştu; ocağı söndürdü. Çay yanmıştı; içilmezdi. Çaydanlığı yıkayıp çıktı. Gene Emekli Subay’ın yerine oturdu. On bire değin ikişer ikişer dört kişi daha geldi yatak arayan. ‘Yerimiz yok’ diye savdı. Ara sıra hızla bir araba geçiyordu dışarıdan.

On ikiye doğru kalktı. Kapıyı demirledi, kilitledi; ışıkları söndürdü. İkinci katın ayakyoluna işeyip döndü; Ankara treniyle gelen kadının kaldığı odaya girdi. Sırtını kapıya dayayıp karanlıkta durdu. “Bir çay içebilir miyim acaba?” Çay yanmıştı. Işığı yaktı. Her şey yerindeydi; çay bardağı bile. Yatağın solunda duvara çakılı askıya mı asmıştı ince, kahverengi paltosunu? Tepsiyle girdiğinde yatağın üstündeydi. Belki sandalyeye koymuştu sonra; kazağını, eteğini… Yürüdü; yatağın yanında durdu. Doğduğu yataktı bu. Vişneçürüğü atlas yorgan, konağın yorganlarından biriydi. Çıplak mıydı altında? Gece lambasını yaktı; öteki ışığı söndürdü. Ayakkabılarını, çoraplarını çıkardı; terlikleri giydi. Soyundu; giysilerini askıya astı. Ayaklarını yıkadı; otelin havlusuyla kuruladı. Dönüp yatağa girdi, yorganı üstüne çekti. Yastığı çevirdi, sarıldı; yüksek sesle ‘Gelmeseydin ölürdüm’ dedi. Yastığı kokladı, öptü. Erkeklik organı dimdikti. Sıcaktı içerisi; avuçları terliyordu. Doğruldu; yorganı ayakucuna itti. Göğsünün kılları seyrekti; yüzü sarıydı, gergindi. Kadının unuttuğu karaları ince, sarıları kırmızıları kaim çizgili havluyu demirden aldı; yatağın ortasına serdi; yastığın bir ucunu havlunun altına çekip abandı; sarıldı. Yüksek sesle bir daha ‘Gelmeseydin ölürdüm’ dedi.

Yusuf Atılgan
Anayurt Oteli
Yapı Kredi Yayınları

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
“İnsan bir tezatlar mecmuasıdır” İnsan ve Cemiyet – Ahmet Hamdi Tanpınar
Kapat