“Ama ne var ki, bir ümit işte…” | Sen Biraz Bekle – Aziz Nesin

Bahçe içindeki 19 numaralı iki katlı eski, ahşap evin, alt katındaki kiracı, evdeki eşyalarının çoğunu sattı.
Kenar mahallede gizli kapaklı iş olmaz, her şey duyulur. Hemen bütün mahalleli kelepir eşya almak için eve doldu. Teldolabı, küpler, yaylan kopmuş paslı demir divanlar, iskemleler, masa, dolap, saç soba, ayağı kırık aynalı gardrop, hepsi ucuz pahalı demeden satıldı. Ertesi gün de erkenden kapıya bir kamyonet geldi. Geri kalan ufak tefekleri de kamyonete yüklemeye başladılar.
19 numaralı evin karşısındaki 64 numaralı evde Talip Bey oturur. Talip Bey, işine gitmek için evinden çıkınca, yüklenen kamyoneti gördü. Talip Beye karısı, gece, Mürşit Beyin, bir gün önce eşyalarını sattığını söylemişti. Şaşılacak birşey varsa, eşyalar satılırken Mürşit Beyin karısının ve kızlarının hiç üzgün görünmemeleriydi.
Hepsi de gülüyorlardı. Talip Bey karısına,
— Ne yapsınlar, dedi, ağlayacak değillerdi ya… Kimbilir ne kadar üzülmüşlerdir ama, dosta düşmana karşı eklerim belli etmemek için güler gibi yapmışlardır.
Karısı,
• Belki de… dedi.
• Acaba Mürşit Beyin başına kötü bir iş mi geldi?
• Kimbilir… Belki başka yere tâyin olunmuştur. Ama karısı, «Nişantaşı’na taşınıyoruz. Orada bir apartıman katı tuttuk. Yeni eşyalar alıp, dayayıp döşeyeceğiz»
diyor.
Talip Bey karısına,
— inanma, dedi. Zavallı Mürşit Beyin başına bir felâket geldi. Memur kısmı hiç Nişantaşı’nda bir kat tutup da, dayayıp döşeyebilir mi? Biz bu evin kirasını zor veriyoruz. Mürşit Beyin aslî maaşı da benim gibi elli lira…
Talip Beyle karısı gece yataklarında uyumadan önce böyle konuşmuşlardı.
Kapıdan çıkar çıkmaz da kamyonete yüklenen son eşyaları görünce Talip Bey daha çok üzüldü. Eşyaların yüklenmesiyle uğraşan Mürşit Beyin yanına gitti. Selâm verdikten sonra,
• Demek bizim mahalleden taşınıyorsunuz Mürşit Bey, dedi.
• Evet… Taşınıyoruz.
• Taşraya mı tâyin olundunuz yoksa?
• Yok canım. Nişantaşı’nda bir kat tuttum. Buyurun inşallah… Yeni evimizi pek beğeneceksiniz. Beş oda, büyük bir salon. Geniş, ferah, aydınlık…
Büyük bir üzüntü duyan Talip Bey, sağ elini sevgiyle komşusunun omuzuna koydu, kulağına doğru eğilerek yavaşça,
— Mürşit Bey, ben seni çok severim, dedi, bu kadar yıllık komşuyuz. Biliyorum, dedikodu olacak diye saklıyorsun. Haklısın ama, beni başkalarıyla bir tutma. Bir haksızlığa mı uğradın? Başına bir kaza geldiyse, belki elimizden bir şey gelir de yardımına koşarız. Hep memuruz, turhallı bir halli…
Mürşit Bey gülüyordu.
— Yahu, artık memur değilim, istifa ettim, dedi.
• Yaa!.. Vah vah! Emekliliğine de şurada bir şey kalmamıştı. Pek üzüldüm doğrusu. Peki, şimdi ne iş yapacaksın?
• Zaten iş yapıyorum, üçdört aydır çalışıyorum.
• Çok iyi! Ne yapıyorsun?
• Kahvede oturuyorum.
• Anladım… Ne işi yapıyorsun?
• İş işte. Sabahtan akşama kadar kahvelerde oturuyorum.
• Peki iş?
• Allah Allah… Kahvelerde oturuyorum kardeşim. Keyfimden oturmuyorum ya.
iş icabı…
• Yaa… Oh oh… Demek kahve işletiyorsun?
• Yok canım. Kahve mahve işlettiğim yok.
Nerede bir kahve görürsem girip oturuyorum,
Talip Bey: «Bu adam delirmiş, çıldırmış zavallı…» diye geçirdi içinden.
Yatak denkleri, kap kaçak kamyonete yükleniyordu. Mürşit Bey,
— Sen yabancı değilsin, sana anlatayım, dedi. Şimdi ben ticaret yapıyorum. Bu zamanda ticaret kahvelerde oluyor. Ticarethaneleri, yazıhaneleri bırak. Onların modası geçti. Defteri var vergisi var, muamelesi var, bir sürü dert. Şimdi asıl ticaretin büyüğü kahvelerde. Allahıma bin şükür, memurluktaki bir maaşı, şimdi bir günde çıkarıyorum.
Her gün üçyüz, dörtüz liranın yolunu buluyorum.
Artık bu evde ne diye oturayım? Nişantaşı’nda güzel bir kat buldum. Yeniden
eşyalar alıp dayar döşerim, oooh… Talip Bey,
• Ne ticareti yapıyorsun? diye sordu.
• Ne olursa… İğneden, iplikten tut vapura kadar.
Şaşkınlıkla gözlerini açan Talip Bey,
• Alıyor musun, satıyor musun? dedi.
• Yok canım, ne aldığımız var, ne sattığımız. Alan satan yok. Mal yok ki ortada alasın satasın. Yalnız biz ara yerde para kazanıyoruz. O kadar…
Talip Bey içinden «Başına bir belâ geldi, zavallı oynatmış» diye geçirdi. Mürşit Bey,
• Bak, ben bu işe nasıl başladım, sana anlatayım, dedi. Bir gün hanımın dikiş makinesinin iğnesi kırılmış. Aramış, taramış, hiçbir yerde makinenin iğnesini bulamamış. Bilirsin, hanım konu komşuya dikiş diker, üçbeş kuruş kazanır, üçbeş kuruş dersem, benim aldığım maaşa yakın. «Aman bir makine iğnesi bul!» diye tutturdu. Her yeri aradım, yok. Sonra, Allah razı olsun birisi, filân yerdeki kahveye git. Dikiş makinesi parçası satanlar o
kahvede oturur, dedi. Söylediği kahveye gittim. «Selâmünaleyküm, aleykümselam».
Kırantadan biri yanıma sokuldu,
• Bişey mi aradınız? dedi.
• Evet… Dikiş makinesine iğne arıyorum, dedim.
• Kaç düzine lâzım?
Şak diye düşüp oracıkta bayılacaktım. Ben aylardan beri bir tanecik bulamıyorum O bana, «Kaç düzine?» diye soruyor. Her zaman lâzım. Almışken bir düzüne alayım, bulunsun…
• Bir düzine, dedim.
Burun kıvırdı,
• Seksen lira verin! dedi.
• Aman ne diyorsun? Bunun tanesi altmış kuruş. Düzinesi yediyüzyirmi kuruş yapar.
• öyleyse oradan gidip alın!
Beni bıraktı, gitti oturdu. Seksen lira, seksen lira… Vereceksin. İki para etmez bir iğne yüzünden ayda iki-üçyüz lira dikiş parasından olacağız. Arkasından gittim.
— Affedersin birader, dedim, ben bilememişim. Buyurun seksen lirayı.
Parayı cebine yerleştirdi.
— Siz burada oturup bekleyin, ben getiririm. Malûm ya, karaborsa, arkamızda polisler, murakıplar, müfettişler dolaşıyor.
O gitti. Ben oturdum bekledim. Akşam oldu, gece oldu. Kahve kapanacak. Ne gelen var, ne giden. Seksen liranın acısı ciğerime çöktü, bir hafta o kahveye devam ettim, adam yok.
Herhalde zavallı, benim yüzümden yakalandı, diye düşündüm. Uzatmıyalım, biz iğneyi alamadık. Derken bizim hanımı romatizma yakaladı. Kadın sancıdan, ağrıdan ölüyor. Doktor bir reçete Ama ilâç hiçbir yerde yok. Koca İstanbul’da aramadık yer komadık. Sonra Allah razı olsun, bir hayır sahibi çıktı karşımıza, «Filân yerdeki kahveye gidin, orada hangi ilâcı ararsanız bulursunuz» dedi.
Söylediği kahveye gittim. Daha içeri girmeden biri önümü kesti:
— Bişey mi aradınız?
Reçeteyi uzattım:
• Evet, şu ilâcı?
• Kaç kutu istersiniz?
• iki tane olsa işimizi görür.
• üçyüz lira verin!
Vermeyip de ne yapacaksın? Karım can derdine düşmüş. Adam, parayı cebine yerleştirdi,
— Siz burada bekleyin, ben şimdi getiririm, dedi.
Bekle bekle gelmez. Gidiş o gidiş… Kahveciye sordum.
— Biz ne bilelim beyim, o da sizin gibi gel-geç bir müşteri… dedi
Gel zaman git zaman,_ pencerelerden birinin camı kırıldı. Soğuktan donacağız.
Cam yok. Aramadık yer bırakmadık. Yok. Yine bir hayır sahibi çıktı karsımıza. Filân yerdeki kahvede bulursunuz.
Talip Bey,
• Peki be birader, sen hiç akıllanmaz mısın? dedi, bu kaçıncısı?
• Yahu bu akıl meselesi değil, ihtiyaç meselesi. Biliyorum, herif parayı alıp gidecek ama, ya gitmez de istediğimizi getirirse? Bir ümit, ne yapacaksın? Başka çare var mı? Denize düşmüşsün yılana sarılacaksın,
• Sen de beraber arkasından git!
• Razı olmuyorlar. Bu iş, karaborsa işi. Adam sana nasıl güvensin! Ya sen sivil polissen, murakıpsan?
• Malı getirince parayı ver
• Mal kendisinde yok ki… O da gidip başkasından, gizli bir yerden alacak. Alt tarafı kazanacağı beşon lira bişey. Beşon lira için adam yakalanmayı, hapsi göze alıyor. Hayat zor birader. Senin anlayacağın, cam için verdiğim para da gitti. Birgün bizim radyo bozuldu, bilmem hangi lâmbası yanmış. Piyasada lâmba yok. Bu sefer kimseye danışmadan kendiliğimden bir kahveye gittim. Birisi yanıma sokuldu. O bana sormadan ben ona sordum:
• Bişey mi aradınız?
• Aman, dedi, eroin arıyorum, var mı?
• Kaç kilo lâzım? diye sordum.
Adam şaşırdı. Ellerimi öpüyor.
• On gram yeter.
• ikibin lira.
Parayı verdi.
— Sen burada otur, bekle! Ben getiririm, dedim.
Yürüdüm. Artık ticaretin ilmini aldım, Talip Bey. Her gün öğleye doğru evden çıkıp bir kahveye giriyorum. Beşon dakika geçince birisi geliyor,
• Kahve arıyorum, diyor.
• Kaç yüz kilo lâzım? diyorum.
• Bir kilo yeter.
• Yüz lira…
Ertesi gün başka kahveye. Kimisi çivi istiyor, kimisi boya. Dün biri benden iki otomobil lâstiği istedi, ikibinsekizyüz lira istedim.
Talip Bey sordu:
• Peki parayı verenler bir yerde seni görürlerse? .
• Görsünler. Dikiş iğnesi alacağım diye benden para alan adamı geçende gördüm.
Yakasına yapıştım. «Nerede iğneler?» dedim. «Arıyorum Beyim, bu zamanda kolay kolay iğne bulunur mu?
Altı aydır senin iğnelerin arkasındayım» dedi.
• Polise teslim etseydin…
— Yooo… Bu iş garanti. Hiç tehlikesi yok. Polise nasıl verirsin, ne diyerek şikâyet edeceksin? Ben karaborsadan şu malı alacaktım, diyemezsin ya… Almak da suç, satmak da…
Kamyonete eşyalar yükletilmişti. Karısı, Mürşit Beyi çağırdı. Karısına,
• Geliyorum! diye bağırdıktan sonra, Talip Beye,
• Ticaret, tatlı iş kardeşim, dedi. Parayı veren malı alamayacağını biliyor. Parayı alan da malı veremeyeceğini biliyor. Ama ne var ki, bir ümit işte… Hani, belki yok mu, belki bulur da bir yer den getirir.
Talip Bey,
— Aman bize saç lâzım, dam akıyor. Bulabilir misin? dedi.
Mürşit Bey,
• Kaç ton lâzım? diye sordu.
• Yok canım, iki oluklu saç olsa işimizi görür.
• Yüzelli lira.
• Çok değil mi?
• Ben de başkasından alacağım. Bana kalsa kalsa ikibuçuk lira kalır.
Talip Bey yüzelli lirayı verdi. Mürşit Bey ona,
• Sen istersen burada bekle, istersen dairede bekle, dedi. Ben kamyonetteki eşyaları yeni eve taşıyayım, saçları getiririm. Haydi Allahaısmarladık.
• Güle güle Mürşit Bey.

 Aziz Nesin
Bay Düdük

Yorum yapın

Cafrande.org’u

‘ta BEĞENda TAKİP Et

Yereli yaşa, evrensel düşün!.. www.cafrande.org

Önceki yazıyı okuyun:
Immanuel Wallerstein: Konuşmaların tonu yüksek ama kimse Beşar Esad’ın gitmesini istemiyor

Beşar Esad, dünyada en az sevilen insanlardan biri olmada zirveye doğru yükseliyor. Hemen hemen herkes tarafından zalim olmakla, gerçekten de...

Kapat