Yılmaz Güney’den bir öykü: “Yakın bulmak sevmek demek değildir”

yilmaz-guneyOrtalığı tatlı bir serinliğe bozarak gelip geçen yaz yağmuru saçlarımızda kördüğüm olmuştu. Ömür’ün alnına dökülen ıslak saçlarından yüzüne akan damlalar dudaklarında parlıyordu. Bu pırıltılarda bütün maziyi derinliğiyle görebiliyordum. Çocukluğumu, tahtadan arabamın takırdağı, kargıdan atımın şahlandığı meydanı. Söylediklerine pişman olan ilk sevgilimi ve arkasından ağladığım; çırpındığım o güzel mektepli kızı. Hepsi bu pırıltılarda. Yeni nişanlım Ömür. O yok bu pırıltılarda. Karşımda gülüyor. Belki olmaz bu dünya, belki günün birinde başka bir göz Ömür’ü hatırlatır.

Sıcacık elleri avucumda, yol boyu çitlere tırmanmış bembeyaz yaban güllerine bakıp bir şeyler kuruyoruz. Yok, diyor Ömür. Evimiz mini mini olmalı. Sıcak, küçük bir yuva. Akşamları kapıda seni beklemeliyim. Ha… Sahi kapıyı ne renge boyarız?
– Beyaza dedim. Beyazı severim.
– A… Sevgilim, evimizi hastahane mi sandın? Yeşil nasıl? Yahut mavi.
– Peki mavi olsun. Çiçekleri seversin değil mi?
– Bayılırım çiçeklere.
– Her gün bir karanfil takacağım göğsüne.
Biraz daha sokuldu.
– Bunlar olacak değil mi?
– Bir zamanlar ben de böyle kurdum; ama senin için değil. Fakat şimdi.
– Evet şimdi…
– Hepsi boşa çıktı.
– Yani benimkilerin de boşa olduklarını mı söylüyorsun?.
– Öyle bir şey demedim. Demek istediğim şu; bu hayalleri seni tanımadan evvel kurdum. Ona yazdım bunları. Küçük bir evden; çiçeklerden, gelecekten bahsettim.
– Sonra ne oldu?..
– Hiç ne olacak. Netice değişmedi; aldırmadı bile.
– İyi etmiş. Kim bu kız?.
– Yıldız… Ay… Güneş… Üçünün en güzel taraflarını alanı onun güzelliği çıkar.
– Demek aşık olduğun kadar var.
– Hayır… Hiç aşık olmadım ve olamam da.
– Bana aşık değil misin?.
– Hayır.
– Hayır mı dedin?..
– Evet… Seni sadece seviyorum. Öpmek için kıvrandığım dudaklarını ve baktıkça kendimi uçuyor hissettiğim gözlerini seviyorum.
Avucumdaki elini çektikten sonra yere bakarak,
– Seni seviyorum ama inanmıyorum. Daha doğrusu inanasım gelmiyor. Bütün erkekler gibi sen de yalan söylüyorsun.
– Benim de sana inanasım gelmiyor.
Birden durdu. Daha neler, dedi.
Yol kenarındaki kara dut ağacının altına oturduk. Başını göğsüme dayadı. Seni kıskanıyorum, dedi. Geçen gün gazetede bir yazını okudum ve ağladım. Bana kalırsa o kıza deli gibi aşıksın. Sonra o şiir… Unutamam mıydı neydi adı. Madem unutamayacaktın benimle niye nişanlandın. Dudakları titriyordu. Elimi saçlarına götürdüm. Hâlâ ıslaktı. Söyleyeceklerin var mı daha, dedim. Gözlerime baktı. Yo… dedi.
– Öyleyse başlayabilirim.
– Neymiş o?.
– Neye olacak; konuşmaya. Benden evvel kimseyi sevmedin mi?. Mektepte, mahallede.
– Hayır… Hiçkimseyi sevmedim. Ama anlayamıyorum, bunları sormandaki mana ne?.
– Ben açık konuşmasını severim Ömür. Benden bir şey saklama ve anlat.
– Dedim ya kimseyi sevmedim.
Yalan… Hepsi yalan… Geçen gün size gelmiştim. İçeri girerken postacı geldi. Bir mektup verdi. İzmir’den sana geliyordu. Kız ismi kullanan bir erkek. Merakımı yenemeyerek okudum.
– Ne okudun mu?.
– Evet okudum. Ümitlendirip ayrıldıktan sonra unutmaya kalktığın bir genç. Kimbilir seni ne kadar çok seviyordur. Mektubuna cevap verdiğin takdirde gelecekmiş. Bu çocuğun, seni benden fazla sevdiği muhakkak. Onu unutmaya hakkın yok. Sensiz yaşayamacağına inanıyorum. Ona dönmelisin.
– Ne kadar acı konuştuğunun farkında mısın?
– Hakikat daima acıdır Ömür. Bunu hiçbir kuvvet değiştiremez. Ayağa kalktı, ellerimden tutup kaldırdı. Söyleyeceklerin bitti mi, dedi.
– Evet bitti. Senin de bittiğin belli.
– Hayır. O çocuğu hiç sevmedim. Belanın biri. Bir gezide tanışmıştık, görsen.
– Siz kadın milleti… Ne mahluksunuz. Onu sevdiğin halde kuruntun yüzünden onu maziye gömmeye kalkıyorsun. Şunu iyi bil ki o çocuktan başka kimse seni mes’ut edemez. Ben bile… Senin de onu sevdiğin belli.
– Ama ben seni…
– Yanılıyorsun yavrum. Beni sevmiyorsun. Yalnız yakın buluyorsun; yakın bulmak sevmek demek değildir. Onu unutma, o şu anda seni düşünüyor. Teselliye muhtaç vaziyette. Yaz ve deli gibi sevdiğini söyle.
– Haklısın, dedi. Seni sevmiyorum.
Eve kadar hiç konuşmadan gittik. Onu eve bıraktıktan sonra, beni evden uzaklaştıran yorgun adımlarım titriyordu. Dönüp baktığımda verdiğim İzmirli çocuğun mektubunu okuyordu. Başını kaldırdı, uzaktan bile güzelliği, cana yakınlığı ile İzmirliyi kendine aşık eden Ömür, arkamdan bakıyordu. Elini kaldırıp kapıyı kapadı. Set boyundaki küçük kahveye gidip Ahmet’e mars olmalıydı. Zaten mars olmadığım kimse yok ya…

Yılmaz Güney
Öykü: Seni Seviyorum

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Evlilik ve Ahlak: Aile hayatında babanın egemen olması – Bertrand Russell

Babalığın fizyolojik gerçeğinin kabul edilmesi babalık duygusuna yepyeni bir unsur ekleyerek hemen her yerde ataerkil toplumların doğmasına yol açtı. Baba,...

Kapat