Oğluma Hikayeler: “Biz mecburiyete mahkumuz oğlum” – Yılmaz Güney

yılmaz güney“Oğluma Hikayeler yazmayı, daha 1972′lerde, Selimiye’de düşündüm. Devrimci öze sahip bir sanatçı, oğluna devrimci bir miras bırakmalıydı. Bu konuda, başarısız, yarım, güvensiz, çeşitli çalışmalar yaptım. Özü, biçimi ve sonuçtaki tatları bir türlü doyurmadı beni. Yazdıklarımı, düşündüğüm içerik ve biçimle uzlaştıramadım.
İstiyordum ki, hikayelerimi okuyan insanlar etkilensinler, düşünsünler ve değişim doğrultusunda istek duysunlar. Bu değişim duygusunun hayata geçirilmesi, devrimci mücadelemizi zenginleştirsin.
Bu doğrultuda çalıştım, yazdım, bozdum, yazdım, yırttım… Yeteneksiz, başarısız olduğum konusunda karara vardım sonuçta.

 Yeteneksiz ve başarısız olmamalıydım. Yeniden çalışmalara koyuldum. 1977 sonlarında, Kayseri Cezaevinde, özünü ve biçimini birbirine en uygun gördüğüm, düşüncelerime en yakın sandığım ilk hikayeyi yazabildim. Buradan başlamalı, dedim. ”Şeftali çekirdeğine inan,kendi gücüne güven” bu çalışmamın hayat bulmuş ilk örneğidir.

Eski notlarımı karıştırırken, bu konuda Selimiye’de yaptığım çalışmalardan,yırtılmaktan kurtulmuş bir hikaye buldum:
 “Angut Kazı İle Çocuk…”
Bu hikayeyi, ilk çalışmalarımın,ilk denemelerimin birer örneği ve yenilerle kıyaslandığında içerik ve biçim farklılığını gösterecek bir çalışma olarak değerlendiriyorum ve sunuyorum.
 Oğluma, oğlum vesilesiyle bütün dünya çocuklarına en içten armağanımdır bu hikayeler. Onların olumlu gelişmelerinin dokusunda kıl kadar pay sahibi olmak bizim için onur vericidir.”
Yılmaz Güney
(20 Aralık 1978 Toptaşı Cezaevi)

Mecburiyet Çıkmazı

Babası bir noterde odacıydı. Beş kişilik düş kurar, iki kişilik iş yapardı. Çok düşük bir aylık alırdı. Bu parayla beş nüfusa bakmak zorundaydı. En çok kullandığı söz şuydu:
Angarya…”
Bir gün babasına, notere gitti çocuk. Öğle üzereydi. Noter’in oğlu da oradaydı, yemek yiyordu. O da kendisi gibi on yaşlarında bir çocuktu. Fakat öyle bir havası vardı ki, çocuktan çok olgun bir adama benzerdi. Bir çok davranışıyla emekli bir yargıç olan babasını anımsatırdı.
”Hilmi efendi”dedi Noter’in oğlu, başını yemekten kaldırmadan.
”su getir!..”
Babası su getirdi.
”Buyur”dedi.
”Lokmamı yutmadım daha”dedi Noter’in oğlu.
”Lokmayı iyice çiğnemeden yutmak sindirime zararlıdır.”
Lokmasını iyice çiğnedikten sonra,kağıt peçeteyle ağzını sildi.Suyu aldı,yarısını içti.
”Bardak temiz değil”dedi.”Bardakları iyi yıka!”
Babasına tepeden bakması, emirler vermesi zoruna batıyordu çocuğun.
Elini ve ağzını kağıt peçeteyle sildi.
”Toplayabilirsin!..”dedi.
Babası, çocuğun bıraktığı artıkları topladı.
Noter’in oğlu, pencere camına konan bir sineği parmağıyla gösterdi.
”Hilmi efendi”dedi,”o sineği öldür!..”
Babası sineği öldürdü.
Çocuğun yemek yediği masayı sildi,gitti.
İyice kızmıştı Noter’in oğluna.
”Babama neden böyle davranıyorsun?”dedi.
Noter’in oğlu tek kelimeyle yetindi.
”Mecbur!..”
”Neden mecburmuş?”
Yine tek kelime.
”Mecbur!..”
”Neden?”
Babası gelmişti. Elinde paspas vardı. Noter’in oğlu ayağa kalktı,dedi ki:
”Hilmi efendi paltomu getir…”
”Getirme baba”dedi çocuk. ”Kendisi alsın!”
”Baban mecbur”dedi Noter’in oğlu.
Babası cecap vermeden paltoyu getirdi, tuttu.
Noter’in oğlu büyük bir memur ciddiyetiyle giyindi. Kapıdan çıkarken dedi ki:
”Sen pis bir mahalle çocuğusun. Bir daha buraya gelme. Gelirsen babama söylerim.”
”Oğluma kızma küçük bey”dedi babası, ezilerek.
”Sen onun abisi sayılırsın. Onun kusuruna bakma.”
”Oğluna iyi terbiye vermemişsin”dedi Noter’in oğlu.
Babasının ezikliği dokunuyordu çocuğa. Küçük bir çocuğun karşısında onu büken neydi?
Noter’in oğlu gitmişti.
Baba dedi ki.
”İyi yapmadın oğlum. Ya Noter bey burda olsaydı!?.”
”Niye mecbursun baba?
Neden?”
Baba boynunu büktü.
”Dediklerini yapmazsam,angaryalarını çekmezsem işten atarlar beni. İşsiz kalınca ne olacak? Aç susuz perişan olacağız. Biz mecburiyete mahkumuz oğlum.”
”Başka iş yok mu baba?”
”Başka işe girsem ne değişir ki oğlum? Bunlar birbirlerine benzerler. Ha Ali hoca ,ha hoca Ali.
Bunların sadece adları değişik, dış görünüşleri değişik, içleri aynı.”
Kalın kızgın bir ses bağırıyordu.
”Hilmi efendi!..”
Baba yirmibeş kuruş verdi oğluna.
”Sen eve git oğlum”dedi.
Çocuk sokakta, içini kaplayan acıyla yürürken”mecbur”olmayanları kalabalıkta seçmeye çalışıyordu.

Şeftali çekirdeğine inan kendi gücüne güven

Küçük çocuk, şeftali çekirdeğini dişiyle kırmak için zorlanıyordu.
Babası ona dedi ki:
”Oğlum!… Şeftali çekirdeğini dişinle kıramazsın!”
Çocuk, şeftali dişiyle yeniden zorladı. Şeftali çekirdeğinin traktör lastiklerini anımsatan pütürlü sert kabuğu dişlerinin yüzeyini eriterek çıtırdattı… elini acıyan dişine götürdü çocuk. Dişi sallanıyordu.
”Oğlum”dedi babası yeniden. ”Şeftalinin çekirdeği serttir,yazık edersin dişlerine.”
Çocuk inat ediyordu. İlle kıracaktı bu sert çekirdeği.Yere koydu ve ayakkabasının topuğuyla üzerine bastırdı.
Kırılmıyordu çekirdek.
”Sen inatçıysan,ben senden daha inatçıyım”dedi çocuk.
Bu kez bir taş aldı eline;taşla kırmayı denedi. Her vuruşta bir yana fırlıyordu çekirdek.
”Şeftali çekirdeği çok serttir oğlum”dedi babası.
”O küçük taşla kıramazsın!”
Çocuk öfkeyle çekirdeği tekmeledi. Çekirdek, tulumbanın yanındaki toprağa düştü. Çocuk öfkeyle bastı üzerine, iyice toprağa gömdü.
Aradan günler geçti.
Çocuk şeftali çeirdeğini unutmuştu. Gecekondu mahallesinin çocuklarıyla oynuyordu. Babası çağırdı onu.
”Bu ne oğlum?”dedi.
Çocuk babasının parmağıyla gösterdiği yana baktı. Küçük, iki yeşil yapraklı bir ot gördü.
”Ot”dedi.
”Ot değil”dedi baba.”Dişlerinle ve taşla kıramadığın şeftali çekirdeğinden çıkan şeftali ağacının fidanı.”
Çocuk, inatçı sert çekirdeği anımsadı. Dişiyle kıramadığı, taşla kıramadığı, tekmeyle kıramadığı çekirdek fidana dönüşmüştü işte. Bu fidan büyüyecek ve ağaç olacaktı; çiçek açacaktı…şeftali verecekti. Şaşırdı…
Babası ona dedi ki:
”Oğlum…ne zaman, hangi koşullarda olursan ol, dara düştüğünde şeftali çekirdeğini anımsa. Dişinle kıramadın o çekirdeği, taşla kıramadın. Ama uygun toprağa düşen çekirdek, günü gelince o sert kabuğu parçalar, toprağı deler ve yeşerir. Nedir o çekirdeğe bu gücü veren, güzel oğlum?
Çekirdek, kabuğunu parçalayan gücünü kendi içindeki çelişmelerden alır oğlum.Her şey kendi içinde zıtlarını taşır. Her şey kendi içinde,kendini değiştirecek,
başkaldıracak özü taşır.”
Çocuk dikkatle babasını dinliyordu.
Baba gülerek dedi ki:
”Şeftali çekirdeğine inan
Kendi gücüne güven!…”

Doktor

Çocuk dedi ki:
”Ben doktora gitmem”
”Niye?”dedi babası.
”İğneden korkuyorum”dedi çocuk.
Annesi kızdı ona.
”İğneden korkarsan hastalıktan da kurtulamazsın…”dedi.
”Ben doktora gitmem”dedi çocuk.
Babası dedi ki:
”Bak güzel oğlum.Beni can kulağıyla dinle.Sen hastasın.Hastalıktan kurtulman için doktorun sana bakması,hastalığını bilmesi gerek.Bize yol göstermesi gerek.İlaç yazması gerek.”
”Ben ilaç içmem”dedi çocuk.”İlaç acı.”
”Öyleyse geber”dedi annesi.
Baba devam etti.
”Bazı insanlar vardır oğlum;kocaman adamdırlar.Onlar da doktora gitmekten korkarlar. Tıpkı senin gibi. Onlar ,hasta olduklarını bilirler, fakat doktorun hastalığın adını söylemesinden korkarlar.Hastalıkla birarada yaşamaktan korkmazlar,hastalığın adından,hastalıklarının adını bilmekten korkarlar. Oysa korkmamız gereken doktor değil,iğne değil, ilacın acısı değil,hastalığın adı değil,hastalığın kendisidir oğlum. Hastalığı bilmezsek hastalık bizi yer bitirir, hastalığı bilirsek biz onu yer bitiririz.”
”Ben hastalığı yiyip bitiremem”dedi çocuk.
Babası güldü.
”Hastalığı yeneriz”dedi.
”Ben ilaç içmem”dedi çocuk.”İğne de istemem.Hastalığı da yenmek istemem.”
Babası avcunu çocuğun alnına bastırdı.
”Ateşler içindesin”dedi.
”İlaç içmem”dedi çocuk.
”Dert iç”dedi annesi.
”Bak güzel oğlum”dedi baba.”İnat etme.İnatçılık kötü bir şeydir. Doktora gitmezsek hastalığın ilerler, önünü almakta gecikirsek ölürsün.
Hastalığın şimdi önemsiz görülebilir, ama her büyük şey başlangıcında küçüktür, günden güne büyür gelişir. Küçük dereler çaylar olmazsa büyük ırmaklar olmaz, büyük ırmaklar olmazsa büyük denizler olmaz… küçük çocuklar büyür büyük adam olurlar…
küçük rahatsızlar birikir büyük hastalıklar olur… küçük yalanlar birikir büyük yalanlara yol açar…küçük hatalar birikir büyük hatalar doğrur…”
”Ben doktora gitmem. Ben erik isterim.”
”Bu kış günü erik olur mu oğlum?”
”Doktora gidersen sana erik alırız”dedi anne.
”Erik de istemem… doktora da gitmem…”dedi çocuk.
Baba dedi ki:
”İğnenin acısı,ilacın acısı geçicidir oğlum. Bir anlık acıları göze almazsak sürekli acılardan kurtulamayız. Cesur olmalıyız…iğneden korkmak,hastalıktan yana olmaktır. İlaçtan korkmak hastalıktan yana olmaktır. İğne yemeyi göze alırsak korkuyu yeneriz. Korkuyu yenince hastalığı yeneriz… Söyle şimdi güzel oğlum,sen kendinden yana mısın,hastalıktan yana mısın?”
”Ben erikten yanayım”dedi çocuk.
Anne kızdı.
”Kabahat senin…
Şımartıyorsun çocuğu…”dedi.”Çene çalacağına, al kucağına götürelim.
Ağlarsa ağlasın…”
Çocuk ağlamaya başladı.
”Ben doktora gitmem”dedi.
Baba dedi ki:
”Sus ağlama. Beni dinle.Sen küçük bir çocuksun.Annen ve ben büyüğüz.İstersek seni iki yandan tutup doktora götürebiliriz. Direnmeye gücün yetmez. Senin yararına olan her şeyi sana zorla yaptırtmak hoş olmaz, değil mi?İsteğim o ki,sen bize inanasın…
doktora gitmenin yararına inanasın ve kendi dileğinle doktora birlikte gidelim.”
”Gitmem”dedi çocuk.
Baba gülmekten kendini alamadı.
”Niye gülüyorsun?”dedi çocuk.
Baba dedi ki:
”Bazı insanlar vardır,onlar da senin doktordan korktuğun gibi devrimden korkarlar… yoksulluktan, baskıdan, zulümden inim inim inlerler,yine de kendilerini kurtaracak devrimden korkarlar…
ona gülüyorum.”
”Devrim nedir?”dedi çocuk.
Baba kısaca düşündü.
”Seni doktordan korkmamaya inandırabilirsem, seni doktora götürmeyi başarabilirsem, bu senin için devrimdir.”
Çocuk yüksek sesle ağlamaya başladı.
”Ben devrim istemem…ben erik isterim…”diyordu…

Tahta Araba 

Çocuk ağlayarak eve geldi.
”Neden ağlıyorsun güzel oğlum?”dedi babası.
Çocuk dedi ki:
”Ekrem’in tahta arabası var. Beni bindirmiyor. Ben de araba isterim.”
Ekrem,komşularının oğluydu.
Baba dedi ki:
”İkiniz de arkadaşsınız. Bir araba ikinize yetmiyor mu?”
Çocuk dedi ki:
”Ekrem beni arabaya hiç bindirmiyor. Hep o biniyor. Ben de onu çekiyorum. Bana diyorki, sen benim arabamın atısın, diyor.Bu araba benim, sen de arabamın atısın, diyor.”
”Ekrem’le iyi geçiniyordunuz eskiden…iyi arkadaştınız hani, birbirinizi de çok seviyordunuz. Niye böyle oldu ki?”
Çocuk, gözlerinin yaşını.
Dedi ki:
”Ekrem’in babası ona tahta araba yaptı, arabayı yapmadan önce aramız iyiydi, çok iyiydi.
Kamıştan atlarımız vardı, hep beraber oynuyorduk. Ekrem’in babası, Ekrem’e tahtadan bir araba yaptı sonra. O günden sonra Ekrem değişti. Beni arabasına hiç bindirmiyor. Kendi biniyor arabaya, bana da arabasını çektiriyor…Bazan çektirmiyor bile, başka çocuklara çektiriyor…”
”Çektirsin…sen de çekmezsin…”
”Ben çekmezsem öbür çocuklar çekecek. Ben ona diyorum ki, Ekrem, biraz ben bineyim, sen çek, sonra sen bin, ben çekeyim. Olmaz, diyor. Benim arabamı çekecek çok çocuk var, diyor.
Arabasıyla çok övünüyor. Babası boya almış, şimdi boyalı olacakmış arabası, mavili yeşilli olacakmış.”
”Çocuklara söyle, onlar da çekmesinler…birlik olun, sözbirliği edin, hepiniz sırayla binin, sırayla çekin…”
”Söz dinlemiyorlar ki…hepsi de Ekrem’in peşinden koşuyor.
Arabayı çekmek için birbirlerini yiyorlar. Ben Ekrem’e diyorum ki, beni de bindir arabaya, ben senin arkadaşınım, biraz da sen beni çek diyorum.
Yok, diyor.Ne beni bindiriyor arabaya, ne başka çocukları.”
Baba düşündü.
Dedi ki:
”Anlıyorum ki, Ekrem’le senin arana o tahta araba girdikten sonra Ekrem değişti. O tahta araba Ekrem’in değil de, senin olsaydı, yani Ekrem’in arabası olmasaydı da ben sana bir tahta araba yapsaydım, Ekrem’in şimdi yaptıklarını sen yapacaktın…arabaya binecektin, çocukları ardından koşturacaktın övünecektin falan filan…”
”Öyle yapmazdım ben…ben, sırayla bütün çocukları bindirirdim…”
Baba güldü.
”Olur oğlum”dedi.”Bir tahta araba da ben sana yapayım.”
Çocuk sevindi.
”Ekrem’in arabasından güzel olsun, rengi de kırmızı olsun”dedi.
Baba hemen tahta bir araba yapmaya koyuldu.
Çocuk sevindi.
arabanın bitmesini bekliyordu.
Araba bitince, çocuk, yüzünde mutlu bir gülümsemeyle babasına sarıldı, onu yürekten, öptü.
Baba, oğlunun çocukların arasına katılışını izliyordu.
Bir çocuk, Ekrem’in arabasını çekiyordu.
Mahallenin diğer çocukları, yeni bir arabayla gelen çocuğu görünce, onun çevresini alıverdiler hemen…
”Benim arabam”dedi çocuk.”Babam yaptı. Yarın da kırmızıya boyayacak.”
Çocuklardan biri arabaya binmek istedi. Çocuk öfkeyle itti onu.
”Araba benim”dedi.
Az sonra, kasılarak arabaya kuruldu çocuk.
Ekrem’e nisbet yaparcasına, onun çevresinden ayrılmadan, sırayla çocuklara arabasını çektirdi.
Ekrem dedi ki:
”Benim arabam senin arabandan iyidir.”
”Hayır”dedi çocuk.
”Benim arabam daha iyidir.”
”Var mısın, yarışalım”dedi Ekrem.
”Yarışalım ”dedi çocuk, böbürlenerek.
Çocukların arasından at olacak çocukları seçtiler.
Baba acı acı gülümsüyordu.
Karısı, kocasının kendi kendine gülümsediğini görünce,sordu:
”Hayrola, neye gülüyorsun?”
”Arabaya gülüyorum” dedi adam.
Kadın çocuklardan yana baktı.
Ekrem’le oğlunun arabası yan-yana, yarış düzeninde duruyordu. Bir çocuk, yarışa hazırlananlara sayıyordu.
”Bir…iki…üç!”
”Üç”dener denmez, iki araba yarışa kalktı.
ekrem ve çocuk, atları kamçılar gibi el hareketleri yapıyorlar, heyecanla bağırıyorlardı.
”Deh…Deh!…”
Diğer çocuklar da yarışın çoşkusu içinde, arabaların ardından koşuyorlardı. Düşen çocuklardan biri ağlıyordu arkalarından

Oğluma Hikayeler – Yılmaz Güney 

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Yakın Tarihimizden Bir Cesaret Öyküsü: 1984 Aydınlar Dilekçesi (ve imzasını geri çekenler)

Türkiye ve benzeri üçüncü dünya ülkelerindeki aydın kimliği ve üstlenmek zorunda oldukları sorumluluklar çok tartışmalıdır. Batılı örnekleriyle kıyas kabul edilemez...

Kapat