Yaşar Kemal’in Katalunya Ödülü Konuşması: Ben Türk ve Kürt destanları ile büyüdüm

Akdenizlilerin bana ödül vermeleri benim için büyük bir mutluluktur. Bugün bu mutluluğu sizinle paylaşmak da ayrıca bir sevinçtir. Şunu hiç çekinmeden söyleyebiliriz, Akdeniz insan uygarlığının ve kültürünün döl yatağıdır. Mısır, Anadolu, Mezopotamya uygarlığını Suriye kıyılarından başlatmak zorundayız. Grek uygarlıkları, bunların hepsi bir bütündür.

Akdeniz damgasını kıyılarındaki topraklara da vurmuş. Akdeniz toprakları kendine has topraklardır. Örneğin, benim doğduğum büyüdüğüm, Akdeniz kıyısındaki Çukurova (eski Kilikya) suların dağlardan indirdiği topraklardan oluşmuş dünyanın en bereketli alanlarından biridir. Doğa bütün cömertliğini bu ovaya vermiştir. Arkasındaki Toroslar da ovanın yaylağıdır. Ve orada hayvancılık yapılır. Toroslar dağların da en cömertidir. Ovada türlü bitkiler, sebze, tarım ürünleri, Toros yaylalarında, ormanlarında türlü hayvanlar ve hayvancılık… Bütün Akdeniz kıyılarının toprakları beş aşağı beş yukarı birbirlerine benzerler.

Akdenizin geniş ovaları azdır. Buna karşın, tarih boyunca Akdenizin nüfusu öbür yerlere oranla daha kalabalık olmuştur. Akdeniz, tarih boyunca doğudan batıya, güneyden kuzeye kadar her yerden göçler almıştır. Böylece de binlerce kültür birbirini aşılamış, sonunda da bu ılıman bereketli topraklarda insanlığımızı yaratan uygarlıklar doğmuştur. Avrupa uygarlığı daha çok Akdeniz uygarlığıdır. Tarihin büyük mucizesi yalnız Grek, yalnız Mısır, yalnız Mezopotamya uygarlıkları değil, tümüyle Akdeniz uygarlığıdır. Akdenizin ulaşım kolaylığı Akdenizi büyük bir göl haline getirmiştir. Binlerce kültürü bir araya toplayan Akdeniz yaratıcılığın anası olmuştur. Kibelenin yaratılması öyle rastgele olmamıştır, Kibele bütün Akdeniz topraklarının anasıdır.

İlyadadan Tevrata, Humarbiden Thegoniaya, Gılgamışa kadar dünyanın büyük destanları bu topraklarda doğmuş, büyümüştür.

Kapsamlı arkeolojik araştırmalardan sonra Akdenizin getirdikleri daha çoğalacak, büyüyecektir. İnsanlık kültürü daha çok kazanacaktır. Antakyada Amik ovasında üç yüz kadar hüyük vardır. Hüyüğün yalnızca birisinden karpuz dilimi kadar bir dilim açıldı, Antakya Müzesi zenginleşti. Hüyükte kat kat dokuz uygarlık oluşmuştu. Ya halkın belleğinde kalan birikimler? Daha yaşayan birikimler? Bütün Akdeniz biraz daha araştırıldığı zaman elde edilen bulgular insanlığı bir bu kadar daha zenginleştirecektir. İnsanlık bir bütündür gelmişi ve geçmişiyle. Biraz yürekli olursam geleceğiyle de bir bütün olacaktır diyebilirim.

Biz Akdeniz insanları başka ülkelerin insanlarından daha sorumlu saymalıyız kendimizi. Çünkü biz insanlık uygarlığının döl yatağındanız. Daha duyarlı olmalıyız. Biz denizimizin, ovalarımızın, dağlarımızın üstüne titremeliyiz. Biz halklarımızın kültürleri üstüne de titremeliyiz. Benim ülkemde, Anadoluda bugüne kadar bile Odysseiadan, İlyadadan, Gılgamıştan varyantlar yaşıyor.

Bizim hiçbirimiz, nereye gidersek gidelim, eğer yozlaşmamışsak, Akdenizlilikten ayrılamayız. Çünkü o derin Akdeniz kültürü damgasını bize vurmuştur. Bugün bile Akdeniz kıyılarındaki ülkelerde binlerce kültür yaşıyor, daha yaratıcılığını sürdürüyor, böylelikle de öbür kültürleri aşılıyor, zenginleştiriyor.

Bütün bu güzelliklere karşın Akdeniz bu yıllarda bütün zamanlarının en kötü çağını yaşıyor. Bir şeyi hiç unutmayalım, Akdeniz bir tek ulustur, binlerce kültürlü bir tek ulustur. O kültür nereden gelmişse gelmiş olsun, Akdenizle zenginleşmiş, Akdenizin damgasını yemiştir.

Birinci tehlike, dağlarımızdaki, ovalarımızdaki ormanlarımız gidiyor. Akdeniz ormanları yanmaya çok uygun ormanlardır. Yüzlerce, binlerce hektarlık bir ormanı bir kıvılcım ortadan kaldırabilir. Akdeniz ormanlarını yakmalar, kesmeler, ormandan tarla çıkarmalar bitirmiştir. Ayrıca toprak aşınması, yani erozyon da Akdenizin topraklarını bitirmiştir. Bir zamanlar Anadolu baştan sona ormanlıktı. Bu, bilimsel bir gerçektir. Uygarlıklar hep bereketli topraklarda doğmuştur. İşte Mısır, işte Mezopotamya, işte Ege kıyıları, sayın sayabildiğiniz kadar. Kıraçlarda, verimsiz topraklarda herhangi bir uygarlığın geliştiği görülmemiştir. Kıraç Anadolunun ortasında Hitit uygarlığı nasıl gelişti diyeceksiniz. Şimdi biliyoruz ki Hititler çağında Anadolu hep ormanlıktı… Şimdiki ot bile bitmez ovaları bereketliydi. Artık Orta Anadolu ot bitirmez bir bozkır. Anadolunun ormanları son elli yılda tükendi ve Anadolu toprakları yüzde doksan erozyonlu. Yunanistan, İtalya, Fransa, İspanya kimi az kimi çok denize milyonlarca ton toprak akıtıyor. Ya kirli sular, yakın bir zamanda belki de otomobillerimizle asfalt yollardan Girite gidebiliriz.

Bu topraklar ne oluyor, hepsi denizin altında mı kalıyor. Hayır, Kleopatra çağında, Kleopatranın gemileri Tarsusun tam önündeki limana demirlemişti. Deniz şimdi kırk kilometre Tarsustan uzakta, Senin Çukurovan gittikçe genişliyor diyeceksiniz, haklısınız. Çünkü Çukurova Toroslardan gelen topraklardan oluşmuştur. Eskiden Akdeniz Torosların eteklerinden başlarmış. Akdeniz şimdi çok hasta. Onu insanoğlu hasta etti. Teknoloji diyorlar, bilmem, belki de. Ama suçu teknolojinin üstüne atamayız. İnsanın insana düşman olduğu bir dünyada, insan bir de doğaya düşmandır. İnsanın insanı sömürdüğü bir dünyada insan doğayı da hep sömürür. Sömürülen insanın dili var, gücü var, aklı da var. Yemekleri azalınca grev yapıyorlar. Uzatmayayım, başkaldırıyorlar, hiç olmazsa karınları doyuyor, ölmüyorlar. Doğanın insana karşı hiçbir savunma gücü yok. İstediğin kadar sömür, bitir… Ses seda yok. Şimdi doğa can çekişiyor. İnsanlık da onunla birlikte can çekişiyor. İkisi birlikte ölecekler. Bunun daha farkında değiliz. Oysa bu tadına doyulmaz dünya, bu güzellikler, bu yaratıcı, dünyayı zenginleştiren insanoğlu, bu kuş, bu börtü böcek, bu karıncalar, bu arı yaşamalı.

Bu doğa sorununu birkaç sözle bitireyim. Suç teknolojide mi? Hayır, bütün suç bizdedir. İnsanca yaşama düzenini kuramayışımızdadır. Şükredelim ki, elimizde teknoloji gibi bir tansık var. Aklımız başımıza gelir de doğayı yeniden yaratmaya başlarsak en büyük yardımı, doğayı öldürdü dediğimiz teknolojiden göreceğiz.

Yeryüzünün en büyük destanı İlyada sözlü edebiyatın bir başyapıtıdır. İnsanlık şiirinin de başyapıtıdır. İyonyalı şair Homeros da Troya yakınlarındaki bir sitedendir. Gılgamış da, öteki Akdeniz destanlarının hepsi de halkların yapıtlarıdır. Bu gelenek Anadoluda hala sürüp geliyor. Daha çok Kürtlerde… Daha Kürt halkının dilinde bu gelenek, Kafkasyadan Mezopotamyaya kadar dolaşıyor.

Ben Türk destanları ve Kürt destanları ile büyüdüm. Çocukluğumda edebiyata şiirle başladım. On altı yaşlarımda bir destan anlatıcısıydım. Köy köy dolaşıp destan anlatır, sonra da folklor derlemeleri yapardım. Bu benim için bir kolaylıktı. Çünkü bir destancının ağıt (eleji) toplaması doğaldı. Ağıtları, ölen kişilerin başında kadınlar söyler ve daha çok kadınlar bilirlerdi söylenmiş ağıtları. Kadınların bir destancıya çekinmeden ağıt yazdırmaları işi kolaylaştırıyordu.

Yirmi üç yaşında şiiri bıraktım ve o yıl “Pis Hikaye”yi yazdım. Bu bir uzun hikayedir. O yıl birkaç uzun hikaye daha yazdım. Elimde o yıllardan bir tek “Pis Hikaye” kaldı. Gençlik yıllarımda sözlü edebiyatla yazılı edebiyat arasında epeyce bocaladım. Gittikçe bilinçleniyordum. Sözlü edebiyat başkaydı, yazılı edebiyat başkaydı. Bu başkalığı kavramıştım. Önce Türk romanlarını, sonra batı romanlarını, özellikle Don Kişotu, Stendhal’i, Rus romanını okudum. Arkasından Yunan klasiklerini, sonra modernleri. Modernlerden beni en çok etkileyen Faulkner oldu. Rus edebiyatı beni çok ilgilendirdi. Bu romanın ve şiirin macerası beni çok ilgilendiriyordu. Modern Rus şiiri Puşkin ve Rus romanı Gogolle başlamıştı. Puşkin sözlü edebiyattan yepyeni bir şiir dili, şiir yapısı yaratmıştı. Gogol de roman… Türk şiirinin babası Nazım Hikmet de hapishanede halkla, halkın büyük şairleriyle karşılaşmış, diliyle karşılaşmış, yeni bir şiir dili, yeni bir şiir yapısıyla, Şeyh Bedrettin Destanı adlı başyapıtıyla hapisten çıkmıştır. Ve benim kuşağım Anadolu köylüklerinden geliyordu. Nazım halk aşısı aldıktan sonra kendini bulmuştu. Oysa biz doğrudan Anadolu dilinin zenginliğinden geliyorduk. Dikenli yolumuzu Nazım Hikmet açmıştı. Rus edebiyatı Türkçeye çok güzel çevriliyordu. Tolstoy, Dostoyevski, beni almış yapılacak edebiyatın kaynağına götürüyordu. Hele Çehov en büyük ustam olmuştu.

Bunları, sözlü edebiyat, halkın dili nasıl ve niçin bu görkemli yere getirmişti. İlk birkaç romanımı yazdıktan sonra bir şeyleri yakaladığımı sanıyordum. Rus romanındaki biçimler beni en çok ilgilendiriyordu. Rus romanlarını çevirenlerin de birçoğunu tanıyor ve onlarla roman dillerini tartışıyordum.

Dilin özelliği romanın biçimini belirliyor, üstelik de romanın içeriğini etkiliyordu.

Rus romanı, bizim gibi, batı romanından geliyordu. Bir de onlar Grek klasiklerini çok okumuşlardı. Tolstoy Harp ve Sulhu yazdıktan sonra işte yeni bir İlyada yazdım, demişti. Gogol de Ölü Canları yazdıktan sonra… Ölü Canların yapısı, biçimi İlyadanın biçimiydi. Tolstoy bir de Stendhal hayranıydı. Yoksa Borodino savaşı nasıl yazılırdı. Önce Troya savaşı, sonra Waterloo savaşı… Bütün bunlara karşın yeni roman dili, yeni roman biçimi nasıl yaratılırdı? Dilin özelliği, dilin yapısı yetenekli sanatçılara çok yardım ediyor. Onların çabası bozkır diline öykünmek değil, dili özümsemek, sonra da yeniden başka bir biçimde, yazı dilinde yaratmak.

Benim için de öyle oldu.

Türk dilinin zenginliğine derinliğine eriştim. Kürt dilini de anlıyor, inceliklerine varabiliyordum. Bu dillerden yeni bir roman dili yaratılabilirdi. Arkasından da belki roman içerikleri, yapıları gelebilirdi.

Benim işim hep edebiyat oldu. Benim yazılarımı, daha doğrusu romanlarımı okuyanlar doğaya insana sevgiyle dolsunlar. Benim romanlarımı okuyanlar insanoğlunu aşağılayamasınlar. Benim romanlarımı okuyanlar katil, savaş hayranı, ırkçı olamasınlar, savaşların, nerede olursa olsun can düşmanı olsunlar. Bir ağacı kesmek değil bir yaprağına dokunamasınlar, bir karıncayı ezemesinler, bir kelebeği tahtaya çivileyemesinler. Ben angaje bir yazarım. Benim içimdeki bu damarı kim söküp alabilir? Ben buyum, bütün benliğimden nasıl ayrılır da başka bir insan olabilirim. Edebiyat adına bunu kim benden isteyebilir? Ben insanlıktan çıkıp acı çekenlerin yanında nasıl olmayabilirim. Ben kendime, kendi yüreğime angajeyim.

Bir karanlıktan gelip başka bir karanlığa düşüyorsak da, bu çok çok acıysa da ben aydınlığın türkücüsüyüm. Ben bir karanlıktan gelip bir karanlığa düşüyorsam da, ben aydınlığı gördüğümden, bu vazgeçilmez yaşam sevincini duyduğumdan dolayı doğaya minnettarım. Ya doğmasaydım, ya bu görkemli dünyayı yaşamasaydım ne olurdu? Bütün epopeler de benim yukardaki düşüncelerimi söylüyor. Hep birden, bir sevinç türküsü olup, dünyayı sevinç, kardeşlik türküleriyle doldurmalıyız. Yaşama minnetimizi her olanakta söylemeliyiz. Mademki dünyaya geldik, güzellikleriyle yaşamın tadını çıkarmalıyız.

İnsanoğlunun büyük güçlerinden biri de imgelem gücüdür. Doğayı ve insanı ne kadar çok yaşarsan imgelem gücün o kadar büyür, o kadar zenginleşir. Ben yaşamın ve doğanın içinden geldim.

Bir Anadolu sözü var: Kırk yıllık yolda yaprak kıpırdasa, sen taa burada, yüreğinin kökünde duyacaksın. Ben Vietnam için elimden ne geldiyse yaptım, Bosna, Afganistan için de…

Ülkemde insanlık tarihinin en büyük trajedisi yaşanıyor. Kürtlerin durumunu artık bütün dünya biliyor. Ve vurdumduymaz olmuş batının tüyü kıpırdamıyor. Gazeteci ve yazar olarak bütün Anadoluyu yaşadım ve onların maceralarına ortak oldum ve onların korkunç maceralarını yazdım. Bunları yazdığım için de başım hiçbir zaman beladan kurtulmadı. Kürt sorununa uzak kalamazdım. Gözümün önünde oynanan bu korkunç trajediye katılmalıydım. Ben insanlık macerasına katılmayan insanı insan bile sayamıyorum. Ve bu trajedi Avrupanın bir sahnesinde oynanıyor, Avrupanın vicdanı da bu korkunç trajediye ilgisiz kalıyor. Ben başıma geleceği biliyordum, yirmi aylık hapislik… Sonra başımın üstünde yazmamı yasaklayan Demoklesin kılıcı.

Her neyse. Bir halk mapusane türküsü var:

Düştüm bir ormana yol belli değil
Yatarım yatarım gün belli değil

Kürtler Türkiye devletinden evrensel insan haklarını istiyorlar, en başta, yetmiş yıldır yasak olan dillerini istiyorlar. Kürt dili çok zengin bir dildir. Kadim Mezopotamya dillerinden günümüze kalan tek dildir. Büyük destanlar yaratmış, çok büyük destancılar yetiştirmiştir. Her çağda büyük şairleri olmuştur. Bugünkü Türk dili sağlam bir dil, edebiyatı da ilginç bir edebiyattır. Anadoludaki yetmiş yıldır sürüp gelen diller yasağı olmasaydı, Anadolu eskiden olduğu gibi gene bir kültürler mozaiği olarak kalsaydı, kültürler birbirlerini aşılayıp besleseydi bugün Türk edebiyatı böyle kalmaz, daha da zenginleşirdi. Öteki kültürler de gelişirdi. Dünya kültürüne de ilginç bir kültürler katkısı olurdu. Dünya binlerce kültürden oluşmuş bir çiçek bahçesidir. Bu bahçeden bir tek çiçeğin yok olması dünyadan bir rengin yitmesidir. Şu anda dünyamızda yüzlerce kültür, dil yok oluyor. Bir de kültür erozyonu var. Bu da toprak erozyonu kadar büyük bir tehlikedir. İnsanlığın yoksullaşmasıdır.

Kürtler, 1806’dan bu yana başkaldırıdadır. Onlar da başka bir Katalan macerası yaşıyor. Onlar da ergeç kültürlerine kavuşacaklardır. Bir de bu yüzden mutluyum bana Katalan Uluslararası Ödülünü verdiğiniz için.

16 Mayıs 1996
Binbir Çiçekli Bahçe
Katalunya Uluslararası Ödülü Konuşması

Yorum yapın

Cafrande.org’u

‘ta BEĞENda TAKİP Et

Yereli yaşa, evrensel düşün!.. www.cafrande.org

Önceki yazıyı okuyun:
Yalnızlığın getirdiği olumlu özellikler – Christine Ro

Kapat