Lev Tolstoy: İnsanların birbirini çok tanıması da, az tanıması gibi aynı oranda içten olmalarını engeller

Lev TolstoyHer zamanki gibi, akşam derslerinden sonra odasına girdiğimde Volodya, divana uzanmış, koluna dayanarak bir Fransız romanı okuyordu. Bana bakmak için başını bir an kitaptan kaldırdı, sonra yine okumasını sürdürdü. Bu çok doğal, çok önemsiz davranışı, kızarmama neden oldu. Bana öyle geldi ki, bakışlarında niçin geldiğimi soran bir anlatım, başını çabuk çevirişinde de, bu bakışları gizlemek isteyen bir hali vardı. En basit davranışlara bile bir anlam verme alışkanlığı, o çağın en çok göze çarpan bir özelliğiydi. Masaya yaklaştım, ben de bir kitap aldım. Okumaya başlamadan önce, bütün gün görüşmediğimiz halde, birbirimize iki sözcük söylememenin ne kadar gülünç olduğunu düşündüm:

– Bu akşam evde misin? dedim.
– Bilmiyorum, dedi. Niçin sordun?
Konuşmamızın sürmeyeceğini anlayınca:
– İş olsun diye sordum, diyerek kitabı açtım, okumaya başladım.
Gariptir, Volodya ile saatlerce baş başa kaldığımız vakit susarız; ama hiçbir şey konuşmasa bile, başka birisinin aramızda bulunması, çeşitli, merak verici konular bulmamıza yeter. Birbirimizi çok iyi tanıdığımızı duyumsuyorduk. Oysa insanların birbirini çok tanıması da, az tanıması gibi, aynı oranda içten olmalarını engeller.
Koridordan Dubkov’un:
– Volodya evde mi? dediği işitildi. Volodya ayaklarını yere indirip kitabını masanın üzerine koyduktan sonra:
– Evet, dedi.
Dubkov’la Nehludov, kaputlu, şapkalı olarak odaya girdiler:
– Nasıl Volodya? Tiyatroya gidiyor muyuz?
Volodya:
– Hayır, işim var dedi, kızardı.
– İşin sırası mı? Ne olursun gidelim…
– Bilet de almadım.
– Kapıda istediğin kadar bilet var. Volodya duraklayarak:
– Dur biraz, şimdi gelirim, dedi, omzunu silkerek odadan çıktı. Volodya’nın, Dubkov’un önerdiği tiyatroya gitmeye can attığını, ama gitmek istememesinin parasızlıktan ileri geldiğini, şimdi de vekilharcımızdan ay başına kadar beş ruble almak için çıktığını çok iyi biliyordum. Dubkov elini bana doğru uzatarak:
– Nasılsın diplomat? dedi.
Volodya’nın arkadaşları beni diplomat diye çağırıyorlardı. Bunun nedeni de: bir gün rahmetli büyükannemin yemekten sonra onların yanında bizim ilerideki yaşamımız üzerine konuşurken, Volodya’yı asker, beni de siyah fraklı ve saçı ‘à la çoğ’ taranmış bir diplomat -ona göre böyle saç taramak diplomatlarda görülen bir özellikti- olarak görmeyi umduğunu söylemesiydi.
Nehludov:
– Volodya nereye gitti acaba? diye sordu.
– Bilmiyorum, yanıtını verdim, ama Volodya’nın niçin çıktığını herhalde anlamışlardır, diye düşünerek kızardım.
– Kesin parası yoktur. Öyle değil mi? Diplomat? dedi, benim gülümseyişimi sözünü doğrular kabul ederek: benim de param yok. Dubkov sende var mı? diye sordu.
Dubkov çantasını çıkardı, içindeki bozuklukları kısa parmaklarıyla yoklayarak:
– Bakalım, dedi. İşte beş, işte on kapik. Eliyle gülünç bir devinim yaptıktan sonra: hepsi bu kadar, dedi.
O sırada Volodya odaya girdi.
– Ne oldu, gidiyor muyuz?
– Hayır.
Nehludov:
– Ne kadar gülünçsün Volodya, dedi, parasız olduğunu niçin söylemiyorsun? Gitmek istiyorsan benim biletimi al.
– Ya sen ne yapacaksın?
Dubkov:
– O, kuzinlerinin locasına gider, yanıtını verdi.
– Hayır, ben gitmek istemiyorum.
– Neden?
– Locada oturmayı sevmediğimi biliyorsun.
– Niçin sevmiyorsun?
– Sevmiyorum. Çünkü rahat edemiyorum.
– Hep eski bahaneler. Seni görmekle çok hoşnut olan insanların yanında niçin sıkıldığını anlamıyorum. Bu gülünç bir şey mon cher. (28)
Nehludov:
– Ne yapalım. Si je suis timide… (29) Ömründe hiç kızarmadığına eminim, oysa ben, her an, en ufak bir şeyden kızarırım… dedi, bunları söylerken de kızarmıştı.
Dubkov koruyucu bir sesle:
– Saves-vous, d’oìt vient votre timidité?.. d’un excès d’amour-propre, mon cher (30) dedi:
Zayıf yanına dokunulan Nehludov:
– Excès d’amour-propre da nereden çıktı? dedi. Tam tersine ben, amour-propre’un bende eksik olmasından bu kadar utanıyorum. Bana öyle geliyor ki, benim yanımda olan insan sıkılır, hoşnut kalmaz… Çünkü…
Dubkov Volodya’yı omzundan tutup ceketini çıkarmaya çalışarak:
– Haydi Volodya. Giyinsene… İgnat, beyin giysilerini getir, dedi.
Nehludov:
– Çünkü… Bundan dolayı… Ben sık sık… diyerek sürdürüyordu. Ama Dubkov kendisini dinlemeyerek tra tra ra rara ile bir şarkı tutturmuştu.
Nehludov:
– Yooo! Elimden kurtulmuş değilsin, dedi. Utangaçlığın kendine güvenmekten gelmediğini sana kanıtlayacağım.
Birlikte gidersek, kanıtlarsın.
– Söyledim ya, gitmeyeceğim.
– Öyleyse burada kalıp diplomata kanıtla. Döndüğümüz vakit o bize anlatır.
Nehludov çocukça bir inatla:
– Kanıtlayacağım, dedi. Yalnızca siz çabuk gelin. Sonra yanıma oturarak:
– Siz ne dersiniz? Ben gerçekten bencil miyim?
Bu beklemediğim sorudan o kadar şaşırdım ki, bu konuda görüşüm olduğu halde birdenbire yanıt veremedim. Ama akıllı olduğumu kanıtlama sırasının geldiğini düşündüm, sesimin titrediğini ve yüzümün kızardığını duyumsayarak:
– Sanırım bencilsiniz, dedim. Bence her insan bencildir ve bütün yaptıkları da bu yüzdendir. Nehludov, bana küçümsemeyle gülüyormuş gibi gelen bir gülümsemeyle:
– Peki, dedi. Sizce bencillik ne demektir?
– Bencillik, insanın kendisinin en iyi ve en akıllı olduğuna inanmış bulunmasıdır.
– Herkeste böyle bir kanı bulunabilir mi?
– Orasını bilmiyorum, fakat bu gerçeği benden başka kimse itiraf etmiyor. Ben herkesten akıllı olduğum kanısındayım, sizin de kendiniz için böyle düşündüğünüze inanıyorum.
– Hayır, ben öyle düşünmüyorum. Benden çok daha akıllı olduklarına inandığım insanlar bilirim.
Direterek:
– Bu olamaz… yanıtını verdim. Nehludov beni dikkatle süzdükten sonra:
– Gerçekten böyle mi düşünüyorsunuz? dedi.
– Doğallıkla.
O sırada birdenbire aklıma bir şey geldi, hemen:
– Bu söylediklerimi kanıtlayacağım, dedim. Niçin kendimizi başkalarından çok seviyoruz? Çünkü kendimizi başkalarından daha iyi, daha çok sevgiye layık görüyoruz. Eğer biz, başkalarını kendimizden daha üstün görseydik, onları kendimizden daha çok severdik. Oysa böyle bir şey düşünülemez bile.
Elimde olmadan kendimi beğenmiş bir gülümsemeyle:
– Düşünülse bile yine ben haklıyım dedim.
Nehludov bir dakika sustuktan sonra:
– Sizin bu kadar akıllı olduğunuzu hiç tahmin etmezdim, dedi. Bunları öyle candan, öyle içten bir gülümsemeyle söyledi ki, kendimi o anda çok mutlu sandım.
Övgünün, insanın yalnızca duyguları değil, aklı üzerinde de öyle korkunç bir etkisi var ki, bu hoşa giden etkiyle daha çok akıllandığımı düşündüm. Türlü düşünceler kafamda birbirini kovaladı. Farkında olmadan bencillikten sevgi konusuna geçtik. İnsan bu konunun sonunun gelmeyeceğini sanıyor. Yabancı bir dinleyici için düşüncelerimiz anlamsız olabilirdi, çünkü bunlar, hem bir yanlı, hem de bulanıktı. Bununla birlikte bu düşüncelerin bizim için önemi büyüktü. Ruhlarımız o kadar iyi uyum sağlamıştı ki, birinin teline ufak bir dokunma, diğerinde hemen yankılar yapıyordu. Biz konuşurken bu değişik tellere dokunarak çıkardığımız seslerin uyumundan hoşlanıyorduk. Birbirimize dökmek istediğimiz içimizden taşan düşüncelerimizi anlatabilmek için, ne sözcüklerin, ne de zamanın yetmeyeceğini sanıyorduk.

Düşünceler
Lev Tolstoy

Kaynak: Yeniyetmelik
Çeviri: Râna Çakıröz

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Yeni Dünya Düzeninde Türkiye’nin Yeri – Aziz Nesin

Yıldızlı otellerden birinde değildi bu toplantı. Basılı çağrılıkta yazıldığına göre, demokratik örgütlerden birinin büyükçe bir salonunda yapılacaktı. Çağrılıkta, yeni bir...

Kapat