Virginia Wolf: İnsanın kendinden başka hiç kimse olmasına gerek yok!..

Ama biz sizden kadınlar ve kurmaca üzerine konuşmanızı istemiştik, bunun kendine ait bir odayla ne ilgisi var, diyebilirsiniz. Açıklamaya çalışayım. Benden kadınlar ve kurmaca üzerine konuşmamı istediğinizde gidip bir nehir kıyısına oturdum ve bu sözcüklerin ne anlama geldiğini düşündüm. Fanny Burney’e dair birkaç şey söyleyebilirdim; Jane Austen hakkında da konuşabilirdim biraz; Brontë Kardeşler’i saygıyla anar ve Haworth’taki Papaz Evi’nin karlar altındaki görünümünü üç-beş sözcükle betimleyebilirdim; Miss Mitford’la ilgili birkaç nükteli söz de edebilirdim; George Eliot’a saygıyla değinir, Mrs. Gaskell’in de adını anardım; işte bu kadar. Ama bir kez daha düşününce o sözcükler o kadar da kolay görünmediler gözüme. Kadınlar ve kurmaca başlığı, kadınlar ve kadınların nasıl oldukları anlamına gelebilirdi ve siz de bunu kastetmiş olabilirdiniz, ya da kadınlar ve yazdıkları kurmaca anlamına gelebilirdi; kadınlar ve onlar hakkında yazılan kurmaca yapıtlar kastedilmiş olabilirdi; ya da bu üçünün her nasılsa ayrılmaz biçimde iç içe geçmiş olduğu ve sizin de bunları bu gözle ele almamı istediğiniz anlamına da gelebilirdi. Ama ben konuyu bu sonuncu şekilde ele almaya başladığımda, ki en ilgincinin o olduğunu düşünmüştüm, çok geçmeden son derece önemli bir kusuru olduğunu fark ettim. Asla bir sonuca varamayabilirdim. Anladığım kadarıyla, bir konuşmacının ilk görevi olan şeyi asla yerine getiremeyecektim, demek istiyorum ki bir saatlik konuşma sonunda size, not defterlerinizin sayfalarına sarıp sarmalayıp sonsuza kadar dursun diye şöminenizin rafına koyacağınız küçücük, değerli, katıksız bir hakikat sunamayacaktım.
izlere ancak önemsiz sayılacak bir hususta bir fikir verebilirdim – bir kadın eğer kurmaca yazacaksa, parası ve kendine ait bir odası olmalıdır; ve göreceğiniz gibi bu, kadının gerçek doğasına ve kurmacanın gerçek doğasına dair büyük sorunu çözümsüz bırakmakta. Bu iki meseleyle ilgili bir karara varma görevinden kaçındım – benim açımdan kadınlar ve kurmaca, hâlâ çözümü bulunmamış sorunlardır. Ancak bu eksikliği biraz olsun telafi etmek için, oda ve para konusundaki bu fikre nasıl vardığımı göstermek üzere elimden geleni yapacağım. Böyle düşünmeye beni neyin sevk ettiğini sizin huzurunuzda olabildiğince eksiksiz ve serbestçe ele alacağım. Bu sözlerimin gerisinde yatan fikirleri, önyargıları açıkça ortaya koyarsam, onların hem kadınlarla hem de kurmacayla ilgisi olduğunu göreceksiniz. Ne olursa olsun, eğer bir konu çok tartışmalıysa –cinsiyetle ilgili her türlü mesele öyledir– hakikati söyleyemeyiz. Sadece hangi görüşe varmışsak ona nasıl vardığımızı belirtebiliriz. Konuşmacının kısıtlanmalarını, önyargılarını, davranışlarını gözleyen dinleyicilerimize, sadece kendi kararlarını kendileri verme fırsatı tanınabilir. Bu noktada kurmaca, büyük olasılıkla olgulardan daha fazla hakikat içerir. Bu nedenle, bir romancının bütün ayrıcalıklarından ve yetkilerinden yararlanarak, buraya gelmeden önce geçirdiğim iki günün hikâyesini anlatmayı öneriyorum – sırtıma yüklediğiniz konunun ağırlığı altında ezilirken o konu üzerinde nasıl düşündüğümü, günlük hayatımın içinde ve dışında nasıl uyguladığımı anlatacağım.
Anlatacağım şeylerin mevcut olmadığını söylememe gerek yok; Oxbridge’i ben uydurdum, Fernham’i de; ‘ben’, gerçekte var olmayan biri için kullandığım uygun bir terimden başka bir şey değildir. Dudaklarımdan yalanlar dökülecektir, ama belki içlerine biraz hakikat karışmış olabilir; bu hakikati arayıp bulmak ve saklamaya değer bir yanı olup olmadığına karar vermek size düşüyor. Değmiyorsa, elbette tamamını çöp kutusuna atacak ve aklınızdan çıkaracaksınız.

İşte ben (ister Mary Beton deyin bana, ister Mary Seton ya da Mary Carmichael, ya da canınız ne istiyorsa onu – hiçbir önemi yok), bir-iki hafta kadar önce, güzel bir ekim günü, bir nehrin kıyısında oturmuş, düşüncelere dalmıştım. Boynumdaki şu boyunduruk, kadınlar ve kurmaca, her türlü önyargıyı ve arzuyu harekete geçiren bir konuda karara varma ihtiyacı, başımı aşağıya çekiyordu. Sağımdaki solumdaki çalılar ateş rengini almışlardı, hatta ateşin sıcağından kavrulmuş gibiydiler. Kıyının az aşağısında, saçları omuzlarına dökülmüş salkımsöğütler inleyip ağlıyorlardı. Nehir, gökyüzünden ve köprüden ve yanan ağaçlardan seçtiği parçaları yansıtıyordu, kürek çeken üniversiteli genç kayığıyla aralarından geçtikten sonra bu yansımalar, o genç oradan hiç geçmemiş gibi tekrar kapanıyor, bir bütün oluyorlardı. Orada insan, düşüncelere gömülerek saatlerce oturabilirdi. Düşünce –hak ettiğinden daha gurur verici bir addı bu– oltasının ipini nehre sarkıtmıştı. İp, yansımaların ve otların arasında dakikalarca, oraya buraya salındı, sularla birlikte yükselip alçaldı, sonunda –bilirsiniz hani, hafifçe gerilir– oltanın ucunda ansızın bir düşünce yığıldı: Dikkatle çekip aldım onu ve özenle yere serdim. Heyhat, çimenlerin üzerine serildiğinde bu düşüncem ne kadar da küçük, ne kadar da önemsiz göründü; usta bir balıkçının, daha da irileşsin, günün birinde pişirip yemeye değsin diye gerisin geri sulara bırakacağı türden bir balıktı. Az sonra söyleyeceklerimi dikkatle izlerseniz kendiniz de keşfedebilirsiniz düşündüğüm şeyi, ama şimdi onunla başınızı ağrıtmayacağım.

Ancak ne kadar küçük olursa olsun, yine de kendi türünün o gizemli özelliğine sahipti – zihninize geri dönünce hemen pek heyecan verici ve pek önemli oluveriyordu; olduğu yerden fırlayıp geri gelirken, şuraya buraya atılırken, öyle bir fikir birikimi ve karmaşası yaratıyordu ki insan yerinde duramıyordu. İşte bu haldeyken, kendimi olanca hızımla bir çimenlikten geçerken buldum. Birden karşımda beliren bir adam yolumu kesti. Caketataylı, frenk gömlekli o tuhaf nesnenin el kol hareketlerinin beni hedef aldığını ilk başta anlayamadım. Yüzünde dehşet ve öfke okunuyordu. Mantığımdan ziyade içgüdüm koştu yardımıma, karşımdaki, üniversitenin idare amirlerinden biriydi; ben de bir kadındım. Burası çim sahaydı, patika oradaydı. Buradan sadece öğretim üyeleri ve öğrenciler geçebilirdi; benim yerimse çakıl taşlı yoldu. Bütün bu düşünceler bir anda geçti kafamdan. Ben patikaya çıkarken adamın kolları iki yanına düştü, yüzüne doğal ifadesi yerleşti, çimende yürümek çakılların üzerinde yürümekten daha iyiydi tabii, yine de pek rahatsız olmamıştım. Olsa olsa, hangi üniversite olursa olsun, öğretim üyelerini ve öğrencilerini, aralıksız üç yüz yıldır orada yayılan çimenlerini korumak için benim küçük balığımın saklanmasına neden oldular diye suçlayabilirdim.

Aklıma esip böyle başkasının arazisine izinsiz girmeye neden cüret ettiğimi şimdi hatırlayamıyorum. Huzurun ruhu bir bulut gibi indi gökten üstüme, çünkü eğer huzurun ruhu herhangi bir yerde bulunuyorsa, o yer güzel bir ekim sabahı Oxbridge’in bahçeleri ve dikdörtgen avlularıdır. O yapıların içinden, o kadim salonların önünden geçerken şimdiki zamanın hoyratlığı yumuşamış gibi oldu; bedenim, içine hiçbir sesin sızamayacağı mucizevi bir cam dolaptaydı sanki ve gerçeklerle teması kesilmiş olan zihnim (tabii yeniden çimenliğe izinsiz girmediğim sürece), içinde bulunulan anla hangi düşünce uyumluysa oraya yerleşmekte özgürdü. Uzun tatilde Oxbridge’i yeniden ziyaret etmeye dair eski bir yazıyı tesadüfen hatırlayınca, aklıma Charles Lamb geldi – Saint Charles, dedi Thackeray, Lamb’in bir mektubunu alnına götürerek. Gerçekten de, bütün ölüler arasında (aklıma geldikleri gibi söylüyorum sizlere düşüncelerimi), Lamb en cana yakın olanlardan biridir; insanın içinden ona, söylesenize, bu deneme yazılarını nasıl yazdınız, demek gelir. Çünkü onun yazıları, Max Beerbohm’unkilerden bile üstündür, diye düşündüm, kusursuzdurlar, tam ortalarında çılgınca, şimşek gibi çakan hayal gücü, kıvılcımlar saçarak patlayan yetenek yüzünden yazıları kusurlu ve eksikli olsalar da şiirselleşirler. Lamb, Oxbridge’e belki de yüz yıl önce geldi. Milton’ın şiirlerinden birinin elyazmasını orada görünce elbette bu konuda –başlığı aklımda kalmamış– bir yazı kaleme aldı. Lycidas olabilir gördüğü şiir, Lamb, Lycidas’taki bir tek sözcüğün bile farklı olabileceğini düşünmenin kendisini ne kadar dehşete düşürdüğünü yazdı. Milton’ın o şiirdeki sözcükleri değiştirdiğini düşünmek Lamb’in gözünde sanki kutsal bir şeye saygısızlıktı. Lycidas’tan aklımda kalanları hatırlamaya çalıştım ve Milton’ın hangi sözcüğü, neden değiştirmiş olabileceğini tahmin ederek eğlendim. Sonra birden aklıma Lamb’in baktığı elyazmasının birkaç yüz metre ötemde olduğu geldi, Lamb’in ayak izlerinin peşinden giderek dörtgen avluyu geçip o hazinenin saklandığı ünlü kitaplığa girebilirdim. Ayrıca, planımı yürürlüğe koyarken şunu da hatırladım ki, Thackeray’in Esmond’ı da bu ünlü kitaplıkta bulunuyordu. Eleştirmenler Esmond’ın, Thackeray’in en kusursuz romanı olduğunu söylerler sıkça. Ama on sekizinci yüzyıla öykünen üslubun yapmacıklığı, okumayı engeller, hatırlayabildiğim kadarıyla; tabii on sekizinci yüzyıl üslubunu Thackeray doğal buluyorsa diyeceğim bir şey yok – elyazmasına bakıp değişikliklerin üslubu mu yoksa anlamı mı değiştirmek üzere yapıldıklarını görünce kanıtlanabilecek bir durum bu. Ama o zaman da üslubun ne olduğuna ve anlamın ne olduğuna karar vermek zorunda kalırız ki bu mesele – ah, ama kitaplığın kapısına geldim bile. Kapıyı açmış olmalıyım ki, beyaz kanatları olmasa da uçuşan siyah cüppesiyle geçişimi engelleyen koruyucu bir melek gibi gümüş saçlı, nazik bir beyefendi dikildi karşıma, ne yazık ki hanımefendilerin kitaplığa ancak üniversitenin öğretim üyelerinden birinin eşliğinde ya da ellerinde bir tavsiye mektubu varsa girebileceklerini alçak sesle söyledi.

Ünlü bir kitaplığa bir kadının sövmesi ünlü bir kitaplığın umurunda bile olmaz. Saygın ve dingin, bütün hazineleri bağrında sımsıkı kilitli, halinden hoşnut uyumakta, bana kalırsa uyuyabildiğince uyusun böyle. Öfke içinde merdivenlerden inerken, bir daha asla orada ayak seslerim yankılanmayacak, bana konukseverlik göstermesini bir daha asla istemeyeceğim, diye yemin ettim. Öğle yemeğine daha bir saat vardı, ne yapabilirdim bu arada? Çayırlarda mı gezinmeliydim? Nehir kıyısında mı oturmalıydım? Tatlı bir sonbahar sabahıydı; kızıl yapraklar çırpınarak yere düşüyorlardı; her iki tercihime de uyabilirdim, ikisi de kolaydı. Ama o sırada kulağıma müzik sesi geldi. Ya ayin yapılıyordu ya da bir kutlama. Şapelin kapısından girerken org muhteşem bir iniltiyle çalıyordu. Hıristiyanlığın matemi bile o sakin havada matemden çok matem çağrışımı gibi geliyordu kulağa; kadim orgun iniltileri bile huzura gömülmüştü sanki. Hakkım olsa da içeri girmek istemiyordu canım, bu sefer de zangoç durdurabilirdi beni, belki de vaftiz belgemi isterdi, ya da dekandan bir tavsiye mektubu. Ne var ki bu görkemli yapıların dışları çoğunlukla en az içleri kadar güzeldir. Hem kalabalığın toplanmasını, içeri girip tekrar çıkmalarını, kovanın ağzında toplanmış arılar gibi şapelin kapısında oyalanmalarını seyretmek çok eğlenceliydi. Pek çoğu kep ve cüppe giymişti, kimileri omuzlarına kürk almışlardı, tekerlekli sandalyeyle getirilenler vardı; orta yaşı geçmeyen bazılarının yüzleri kırışmış, bedenleri büzülüp öyle tuhaf şekiller almıştı ki, insanın aklına akvaryumların tabanında kendilerini güçlükle kaldıran dev ıstakozları ve kerevitleri getiriyordu. Duvara yaslanmış dururken üniversite gözüme Strand Caddesi’nin kaldırımında yaşam savaşı vermek zorunda bırakılırlarsa çok geçmeden kullanılmaz hale gelecek nadir türlerin korunduğu bir barınak gibi göründü. Eski dekanların ve eski öğretim üyelerinin eski hikâyeleri geldi aklıma, ama cesaretimi toplayıp ıslık çalmama fırsat kalmadan –denirdi ki, ıslık sesi duyunca yaşlı profesör hemen dörtnala koşmaya başlarmış– saygıdeğer cemaat içeriye girmişti bile. Şapelin dışı bana kaldı. Bilirsiniz, şapelin yüksek kubbeleri ve kuleleri görülebiliyor, geceleri ışıl ışıl, millerce uzaktan fark edilebilecek şekilde, tepelerin öte tarafında, çok uzaklarda durmaksızın yol alan ama asla limana varmayan bir gemi gibi. Tahmin ediyorum ki bir zamanlar düzgün çimenleri, devasa yapıları ve şapelin kendisiyle birlikte bu dörtgen avlunun bulunduğu yer de bataklıktı, otlar dalgalanıyor, domuzlar burunlarıyla toprağı eşeliyorlardı herhalde. Uzak ülkelerden gelen vagonlar dolusu taşları, arabalara koşulmuş atlarla öküzler buraya çekmiş olmalılar, sonra da, şimdi gölgesinde durduğum gri taş bloklar durup dinlenmeden birbiri üstüne düzgünce yerleştirilmiştir. Arkasından da ressamlar pencerelere takılacak camları getirmişlerdir, duvarcılar yüzyıllar boyunca o çatıda macun ve çimentoyla, malalar ve kazmalarla çalışmışlardır. Her cumartesi biri, o adamların kadim avuçlarına deri bir keseden altınlar ve gümüşler boşaltmış
olmalı ki onlar da akşam biralarını içip skittle1 oynasınlar. Taşların gelmesini ve duvarcıların çalışmasını sağlamak için bu avluya sürekli altın ve gümüş akıtılmıştır, diye düşündüm; düzlensin ve çukur açılsın, kazılsın ve suyu çekilsin diye. Ama o zamanlar inanç çağıydı, bu taşları derin bir temele oturtmak için para bolca akıtılıyordu, taşlar üst üste dikilince daha da fazla para akıtmıştı krallar ve kraliçeler ve soylular kasalarından, burada ilahiler söylensin ve âlimler ders versin diye. Topraklar bağışlanmıştır; toprak vergileri ödenmiştir. İnanç çağı sona erip de akıl çağı başladığında altınlar ve gümüşler aynı şekilde akmaya devam etmiştir; öğretim üyelikleri kurulmuş, okutmanlıklar sağlanmıştır, ancak altınlar ve gümüşler artık kralların sandıklarından değil tüccarlarla fabrikatörlerin kasalarından akmıştır, örneğin, sanayide servet sahibi olan, mesleklerini öğrendikleri üniversiteye daha da çok kürsü, daha da çok öğretim üyeliği ve okutmanlık sağlamak üzere o servetten epeyce bir miktarını vasiyetlerine koyduran adamların cüzdanlarından akmıştır. Kitaplıklar ve laboratuvarlar böyle kurulmuştur; gözlemevleri de; yüzyıllar önce otların dalgalandığı ve domuzların yeri eşelediği yerde şimdi duran cam raflara dizili muhteşem, pahalı ve hassas araç-gereç böyle sağlanmıştır. Kuşkusuz, ben avluda dolaşırken altın ve gümüş temeller epeyce derinde görünüyordu; yabani otların üzerindeki kaldırım sapasağlam uzanıyordu. Başlarının üstünde tepsiler taşıyan adamlar merdivenden merdivene seğirtiyorlardı. Pencerelerdeki çiçekliklerde zevksiz çiçekler açmıştı. Binanın içindeki odalardan gramofonun tiz sesi zorlanarak yükseliyordu. Düşünmemek elde değildi – ama her ne düşünüyorsam yarıda kesildi. Saat çaldı. Öğle yemeğine gitme zamanı gelmişti.

Ne tuhaftır ki romancılar öğle yemeği davetlerinin söylenen nükteli bir söz ya da yapılan akıllıca bir şey yüzünden unutulmaz olduğuna ne yapıp edip inandırırlar bizi. Ancak neler yendiği hakkında tek kelime etmezler genellikle. Çorbadan, somon balığından ya da ördekten söz etmemek âdettir romancılarda, sanki çorba, somon ya da ördeğin hiçbir önemi yokmuş gibi, sanki hiç kimse puro içmemiş ya da bir kadeh şaraba el sürmemiş gibi. Ama burada ben bu âdete karşı çıkmak, bu yemeğin derin bir tabakta sunulan dilbalığıyla başladığını, okulun aşçısının balığın üzerini bembeyaz kremayla kapladığını, kremanın üzerinde yer yer bir dişi geyiğin sağrılarında olduğu gibi kahverengi benekler bulunduğunu anlatacağım. Balığın arkasından keklik geldi, ama önümüze bir tabakta sunulan bir çift kel, kahverengi kuş geldiğini sanıyorsanız yanılıyorsunuz. Sayısı epey fazla olan keklikler acısıyla tatlısıyla soslardan ve salatalardan oluşan maiyetleriyle geldiler, hem de sırasıyla; yanlarındaki patatesler metal para gibi incecikti, ama sert değildi; Brüksel lahanaları gonca güller gibi büklüm büklümdüler, ama yaprakları etliydi. Kızartılmış et ve garnitürler yenir yenmez, sessizce servis yapan adam, belki de daha yumuşak görünümlü bir idare amirinin ta kendisiydi, peçetelere sarılmış halde, kıvrım kıvrım, bol şekerli bir tatlı koydu önümüze. O tatlıya puding deyip pirinç ve tapiyoka ile arasında bir bağ kurmak hakaret olurdu. O arada şarap kadehleri sarıyla dolup taşıyor, kızılla dolup taşıyordu; dolduruluyorlardı; boşaltılıyorlardı. Ve böylece, dudaklarımızda bir görünüp bir kaybolurken zekâ dediğimiz o sert, küçük elektrik ışığı değil de çok daha derin, zarif ve gizli ışıltı, belkemiğinin ortasında, ki orasıdır ruhun merkezi, azar azar yandı. Aceleye gerek yok. Kıvılcımlar saçmaya gerek yok. Kendinden başka biri olmaya gerek yok. Hepimiz cennete gideceğiz, Vandyck de yanımızda olacak – başka bir deyişle, iyi cins bir sigara yakarak pencerenin önündeki kanepenin minderlerine gömülürken hayat ne kadar da iyi görünmüştü, sunduğu şeyler ne kadar tatlıydı, bu garez ve bu haksızlık ne kadar saçmaydı, arkadaşlık ve insanın kendi sınıfından kişilerle birlikte olması ne kadar takdire şayandı.

Şansım rast gitseydi de yakınlarda bir kül tablası bulunsaydı, eğer sigaramın külünü pek doğru olmasa, da pencereden dışarı silkmeseydim, eğer her şey farklı cereyan etmiş olsaydı, kuyruksuz bir kedi de görmezdim herhalde. O kaba ve budanmış hayvanın usulca avlunun içinden geçtiğini görünce, bilinçaltı zekâm bir sürpriz yaptı ve duygusal ışığım değişti. Sanki biri bir perde indirmişti. Belki de lezzetli Alman şarabı etkisini gösteriyordu. Benim gibi evreni sorgularcasına çimenliğin ortasında duran Manx kedisine bakarken sanki bir şeyler eksikti, bir şeyler farklı görünüyordu. Bir yandan konuşmalara kulak verirken bir yandan da eksik olan ne, farklı olan ne diye düşünüyordum. Bu soruya yanıt verebilmek için kendimin o salonun dışında, geçmişte, hatta savaş öncesinde olduğunu düşünmem ve gözlerimin önüne buradan pek de uzak olmayan bir yerde verilmiş bir başka öğle yemeği davetinin örneğini getirmem gerekiyordu. Her şey farklıydı. O arada kimi kadın kimi erkek, sayıca çok ve genç olan konuklar aralarında konuşuyorlardı; rahatça, tatlı tatlı, serbestçe, eğlenerek konuşuyorlardı. Bu böyle sürüp giderken ben bu konuşmaları bir başka konuşmanın arka planına oturttum, ikisini birleştirirken birinin ötekinden doğduğundan, ötekinin yasal varisi olduğundan hiç kuşkum yoktu. Hiçbir şey değişmemişti; hiçbir şey farklı değildi, –sadece bu noktada kulaklarımı açıp söylenenleri değil, o söylenenlerin arkasındaki mırıltıları ya da akıntıyı dinledim. Evet, buydu işte, değişiklik buradaydı. Savaştan önce bunun gibi bir öğle yemeği davetinde insanlar tamı tamına aynı şeyleri söylerlerdi, ama konuşmalar kulağa farklı gelirdi, çünkü o günlerde söylenenlere bir uğultu eşlik ederdi, tane tane söylenen sözler değil, sözcüklerin değerini değiştiren heyecan verici, ezgili bir ses. O uğultulu ses sözcüklere dönüştürülebilir miydi? Belki de şairlerin yardımıyla yapılabilirdi bu… Yanımda bir kitap duruyordu, alıp gelişigüzel açınca Tennyson’un olduğu sayfaya geldim. Ve Tennyson’un şiirini gördüm:

Muhteşem bir gözyaşı döküldü
Kapıdaki çarkıfelekten.
Geliyor güvercinim, sevgilim;
Geliyor hayatım, alın yazım;
“Yakında o, yakında’, diye ağlıyor kırmızı gül,
Ve beyaz gül hıçkırıyor, ‘Gecikti’;
Hezaren çiçeği dinlemekte, ‘Duyuyorum, duyuyorum’;
Ve ‘Beklerim’ diye fısıldıyor zambak.

Savaş öncesinde erkekler öğle yemeği davetlerinde bunu mu mırıldanıyorlardı? Ya kadınlar?

Kalbim şakıyan bir kuş gibi
Su verilmiş bir sürgünde yuva kuran;
Kalbim bir elma ağacı gibi
Dallarını güdük meyvelerin eğdiği;
Kalbim gökkuşağından bir kabuk gibi,
Durgun bir denizde kürek çeken,
Kalbim bunların hepsinden daha mutlu,
Çünkü aşkım geldi bana.

İnsanların savaş öncesinde böyle şeyleri öğle yemeği davetlerinde, ağızlarının içinden bile olsa mırıldandıklarını düşünmek öylesine gülünç geldi ki bana, gülmekten öldüm, neden güldüğümü de çimenliğin ortasında duran, gerçekten de garip görünen, zavallı yaratık, kuyruksuz Manx kedisini işaret ederek açıkladım. Kuyruksuz mu doğmuştu yoksa bir kazada mı kaybetmişti kuyruğunu? Man Adası’nda birkaç tane bulunduğu söylense de, kuyruksuz kedilerin sayısı sanıldığından da azdır. Acayip bir hayvandır, güzel denemez, daha çok ilginçtir. Kuyruk nasıl da fark yaratıyor – yemeğe katılanlar dağılırken ve herkes paltolarıyla şapkalarını ararken neler konuşulur, bilirsiniz.
Bu seferki yemek, ev sahibi çok konuksever olduğundan ikindiye kadar sürmüştü. Güzelim ekim günü soluyor, ben geçerken bulvardaki ağaçların yaprakları dökülüyordu. Ardımdan kapılar nazikçe, ama kesinlikle birer birer kapanır gibiydi. Sayısız hademe sayısız anahtarı iyi yağlanmış kilitlere sokuyorlardı; hazine evi yeni bir gece için güvenceye alınıyordu. Bulvarın bitiminde bir yola çıkılır –adını unuttum–, oradan da sağa saparsanız Fernham’e ulaşırsınız. Ama daha çok vakit vardı. Akşam yemeği yedi buçuktan önce yenmeyecekti. Öyle bir öğle yemeğinden sonra akşam yemeği yenmese de olurdu. Bir parça şiirin zihnimize böyle işlemesi ve adımlarımızı onunla uyumlu atmamıza neden olması ne kadar tuhaf. Şu sözcükler

–Muhteşem bir gözyaşı döküldü
Kapıdaki çarkıfelekten.
Geliyor güvercinim, sevgilim –

Headingley’ye doğru hızlı adımlarla yürürken damarlarımda zonkluyordu. Ve sonra öbür kıtaya geçtim, suların bentte çalkalandıkları yerde söyledim şiiri:

Kalbim şakıyan bir kuş gibi
Su verilmiş bir sürgünde yuva kuran;
Kalbim bir elma ağacı gibi…

Nasıl şairlerdi bunlar, diye haykırdım, akşam karanlığında yaparız ya, nasıl şairlerdi!
Sanırım kendi çağımız adına biraz da kıskançlıkla, bu tür kıyaslamalar saçma ve anlamsız olsa da, günümüz şairleri arasında, Tennyson’la Christina Rosetti’nin kendi çağlarında olduğu kadar büyük olan iki isim var mıdır diye merak ettim. Belli ki mümkün değil onları karşılaştırmak, diye düşündüm, köpüren sulara bakarken. Onların şiirinin bizi böyle teslim alırcasına, böyle mest edercesine heyecanlandırmasının nedeni, eskiden sahip olduğumuz (belki savaş öncesindeki öğle yemeği davetlerinde) bir duyguyu yüceltmesidir, böylece kişi kolayca tepki verir, rahatça, duygusunu denetlemeye kalkışmadan, ya da şimdi sahip olduklarıyla kıyaslamadan. Ama yaşayan şairler şu anda oluşan ve içimizden sökülüp alınan bir duyguyu ifade ederler. İlk başta farkına varmayız onun; nedense çoğunlukla korkulur ondan; dikkatle gözleriz ve kıskanarak, kuşkulanarak, bildiğimiz o eski duyguyla kıyaslarız. Modern şiirin güçlüğü buradan kaynaklanır; ve bu güçlük yüzündendir ki günümüzün iyi şairlerinden birinin birbirini izleyen herhangi iki dizesinden daha fazlasını hatırlayamayız. Bu nedenle –belleğimin bana yardımcı olmaması yüzünden–, malzeme yetersizleşti, iddialarım yavanlaştı. Ama neden, diye devam ettim, Headingley’ye doğru yürürken, öğle yemeği davetlerinde ağzımızın içinden mırıldanmaktan neden vazgeçtik? Neden Alfred

Geliyor güvercinim, sevgilim,
diye şiir söylemeyi bıraktı? Neden Christina,
Kalbim bunların hepsinden daha mutlu,
Çünkü aşkım geldi bana,

diye yanıt vermekten vazgeçti?
Suçu savaşa mı yükleyeceğiz? Ağustos 1914’te silahlar ateşlendiğinde, kadınların ve erkeklerin yüzleri romantizmin öldüğünü birbirlerinin gözlerinde bu kadar mı açık gösterdiler? Krallarımızın yüzlerini top ateşinin aydınlığında görmek kesinlikle korkutucuydu (özellikle de kadınlar için, eğitime dair hayalleriyle filan). Ne kadar çirkin görünüyorlardı –Almanlar, İngilizler, Fransızlar– ne kadar budala. Ama kabahat nerede, kimde olursa olsun, aşklarının gelişini bu kadar tutkuyla şiire dökmeleri için Tennyson ve Christina Rossetti’yi esinlendiren hayal, o günlerde olduğundan çok daha nadir şimdi. Sadece okumalı, bakmalı, dinlemeli, hatırlamalıyız. Ama neden ‘kabahat’ diyelim? Neden; eğer hayali yıkan ve onun yerine hakikati koyan şey, her ne idiyse felakete övgü düzmeyelim, bir aldanış idiyse? Çünkü hakikat… Bu üç nokta, hakikati ararken Fernham sapağını kaçırdığım yeri gösteriyor. Gerçekten de, hangisi hakikatti, hangisi yanılsamaydı, diye sordum kendime. Örneğin şu evlerin hakikati neydi, alacakaranlıkta kırmızı pencereleriyle loş ve şenlikli, sabahın dokuzundaysa tatlıları ve ayakkabı bağcıklarıyla soğuk, kırmızı ve bakımsız? Ya salkımsöğütler ve ırmak ve ırmak boyunca uzanan bahçeler, şu anda üzerlerine yayılan pusla bulanık, ama güneş altında altın gibi ve kırmızı – onların hakikati neydi, yanılsaması neydi? Oraya buraya dönen, yön değiştiren düşüncelerimi anlatmıyorum size, çünkü Headley’ye giderken bir sonuca varamadım, sapacağım yeri kaçırdığımı çok geçmeden anlayıp geldiğim yoldan Fernham’e döndüğümü varsayın sadece.

Virginia Wolf 
Kendine Ait Bir Oda

1 Skittle: Ortaçağda oynanan ve bugünkü bowling oyununun ilk şekli olan oyun. (ç.n.)

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Kübalı yazar Guillermo Rosales’in Felaketzedeler Evi romanı üzerine

Kapat