Yeni Dünya Düzeninde Türkiye’nin Yeri – Aziz Nesin

Aziz-NesinYıldızlı otellerden birinde değildi bu toplantı. Basılı çağrılıkta yazıldığına göre, demokratik örgütlerden birinin büyükçe bir salonunda yapılacaktı. Çağrılıkta, yeni bir girişimin başlayacağından ve bu girişimin ülkemiz için büyük öneminden söz ediliyordu. Çağrılıkta, girişimcilerin adları ve işleri yazılıydı. Hepsi de ülkemizin ilerici, demokrat ve çoğu da -günahlarını alıyorum ama- solcu olarak tanınmış aydınlarıydı. Bunların çoğunluğunu, üniversite öğretim üyeleri, yazarlar, gazeteciler oluşturuyordu. Girişimcilerin aralarında biriki tiyatro sanatçısı, ressam, mimar, müzikçi de vardı. Bu adlardan, girişimin ne denli ciddi olduğu anlaşılıyordu.  Övünmek gibi olmasın ama, girişimcilerin arasında benim adım da bulunuyordu.

Konuşulup tartışılacak olan konu çok açıktı: “Sosyolojik Disiplinler Açısından Bakıldığında İdeolojik Akımların Yeni Dünya Düzenindeki Rolü ve Bu Bağlamda Türkiye’nin Yeri”.
İşte konu bu denli açık seçikti. Ama benim bir geri zekâlı olduğumu benden başkası bilmediğinden -çünkü bu kalıtımsal hastalığımı kimselere söyleyemiyordum- bu denli açık seçik konunun bile ne demek olduğunu anlayamıyordum. Postacının çağrılığı evime bıraktığmdan beri, tartışılacak konuyu boyuna yineleyip duruyordum: Sosyolojik disiplinler içinde… Ne içinde, ne içinde? Sosyolojik içinde… Sosyolojik disiplinler içinde… düşünüldüğünde… ideolojik akımların… yeni dünya düzenindeki…
Bu “Yeni Dünya Düzeni” lafını son aylarda gazete ve dergilerde çok okuyup duyuyordum ama, ne olduğunu pek anlayamamıştım. Gazete ve dergilerin çoğunda Yeni Dünya Düzeni yerine kısaltılmış olarak YDD yazıldığını, konuşurken yedede denildiğini öğrenmiştim. Nasıl Posta
Telefon Telgraf yerine PTT, Türkiye Büyük Millet Meclisi yerine TBMM, örneğin Devlet Su İşleri yerine DSİ diyorsak işte öyle. Yeni Dünya Düzeni yerine konuşmalarında yedede diyenler, dinleyenlerin gözünde daha aydın sayılıyordu. Çünkü bu kısaltmalar yeni bir dil sayılmaktaydı, kuşdili gibi bir dil… “Abbreviation” da denilen bu kısaltma dilini bilmeleri ve halkın kendilerini anlayamamaları bir üstünlük sayılıyordu ki, bana göre doğru olan da buydu. Örneğin, ben şimdi bu cahil halka gazetelerimizin yazdığı gibi, DPT’nin, MGK’nın isteklerine uygun olarak AİHK’ya gönderilen… desem, bu açık seçik sözümden cahil halkımız ne anlar? Hiç… Neyi anlıyor ki bunu anlasın… Oysa benim “Devlet Planlama Teşkilatının, Milli Güvenlik Kurulunun isteklerine uygun olarak Avrupa İnsan Hakları Komisyonuna gönderilen…” dediğimi, daha doğrusu böyle demek istediğimi, sizin gibi aydınlar elbet şıp diye anlamışsınızdır. Ne de olsa anlayışlı insanların hali başka… Ben bu kısaltmalı dili bile anlıyorum da, burada yapılacak tartışmanın açık seçik konusunu anlayamamıştım. Babam rahmetli, “Oğlum, bilmemek ayıp değil, öğrenmemek ayıp!” derdi. Ben de bu toplantının konusunu birilerine sorar, öğrenirim diye düşündüm. istanbul’da 199… yılının güzel bir nisan gününde yapılacak olan bu toplantı, çağrılığa ekli izlencesine göre, sabah 10’da açılacak, saat 13.30’da öğle yemeği için kırkbeş dakikalık aradan sonra, 19.30’a dek sürecekti. Dinleyicilerden isteyenler de konuşma ve tartışmalara katılabilecekti.
Yeni Dünya Düzeni ortalıkta çok geçen bir laftı. Ama neydi? İkinci Dünya Savaşı öncesinde ve sırasında Nazilerin “Yeni Nizam” diye bir lafı vardı. Yeni Nizam denilen bu modası geçmiş ve eskimiş kavram, şimdi yamanıp boyanıp, allanıp pullanıp, Yeni Dünya Düzeni diye yeniden önümüze mi sürülmüştü? Yeni Dünya Düzeni’nin ne olduğunu bilmediğim gibi, bu Yeni Dünya Düzeni’nde Türkiye’nin yerinin nerede olduğunu da bilmiyordum. Ama heryerde olduğu gibi en sonlarda biyerlerde biyerimiz olabileceğini kestiriyordum. Salt “Yeni Dünya Düzeni’nde Türkiye’nin Yeri” denilmiş olsa, belki bir anlam çıkarabilirdim. Ama tartışma konusu “Sosyolojik Disiplinler Açısından Bakıldığında İdeolojik Akımların Yeni Dünya Düzeni’ndeki Rolü ve Bu Bağlamda Türkiye’nin Yeri” gibi çetrefil, anlamı anlaşılmaz, ağdalı, içinden çıkılmaz bir yargı olunca anlamak benim için olası değildi. Türkiye’de aydın geçinenlerden biri sayıldığıma göre, Yeni Dünya
Düzeni’nin ne olduğunu bilmem, bilmesem bile sanki biliyormuşum gibi görünmem, sonra da ona buna bilgiçlik taslamam gerekiyordu. Toplantıya gelmeden önce, “Sosyolojik Disiplinler… İdeolojik Akımlar… Yeni Dünya Düzeni’ndeki Rolü…”nün ne olduğunu anlamak için sözlükleri, ansiklopedileri aramış araştırmış, pek de bişey öğrenememiştim, kimi dergilerde, kimi yazılar bulmuştum bu konuda. Ama bu yazılardaki anlatım birbirini tutmuyordu. Kimisine göre Yeni Dünya Düzeni, dünyanın ve bu arada elbet Türkiye’nin kurtuluşu, kimisine göre de dünyanın ve bu arada elbet Türkiye’nin de batışıydı. Bu durumda toplantıya erkenden gidip ondan bundan, sağdan soldan ve benden önce konuşacaklardan ağızdan kapma, kulaktan dolma bişeyler öğrenmeli, sonra da bu öğrendiklerimi başkalarına satmalıydım. İzlenceye göre toplantı saat 10’da başlayacaktı ama ben 9.30’da salondaydım. Kimseler yoktu. Ancak saat 10’a doğru biriki kişi göründü. Ne olduğunu bilmediğim bu denli önemli bir konuya ilgi gösterilmemiş olmasına çok canım sıkıldı. “Bitürlü zamanında toplanmasını, zamanın değerini öğrenemedik… ” diye söylendim. Benden sonra gelmiş olanlardan biri kol saatine bakıp,
– Saat onu on geçiyor, daha erken… dedi. -Toplantı 10’da başlayacaktı beyefendi… dedim.
– Ama Avrupa’da onbeş dakika akademik gecikme hakkı tanınır. Bizimkiler de akademisyen olduklarından, olmasalar da kendilerini öyle saydıklarından…
Başka biri de,
– Görürsünüz, onu çeyrek geçe salon dolar… dedi. Gerçekten onu çeyrek geçe, tek tük gelenler oldu.
Hâlâ açılış yapılmamıştı.
-Akademik gecikme de tamam, ama hâlâ başlamadı… dedim. O adam,
-Onbeş dakika da Türkiş gecikmeye sayın… dedi.
Gerçekten de 10.30’da salon tıklım tıklım doldu. Hâlâ da gelenler vardı. Yine o adam,
– Dua edin ki, dedi, bakan makan, başkan maşkan çağrılmamış. Yoksa akademik gecikme, Türkiş gecikme derken, bir de demokratik gecikme yüzünden bir saat daha onların gelmesini beklerdik…
Gelmekte olan yeni dinleyiciler biyandan geledursun, toplantının artık başlaması için salondan sesler yükselmeye başladı. Kısacık boylu, beyaz saçlı, tombalak yüzlü, bana benzeyen, ama benden daha suratsız -kimbilir belki de bendim- bir adam kürsüye çıkıp akademik, Türkiş, bürokratik ve demokratik gecikmelerden başka bir de İstanbul’un trafik gecikmesi dolayısıyla saat onbirbuçuğa dek beklememiz gerektiğini söyledi. Salondan biri,
– Hangi onbirbuçuk, diye bağırdı, şu anda saat on-biri kırk geçiyor. Kürsüdeki adam,
-Onbirbuçuk normal bir gecikmedir, heryerde olur… diye yaptığı espriye kimse gülmeyince, göbeğini hoplata hoplata kendisi gülmek zorunda
kaldı.
Yeni gelen dinleyiciler için koltuklar yetmediğinden, salona ek sandalyeler konuldu. Derken, kalabalık salondan da taştı. Dinleyicilerden biri elini kaldırıp,
– Usul hakkında söz istiyorum… dedi.
Önde oturan ve yöneticilerden biri olduğunu sandığım bir adam, -Ne usulü birader, daha toplantı bile açılmadı, divan oluşmadı… dedi. -Gündem önceden belli: “Sosyolojik Disiplinler Açısından Bakıldığında ideolojik Akımların Yeni Dünya Düzeni’ndeki Rolü ve Bu Bağlamda Türkiye’nin Yeri”
Salonda kimin ne dediği anlaşılmayan, gündemden önce usul hakkında konuşulabilir mi, konuşulamaz mı diye şamata biçiminde bir tartışma başladı. Bu şamatayı susturmak için yöneticilerden biri kürsüye çıkıp ağzını mikrofona yaklaştırarak mikrofonun çalışıp çalışmadığını anlamak istedi. Önce öksürdü ama biz, salondakiler, öksürük sesini duymadık. Ağzının öksürme biçimi almasından öksürmüş olabileceğini sezinledik. Mikrofon hiç de çalışmıyor değildi. Çalışmasına çalışıyordu ama, insan sesini yükseltmek için bulgulanmış olan mikrofonun hoparlöründen hiç de insan sesine benzemeyen çok şaşılası sesler çıkıyordu: Boru sesleri, hertürlü düdük sesi, deliğinden basınçlı hava çıkaran musluk sesleri, paslı demir kapı gıcırtıları, kişneme ve anırtı gibi sesler, ıslıklar, fırtınada esen rüzgârlar ve daha doğada olan ve olmayan nice sesler… Mikrofonsuz konuşmayı denediler. Salon büyüktü. Konuşanın sesi salonda boğuluyor, duyulmuyordu. Mikrofonun sesini ayarlayacak biri arandı. Bilenlerin söylediğine göre, böyle bir görevli vardı ama, mikrofon düzenini kurduktan sonra çekip evine gitmişti. Evi nerdeydi? Bilen var mıydı? Mikrofonun bu yabanıl sesini evcilleştirmek için, adamın evini bilen birisini yollayıp çağırmalıydık. Evine gidecek birisi arandı. Böyle birisi bulunmasına bulundu ama, mikrofonu ayarlayacak olan adamın evine gidip onu çağırması yarım günden uzun sürerdi: İstanbul’un bu trafik kargaşasında belki de daha uzun… Ondan umut kesilince, salondan, “Recai Bey, Recai Beeey… ” diye sesler yükseldi. Merak edip çağrılan Recai Beyin kim olduğunu yanımdakilere sordum. Recai Beyin çok iyi çakmak onardığını söylediler. Çakmakla mikrofonun ne gibi bir ilişkisi olduğunu sordum. Salt çakmak değil, gözlük, dolmakalem gibi şeyleri de onardığını söylediler. Büsbütün zihnim karıştı. Çakmak, gözlük, dolmakalem onarımıyla mikrofon onarımı arasında nasıl bir ilişki olduğunu sordum. Yanıtı veren adam beni tersledi:
-Beyefendi niçin anlamıyorsunuz, bu Recai Bey salt çakmak, gözlük, dolmakalem değil, buzdolabı, elektrikli süpürge, yazı makinesi, hatta bilgisayar gibi biçok teknolojik araçları onarır. Elinden her iş gelir. Bunca hüneri olan bir adam elbet bir mikrofonu onarmasını da bilir. Çünkü eskiden pilotmuş.
Ben “Sosyolojik Disiplinler Açısından Bakıldığında İdeolojik Akımların Yeni Dünya Düzeni’nde Rolü ve Bu Bağlamda Türkiye’nin Yeri”ni filan unutmuş, bunca hüneri olan Recai Beyin nasıl bütün bu işleri becerdiğini merak ediyordum. Bunu yanımdakilere sordum:
– Recai Bey bunca marifeti nasıl beceriyor? Sorduğum adam,
-Allah vergisi… dedi.
Böylece Recai Beyin mikrofonu da onarabileceğine beni de
inandırmışlardı. Ben de onlar gibi,
-Recai Bey, Recai Beeey, diye seslenmeye başladım.
Recai Beyin sesi boğukça geldi:
– Burdayım.
Adamcağız heladaymış. Zavallı adama oradayken durumu anlattılar. Heladan çıkan Recai Bey yaşamı boyunca mikrofon hoparlörü gibi şeyleri hiç onarma-dığını, ama pense, tornavida, ingilizanahtarı, matkap, cıvata, somun, çekiç, değişik boylarda çivi ve kablo bulunabilirse mikrofonun onarımı için elinden geleni yapacağını söyledi. Toplantıya katılanlardan birisi,
– Vinç de gerekir mi Recai Bey? diye alay etti. Ordan birisi de,
– O kadar alet edevat olunca onu babam da yapar… dedi.
Recai Bey de çok dik bir sesle,
– Öyleyse babanızı çağırın da o yapsın, ben yapmıyorum… diye kestirip attı ve kenara çekildi.
İyi ki o sırada, evine gittiği sanılan ustanın bitişikteki meyhanede olduğu anlaşıldı. Adam geldi, bikaç dakika içinde mikrofonun ses ayarını düzenledi. Saat onikiyi yirmi geçiyordu.
Mikrofonu onaran usta, mikrofon alıcısını parmaklarıyla tıklatarak, “birkiüç”, “sess, sess” diye mikrofondan seslenerek ses ayarını yapıyordu.
Oturuma katılanlardan biri, yanındakilere bizdeki teknoloji üzerine açıklamalarda bulunuyordu:
– Bunun hikmeti, sebebi nedir, bitürlü anlayamadım gitti.
– Ne nedir? diye sordular.
– Bu cenabetler Türkiye’ye gelince niçin bozulur?
– Hangi cenabetler?
-İşte bu mikrofon falan gibi teknik… Bu cenabetler yapıldığı memlekette doğru düzgün işler. Sonra bunları alır geliriz memleketimize… Daha sınırı geçer geçmez, ne olursa olur, sınırın öte yanında tıkır tıkır işleyen bu cenabet sınırın bu yanına geçince bozulur ne hikmetse. Bu bozukluk, acaba bizden mi geliyor, memleketimizin havasından mı, suyundan mı?
Üniversitelerimizden birinde botanik profesörü olduğunu öğrendiğim birisi,
– Olabilir, bakın bu hiç aklıma gelmemişti, dedi, doğrusu hiç düşünmemiştim. Nasıl kimi bitkiler, örneğin kahve filan gibi, nasıl topraklarımızda yetişmezse, teknoloji de işte öyle…
Hangi dalda çalıştığını bilmediğim, ama zoolog olduğunu sandığım bir bilimci de,
– Bakın, bu olabilir, dedi, nasıl ülkemizin havasında, örneğin fil gibi biçok hayvan yetişemiyorsa, buyüzden bizim havamızda da teknoloji işlemiyor, mikrofon çalışmıyor olabilir.
Bu yolda değişik yorumlar yapılırken, usta da mikrofonu onarmış bulunuyordu. Ordakilerden kimilerinin cenabet diye adlandırdığı teknolojik aygıtlardan mikrofonda, Türkiye’de hiç görülmemiş biçimde sözler çok net olarak duyuluyor, hatta konuşmacı güzel konuşmasa, yanlış konuşsa bile mikrofon bunları düzelterek dinleyenlere iletiyordu. Ancak mikrofonda yine de bir küçücük tekleme vardı. Konuşmaları iletirken aradabir, ıslık yada düdük sesine benzer, ama doğada olmayan şaşılası bir ses çıkarıyordu. Kısa bisüre sonra kendiliğinden yine düzeliyordu. Usta, bu bozukluğun mikrofondan değil, konuşmacıdan ileri geldiğini söyledi. Konuşmacılar, konuşmalarının kimi yerlerinde coşkulanıp ciğerlerini söke söke birden bağırıyorlar ve o zaman mikrofon insan sesi yerine düdük sesi çıkarıyordu. Dinleyicilerden biri,
– İnsan değil ki bu bunca bağırıp çağırmaya dayansın, alt yanı nazik bir mikrofon bu… yorumunda bulundu.
Toplantıya katılanlardan,
-Bırakın, öylece kalsın yahu… O kadarcık düdük sesinin bir zararı olmaz. Zaten geç kaldık. Hadi artık başlayalım… gibi sesler yükselmeye başlayınca, mikrofonu onaran usta da, umarsızlık içinde ellerini iki yana açarak “elimden bu kadar geliyor” gibilerden işaretle kürsüden çekildi. Saat 13 olmuştu. İzlenceye göre önce divan kurulu seçilecekti. Divan kurulu başkanını ve üyeleri seçmek çok zaman aldı. Partilerin genel kurul toplantılarında bile divan kurulunu seçmek bu denli çekişmeli, çatışmak olmaz ve bu denli uzun sürmezdi. Divan kurulu başkanlığına orda bulunan herkesin en layık gördüğü zat, yaşamını divan başkanlıklarında geçirerek çok yaşlanmış ve buyüzden artık duyulamaz olmuş sesini hoparlörlerin bile yükseltemediği biriydi. İlle de bu zatın hâlâ divan başkanlığına getirilmesini isteyenler vardı. İstemeyenler,
– Arkadaşlar, sesi bile duyulmuyor, nasıl başkanlık yapar? diyenlere ille de başkan olmasını isteyenler, bu zatın tarihsel değeri olduğunu savlayarak şu karşılığı veriyorlardı:
– Bir başkanın ne dediğinin duyulması hiç de gerekmez. Başkan, usulen kürsüde olsun yeter.
Onun başkanlığına karşı koyanlardan biri,
– Ama birader, diyordu, salt ne dediği anlaşılmaz değil, bu adamcağız denilenleri de duymaz…
-Ah, ah… Hey gidi günler hey… Siz onu kulağı duyarken, sesi de duyulurken nasıl divan başkanlıkları yaptığını görecektiniz ki… Dünyanın en iyi divan başkanıydı o…
– Ben de onun için divan başkanı yapalım diyorum ya… Adamcağız alışmış, şimdi başkan yapılmayınca üzülecek.
Sonunda başka biri divan başkanı seçildi. Divan üyeleri de seçildikten sonra iki divan yazmanının seçimine geçildi. Hiçkimse divan yazmanı olmak istemiyordu. Adamın birini zorla ve zorlayarak, nerdeyse gırtlağına basarak divan yazmanı yaptılar. Ama öbürü, divan yazmanı olmam diye -affedersiniz- katır gibi direniyordu. En sonunda adam bağırarak karşı koydu:
-Yahu arkadaşlar, ben divan yazmanı olamam ki… Çünkü divan yazmanı hep yerinde oturarak tutanak yazmak zorundadır. Oysa ben on dakika bile kıçımın üstüne oturamam. Çünkü prostatım var. Her iki üç, ençok beş dakikada bir, affedersiniz çişe giderim. Siz beni nasıl divan yazmanı yaparsınız?
Neyse ki, başka bir yazman bulunarak divan kurulunu oluşturmayı başardık.
Usul hakkında konuşmak isteyen biri parmak kaldırarak, toplantı konusunun yanlış seçildiğini söylüyordu. Ona göre, Yeni Dünya Düzeni’nde Türkiye’nin Yeri diye biyer olamazdı. Çünkü herzaman olduğu gibi dünya nerdeyse Türkiye de o yerde olurdu. Türkiye’nin ayrı biyeri olamazdı ki… Bu düşünceden yana olanlar da, olmayanlar da çoktu. Hangi yanın daha çok olduğu bağrış çığırışlardan anlaşılamıyordu.
Tam bu sırada gözüm divan başkanına ilişti. Adamcağız başını, kundakta bir bebek gibi, yanındaki divan üyesinin omzuna dayamış, uyukluyordu. O üye omzunu geri çektikçe, o da üsteleyerek adamın vücudunda uyuklamak için başını koyacak biyer arıyordu.
– Usul hakkında konuşmak istiyorum! diye bir ses yükseldi.
Divan başkanını hafifçe dürterek uyandırdılar. Usul hakkında konuşmak isteyen adam, ağır adılarla yürüyerek kürsüye çıkıp yelek cebinden çıkardığı köstekli saatini salondakilere gösterip,
– Çok değerli ve saygıdeğer arkadaşlarım, dedi, saat şu anda 14.35… Bizim bundan bir saat önce yemeğe oturup, şimdiye dek yemeklerimizi yemiş olup, öğleden sonraki oturuma geçmemiz gerekirdi. Oysa biz, daha konunun tartışmasına bile geçemediğimiz gibi, hâlâ konunun doğru mu yanlış mı olduğunu tartışıyoruz. Bizden daha çok özveri beklemeyiniz. Biz önce şuna karar vermeliyiz. Neye karar vermeliyiz arkadaşlar? Öğle yemeği için ara verelim mi, yoksa konuşmalarımızı aç karnına sürdürelim mi?
Böylece toplantının en can alıcı tartışması başlamış oluyordu. Çok laf kargaşası olduğu için, divan başkanı bu öneriyi oylamaya sundu: Yemek arası verilsin de sonra mı toplantı açılsın, yoksa toplantı sürsün de sonra mı yemek arası verilsin? Başkan bu tartışmaya katılanların oy vermek için ellerini kaldırmasını istedi.
– Efendim, önce hemen yemeğe gidilmesini isteyenler… O kalabalık salonda elini kaldırmayanlar görülmüyordu bile… El kaldıranların çokluğu karşısında divan başkanı,
-Buyurun yemeğe! dedi.
-Usul hakkında, usul hakkında… diyenler duyuldu. Başkan,
– Nedir? diye sordu.
– Karşı oyları almadınız.
Başkan söz isteyenlerin adlarının yazılmasını önerdi. Yazmanların adları yazması uzun sürdü. Saat 15’te adların yazılması sona erdi.
Konuşma sırasını almak için dinleyiciler hep birden ellerini kaldırmışlardı. Yazılma sırasına karşı koyanlar yeni bir tartışma başlatıyorlardı. Herkes en önce konuşmak istediğine göre, adil bir gerekiyordu.
Dinleyici tartışmacılardan biri, aramızda şeker hastalarının bulunabileceğini, bunların bunca zaman yemek yemezlerse şeker komasına girebileceklerini, bu nedenle önce şeker hastalarının, yani kendisinin konuşması gerektiğini savladı.
Başkan her öneriyi ayrı ayrı oyluyordu. Oylamada şeker hastaları çoğunluğu kazanamadı. Sinirli bir şeker hastası, -Ben böyle demokrasinin… diye ağır bir sövgü salladı. Bir dinleyici tartışmacı da saatin 15.30 olduğunu, hâlâ “Sosyolojik Disiplinler Açısından Bakıldığında İdeolojik Akımların Yeni Dünya Düzeni’ndeki Rolü ve Bu Bağlamda Türkiye’nin Yeri” konusunda konuşamamış olduklarını, yemeğin herzaman yenilebileceğini, ama böyle önemli bir konunun herzaman tartışılamayacağını, buyüzden biraz daha özveride bulunup yemek yemeden bu çok önemli yurt sorununu tartışmamız gerektiğini ve içimizde yurt sevgisi varsa öyle yapmamız gerektiğini söyledi.
Böylece başkanla o adam arasında bir tartışmadır başlamış oldu.
– Efendim, usule göre olumsuz öneriyi de oylamanız gerekir. Yemeği daha sonra yiyelim diyenlerin oylarını almadınız ki…
– Efendim, hemen herkes önce yemek yiyelim diyor, ellerini havaya kaldırdılar.
– Olsun efendim, usul böyledir. Siz de tüzüğe göre usulü yerine getirmek zorundasınız.
– Peki efendim, tüzükte öyleyse onu da oylarınıza sunuyorum. Konuşma ve tartışmaların yemekten önce yapılmasını isteyenler lütfen ellerini kaldırsınlar.
Bir ses yükseldi:
– Yahu açlıktan el kaldıracak mecal mi kaldı? Başka biri de,
– Daha konuşmalar başlamadı ki, yemekten sonra sürdürelim… dedi. Herkes salonun çıkış kapısına koşuştu. Yemek salonuna gidiyorlardı. İnatla ve sürekli olarak “usul hakkında” söz isteyen bey en önde koşuyordu. Yemek masalarına oturduğumuzda saat 16 idi. Yemeklerimizi ısmarlamaya kalmadan, aç kurtlar gibi sepetlerdeki ekmeklere saldırdık. Saat 17 olduğunda, yemeğini yiyenlerin yarısından çoğu sıvışmıştı. Salonda pekaz konuşmacı ve tartışmacı kalmıştı. Öndeki koltuklar büsbütün boştu. Toplantı başkanı hastalandığından evine gitmişti. Yerine bir başkası başkanlık yapıyordu. Yemek sonrası hepimiz uykulu olduğumuzdan bu kez başkanın seçilmesi kısa zamanda çok kolay olmuştu. Esneyip duruyorduk. Esnemekten çene kemiklerim nerdeyse yuvalarından çıkacaktı. Öyle esniyorduk ki, salondakilerin yarısı esnemek için ağızlarını açarken, esnemiş olan öbür yarısı da ağızlarını kapıyordu. Esnemek bulaşıcı olduğundan, başkan ve divan üyeleri de esnemekteydi. Bu bulaşıcı esnemenin onlardan mı bize, bizden mi onlara geçtiğini anlayamadım.
Salt benim değil, bütün oradakilerin, divan üyelerinin ve başkanın gözleri kayıyor, baygın baygın süzülüyor, arada gözkapakları kapanıyordu. Dalıp dalıp gidiyordum. Aradabir “usul hakkında” diye bir ses duyuyordum.
Başkanın açış konuşması olacaktı. Kulağıma devrim şehitlerine saygı duruşu diye sesler çarpıyordu.
Yine birara konuşmacı bir hanım kürsüye çıkarak çevrecilerden olduğunu, salonda cıgara içilmemesi gerektiğini, cıgara içenlerin kendilerini düşünmüyorlarsa, bizleri düşünmeleri gerektiğini söyleyerek cıgaranın zararları üzerine konuştu. Sonra yine dalmışım, hatta rüya bile gördüm. İnsan rüyasında geçen zamanın biriki saniye mi, bir saat mi olduğunu kestiremiyor. Çok şiddetli alkış sesleriyle yerimden sıçradım. Uyku sersemliğiyle ne olduğunu anlayamadığımdan yanımdakine,
– Ne oluyor? diye sordum.
Gözlerini açıp ovuşturan adam, – Bilmem, dedi…
İkimiz birden, onlardan daha çok alkışlamaya başladık.
Toplantı dağılıyordu. Ben de çıktım salondan. Saatime baktım, sekize yani yirmiye çeyrek var.
Katılanların bu toplantıdan ne anladıklarını bilmiyorum ama, ben “Sosyolojik Disiplinler Açısından Bakıldığında İdeolojik Akımların Yeni Dünya Düzeni’ndeki Rolü ve Bu Bağlamda Türkiye’nin Yeri”nin neresi olduğunu iyice anlamıştım.

Aziz Nesin
(Fil Hamdi adlı kitaptan)

Yorum yapın

Cafrande.org’u

‘ta BEĞENda TAKİP Et

Yereli yaşa, evrensel düşün!.. www.cafrande.org

Önceki yazıyı okuyun:
Furuğ Ferruhzad: “Herkes korkuyor ama sen ve ben/ Ulaştık ışığa, suya ve aynaya”

Çıplaklığımızın parıltısı Balık pulları gibi Söz konusu olan gümüş rengi türküsüdür yaşamın Tan ağarırken kaynaktan fışkıran Biz o yeşil ve...

Kapat