Başarılı Sanatçı Modelinin Değiştirilmesi: Nuri Bilge Ceylan & Orhan Pamuk versus Yılmaz Güney

Türkiye’de kültür dünyası saydamlığını kaybetmiştir. Hatta burada da kalmamış, daha da öteye geçmiş, Türkiye’de muhalifin de gazetecinin de, kamuoyu önderlerinin de sahteleri üretilmiştir. Sistematik olarak siyasi erkin açılım aktörlerine dönüştürülmüşlerdir, bu sanallıkta ilk kaybeden halk, bizim insanımız, sıradan insandır. Olup bitenlerin ayırtına varamaz ve kendi içinde yaşamak için çırpınırken ve çekerken, bir dizi sahte başarılar ve uluslararası alanda kazanılan yapay başarılarla edinilmiş “muzafferlik gösterisi için işe yarayacak” numunelerle sanal haz yaşamaya mahkûm edilmiştir.

İktidar ve Yaratıcı Figürler – Zahit Atam

Ulusal kültür insanların çabalarıyla inşa edilen tüm bir vücut gibidir, söz konusu insanların kendilerini yaratma süreçlerindeki eylemi yüceltmek, meşrulaştırmak ve betimlemek için düşünceler düzeyinde yaratılır ve kendi varlığını korur, süreklileştirir. Azgelişmiş ülkelerdeki Ulusal Kültür bundan dolayı bu ülkelerdeki taşıyıcı halka olan özgürlük için verilen mücadelenin tam da yüreğinde kendi özgün yerini bulur. [Frantz Fanon]

“Geleneksel toplumlarla Batılı Dünya arasındaki etkileşimin bütün temel bileşenlerinde Kolonyalizm altında ortaya çıkan elitler –İskenderiye, Buenos Aires, Madras , Manila’da olduğu kadar Kalküta ve Dakar’da da…- kendi batılılaşma serüvenlerinde tarihsel olarak biriciktirler ve benzersizdirler. Onlar kendi güçlerini ve iktidarlarını ne başlangıçtaki refahlarına (gerçekten servet içinde yüzebilmelerine rağmen) ne de üretimde doğrudan yer almalarına borçludurlar. Hatta üretim araçlarının sahipleri olmaları bile zorunlu değildir (kontrol ettikleri devletin (muhtemelen) ulusun en büyük iktisadi gücü olmasına rağmen). Onlar hem toprak-sahibi olan sınıflarla hem de yeni ortaya çıkan bir iş adamı sınıfının çatışan çıkarlarına aracılık etme rolünü üstlenen bir gruptur. Fakat bunların her birine doğrudan kendi konumunu borçlu da değildirler (aile bağları bu elit yönetici kesimi muhtemelen bu sınıfların ikisine ya da birine bireysel olarak bağlıyor olmasına rağmen). Onların Batılı dünya karşısındaki bire bir konumu Cedric Robinson tarafından şu şekilde karakterize edilmiştir;
“Teknolojik olarak karmaşık kuzey yarımküre insanları ile ticari, siyasal ve teknik ilişkileri yoluyla, bunları maddi olarak, malzeme olarak, ekonomik olarak destekleyen insanlığın büyük çoğunluğuna eklemleyen kanal gibi bu ilişkilerin tesis edilmesini ve korunmasını sağlayan kurucu bir sınıf. Bu elitler öyle bir katmandır ki, bunların aracılığıyla aynı zamanda Batılı uygarlığın ideolojisi, ahlaki ve felsefik gelenekleri transfer edilebilmektedir, en azından yüzeysel olarak ve elbette ki Batılı olmayan toplumlara.” (Roy Armes)
Osmanlı bir geleneksel toplumdur, Batılı Dünya ile ilişkilerinde kritik durum batılı eğitim almış elit kesim ile Osmanlı iktidarı arasında karşımıza çıkar: batılı eğitim almış elit kesim batılı dünyayı nasıl görüyordu ve iktidarla arasında nasıl bir ilişki vardı?
Bu insanlar yalnızca aldıkları eğitim nedeniyle değil, içinde bulundukları konum, yetki ve süreç içinde maruz kaldıkları güç ilişkileri nedeniyle de batılılaştılar. Batılılaşma iradi bir süreç değil, daha çok zaman içinde sürüklenme ve kafasına vura vura bir zorunlu süreç olarak yaşandı. Dolayısıyla batılılaşma ideolojik bir üretimden daha çok, baskı altında uzlaşma ile yaşanan bir süreç olarak görülmelidir.
Batılı eğitim almış insanlar ideoloji üreten kaynaklardan çok daha fazla, yıkıma, çözülüşe, tükenmeye karşı farklı bir seçeneği temsil eden insanlar oldular. İktidara geldiklerinde, geleneksel toplumun yıkımdan, çözülüşten kurtuluş için uygulanabilir ve koşullara aktif şekilde müdahale edebilir tek bir seçeneği ve projesi kalmamıştı. Geleneksel toplum, kendi içinden değil, dünyadaki koşulların değişmesiyle sürüklenmiş, tıkanmış ve bağımsızlığını yitirmişti.
Bütün bilimsel ölçütler diyor ki Osmanlı İmparatorluğu yarı-sömürge idi ve Osmanlıda aydınlar ve hatta padişahlar ülke içinde siyasal bağımsızlığı elde etmek için çırpınıyorlardı. Osmanlı aydını ve siyasi erki ne yapsa etse bağımsız olmadığını ve kendi ülkesinin sınırları içinde dahi sorunlarına bildiği çözümleri uygulayamadığını anlamıştı. Bağımlıydık, siyasi erkimiz ciddi bir tehdit altındaydı ve kendi başımıza ve kendi gücümüze dayanarak, sorunlara bir çözüm yolu bulamıyor, bulduklarımızı uygulayamıyor ve bir türlü imparatorluk sınırları için “tam bağımsız –ve hatta- egemen” olamıyorduk.
Zaman içinde ise Batılılaşma bu insanlar için kültürel ve siyasal bir nitelikten çıkıp bir kurtuluş teolojisine dönüştü, bu konumlarıyla uluslarının tarihinde çok kritik roller üstlendiler. Batılılaşma ideolojik içeriğinden çok daha fazla, siyasi bir tercihti ve uygulanabilir projelerden sadece birisiydi. İktidara geldi, çünkü alternatiflerinin projelerinden daha gerçekçiydi ve daha uygulanabilirdi. Batılılaşmacıların durumu halkına yabancılaşma değildi, asıl sorun onların halkı nasıl gördüğünde değil, halkın kendi hal çaresi üzerine tepki vermemesiydi, halk o denli olup bitenlerin ve dünyadaki siyasal gelişmelerin uzağındaydı ki elit kesimin rolü çok net olarak dar bir sahnede oynanıyordu. Batılılaşmacılar kendi projeleri için toplumsal seferberlik bile ilan edemiyorlardı, çünkü gerek İmparatorluğun Müslüman tebaası, gerekse gayrı-Müslimler yüzyıllarca siyasal bir güç, toplumsal hayata şekil veren bir odak olmaktan itinayla uzaklaştırılmış, iktidarsızlaştırılmış ve hayata şekil vermenin gücünden ve kurumlarından dışlanmışlardı.
Osmanlı da iş sarayda ve saraya ait kurumlarda belirleniyordu, Osmanlı kendi toplumunu o denli gelişimden, üretimden uzaklaştırmış ve üretim sürecinde yüzyıllarca durağan bir üretim tarzına mahkûm etmişti ki Osmanlı bizzat üst-yapısal olarak değişimi nasıl sağlayacağını bile bilemiyordu. Dahası Osmanlı aydını alternatif bir projesi olunca bunu uygulamak için halka gitmek değil, sarayda mevki kazanmanın yollarını deniyordu. Siyaset biz de Osmanlıdan itibaren dar sokakta oynanır ve oraya halk müdahil olamaz ve hatta halk kendi toplumunun geleceği üzerine düşünmez, proje üretmez ve çekişmelerin bile dışında kalır. Çoğu kere de toplumsal sorunlara ilişkin projelerin esasından hiç haberi bile olmazdı. Tayyip Erdoğan’ın veciz ifadesiyle ayak ayaklığını baş da başlığını bilecekti, ayak ile başın tartışması düzenin bozulması, sistemin yıkılmasının habercisi olabilirdi ancak.
Toplumsal gelişmeler ve halkın tepkileri onlar için ancak sınırlı bir sınama kaynağı oluyordu. Geleneksel toplumlarda siyasi figürler olmak bile bir ayrıcalıktı, siyasi figürler aslında halkı temsil etmiyorlardı, gücü veren ve gücünü gerektiğinde geri çeken bir halk işleyişi geleneksel toplumlarda görülmez.
Gücü veren, hatta bahşeden bir merkez vardır, halkın kendini halk ve muktedir görmediği topraklarda siyasetin dar sokakta oynanması ve siyasilerin birbirlerine saldırması çok olağan değil midir? Projesi olan sarayın kapısını aşındırır ve icazet ve yetki almaya çabalardı.

KÜLTÜR MESELESİ…

Cumhuriyetçiler bize batılı uygarlığı tanıtan ve onun yöntemlerini Türkiye’de uygulayan değil, bizzat batılı uygarlıkla olan ilişkilerde aracılık eden ve onlardan yanılsamalı biçimde kültür ithal eden bir yapıya sahiptir. Ne bizim gerçek kültürümüz hakkında yetkindirler ne de bize has bir kültürü kurmak için bir projeleri vardır, ne de batılı toplumlara ilişkin bir direniş bir özgürleşme aranışı içindedirler.
Zaten o kadar batmıştık ki siyasi konularda bir avuç özgürlük ve kendi bildiğini okuyabilmek bile büyük bir değişim ve özgürleşme olarak anlaşılıyordu. Cumhuriyetçiler ne bağımsızlık yanlısıydılar ne de bağımsız bir gelişme, özgün bir kültürel yapılanma için esaslı programlara sahiptiler. Esas olarak Cumhuriyetin ne iktisatta ne de kültürel hayatımızda köklü bir programı vardı, yapılan şeylerde bir şeyi yapabilen, gerçekten bilen, yaratabilenler değil, bir şeyi “bilen”, haberdar olan, batı görmüş çeşitli figürler bir anda “yetkili, bilgili, otoriter, donanımlı, karar verici” olarak çeşitli makamları işgal ettiler. Kuruluşumuzun en kısa özeti budur, bizim aklı başında kültür programı yapacak bir bakanımızı bırakın, ülkenin gerçek anlamda bir iktisatçısı bir kalkınma programı bile yoktu.
Cumhuriyeti kuran batılı eğitim almış elit kesim esasında ve özünde bir aracı kurumdu ve Türkiye’de çağdaş batı ülkeleri ile sürekli temas halinde ve hatta daha öncekilerden daha korunaklı, en azından yarı bağımsız bir halde batıyla ilişkilerini yürütmesini sağlayan bir kesimdi.
Bu sınıfın en karakteristik yönü aracı bir kurum gibi çalışması ve elbette her birinin üretim sürecinde çok aktif etkin rolleri olmadığı için de siyasi güçlerini bir sermaye biriktirme aracı olarak kullanmasıdır.
Bu nedenle Cumhuriyet esasında ve özünde Osmanlı geleneğini devam ettirmektedir, Osmanlı içinde de başta Paşalar olmak üzere, siyasi nüfuz insanların en önemli sermaye biriktirme yollarından birisiydi.
Aynı şey bugün de devam etmektedir, AKP siyasi gücünü bir sermaye biriktirme kanalı olarak doğrudan kullanan bir partidir. Yani kapitalist kuram içinde, AKP’nin siyaseti nakde çevirmesi, gerçek anlamda “burjuvazi içinde haksız rekabet ile sermaye biriktirme”ye karşılık gelmektedir. Aynı şey, yalnızca Cumhuriyetin kuruluş yıllarında değil, ondan sonraki Demokrat Parti ve devamında da sürekli karşımıza çıkmaktadır. Siyaset Türkiye’de sermaye edinmenin en güvenilir kanallarından biridir ve sonuç olarak kurulan bütün ilişkiler özünde ahlaksızdır ve kirlidir.
Bunu nasıl anlatsam?
Bakın diyelim ki araştırma geliştirmeye para yatırdınız ve başardınız, otomobil üretiyorsunuz. İyi güzel, ürettiniz ve ürününüz de orijinal ve ihtiyaca karşılık geliyor, iyi para kazandınız. Bir başkası üretti, aranızda rekabet var. Kar oranlarınız rekabet yüzünden azalıyor, şu bu, ama asıl iş şurada bu sürecin de tüketici için avantajlı olduğunu söylüyorsunuz, rekabet hem ürünlerin kalitesini artırıyor hem de fiyatlarını düşürüyor. Marx bu sürecin işleyişini artı-değer üzerinden mükemmel anlatmıştı, gerçekten anlattıkları bilimseldir ve hatta matematiksel bir sistem olarak da üretilmiştir, bir sürü hesabı kitabı vardır.
Peki, bu süreç bizim gibi ülkelerde nasıl işliyor? Bizim gibi ülkelerde teknoloji üretmiyorsanız, yani bilimi üretimle barıştırmadıysanız, ülkenizde rekabet için siyasi hakların peşinde koşarsınız, ayrıcalık istersiniz, dış dünyaya açılınca da işçiyi baskıyla, zorla ve sindirmeyle yok paraya çalıştırırsınız. Bu nedenle işin esası eski tabirle inhisarcılık ya da bugünkü adıyla tekelciliktir, imtiyazlı üretme ve satma hakkıdır.
Yani siz mesela bir madeni işletme hakkı alırsınız, boğazda seyahat yapma ayrıcalığı size verilmiştir, şu limanı işletmek için özel yetkiler size verilmiştir. Bu böyle sürüp gider, dolayısıyla sermaye üretmek ve kar elde etmek üretimden değil, artık siyasi ayrıcalıktan türemeye başlar. İhalecilik bizim gibi ülkelerde en kritik sermaye biriktirme yöntemidir, bu yüzden en istikrarsız ve en çok perde arkasında olan ihale yasaları ve en çok dalaverenin döndüğü alanda imtiyaz elde etme sürecidir. Burada artık artı-değer yasaları saf haliyle işlemez ve bu süreçte işler saydamlığını yitirmeye başlar, halk ezilirken imtiyaz elde edenler görülmedik sefa âlemleri yaşamaya başlarlar. Bu nedenle inhisardan yararlanan kesimlerin lükse, gösterişe, şatafata düşkünlükleri gülünç örneklere vesile olur, “sidikli kontesler” üretme süreci böyle başlar.
Pek çok şeyi üretmeye başlarsınız, ama üretim özünde ihale üzerinden olur.
Türkiye’nin enteresanlığı bu meta üretim sürecini sanata, kültüre, aydına, entelektüele, akil adama, bilgiye ve ahlaki kriterleri geliştirip yayacak insanlara kadar uzatmasıdır: Süreç sanallaşmış, ahlaki olarak içi oyulmuş ve Türkiye’de kültür dünyası saydamlığını kaybetmiştir. Hatta burada da kalmamış, daha da öteye geçmiş, Türkiye’de muhalifin de gazetecinin de, kamuoyu önderlerinin de sahteleri üretilmiştir. Sistematik olarak siyasi erkin açılım aktörlerine dönüştürülmüşlerdir, bu sanallıkta ilk kaybeden halk, bizim insanımız, sıradan insandır. Olup bitenlerin ayırtına varamaz ve kendi içinde yaşamak için çırpınırken ve çekerken, bir dizi sahte başarılar ve uluslararası alanda kazanılan yapay başarılarla edinilmiş “muzafferlik gösterisi için işe yarayacak” numunelerle sanal haz yaşamaya mahkûm edilmiştir.
Bütün bunlardan hiç haberi olmayan pek çok gencimizin gerçek anlamdaki rol modelleri yapay olarak değiştirilmiş, toplumun kendisine dair içgörüsüyle iktidarın eli ve müdahaleleriyle oynanmıştır, toplum kendi işleyişine dair aklını kaybetmiştir, başına gelenleri bile anlayamaz olmuştur. Pek çok sanatçı, kültür insanı ihaleyle “toplumun organik aydını” olarak lanse edilmiş, muhalifmiş pozlarına bürünmüş, itinayla düzenin bekası için çalıştırılır hale getirilmiştir.
Bu anlamda Orhan Pamuk ve Nuri Bilge Ceylan, kendi yaratımları olmayan, mücadeleleri, yaşamlarıyla, yaşamda edindikleri bilgeliklerle, eserlerini yaratırken yaşadıkları sancılarla “gerçeklikte karşılığı olmayan” “sahte-başarıların” büyük yaratıcılarıdır. İşin esasında ve özünde ikisi de siniktir ve kariyerleri/muhaliflikleri korunaklı limanlarda şekillenmiş, hiçbir süreçte esaslı ve içten gelen bir tepki vermemişlerdir.
Bunun çok daha derinden işleyen olguları vardır, etrafınıza bakarsanız, bir sürü tuhaf akademisyen, YÖK başkanı, hatta başbakan görürsünüz: Türkiye’de siyasi iktidar bir oyun oynamaktadır, bu oyunun korkunç olan tarafı ise oyunun kanla oynanmasıdır. Pek çok insan sürecin hiç ayırtında olmadan zamanın korkunç araçları tarafından öne çıkarılıp kahraman da ilan edilebilir, kurban da edilebilir, halklarımız bu oyunun pasif izleyicileri haline getirilirken, Türkiye bir bütün olarak sorunlu, eziyet görmüş, birbirine düşman olarak yaşamaya mahkûm edilmiştir.
Ahlaklı bir aydının ilk yapması gereken bu oyunun dışına çıkmak ve bir insan olmanın onuruyla yaşamaktır.
Etrafımızda nice başarılı olarak lanse edilen insanın gerçek kimliğine bakılınca, inanılmaz çelişkilerin ortaya çıkması, itinayla düzenin markalarının sinik olması, her “muhteşem” başarının ardında kokuların gelmesi bir toplum için çok yıkıcıdır ki hayatımız zaten yıkıcılıkların içinde şekillenmektedir.
Sadece size bir sır vereyim: son iki olaya bir bakın, Cannes ve Müze ödülüne bakın.
Her iki büyük “sanatçımızın” ödül konuşmalarına, tavırlarına bakın: Sözleri bir kenara bırakın, bizzat ödül konuşmalarındaki hallerine, o hafta içinde yaptıklarına bakın, sinikliği göreceksiniz. Dünyaya bu ülke çok başarılı ve yaratıcı sinikler ihraç ediyor, bu da sanat tarihinin bilmediği bir olgu, nasıl mı? Türk işi, özel yapım, ihraç malı, ama içeride psikolojik düzlemde ne kadar etkili değil mi?
Ben Türkiye’nin Ruhu Direnmenin Trajedisi romanını yazarken, Zeki Demirkubuz ile görüşüyordum, o da fikirlerini anlatıyordu, şaşkınca bana bakarak sordu “niye Yılmaz Güney’in romanını yazıyorsun ki?” Yanıtı basittir, üretilmiş, sahte bir aydın/sanatçı değildi ve hayatı da sanatı da bedeli ödenmiş bir halk devrimcisinin isyanına karşılık geliyordu. Bilinçaltımda günümüzdeki sahte oyuna karşılık gerçek/insani/direniş dolu figür olarak Yılmaz Güney’i yazdım ve karşılığında da romanın adını zaten Türkiye’nin Ruhu koydum.

Zahit Atam
Sinema Tarihçisi

“Başarılı Sanatçı Modelinin Değiştirilmesi: Nuri Bilge Ceylan & Orhan Pamuk versus Yılmaz Güney” üzerine 2 yorum

  1. çok zorlama bir yazı olmuş, zahit atam her şeyi toplumsal gerçekçiliğe bağlamayı, her filmi yılmaz güney’e bağlamayı bırakmalı artık.

    Ödül alan sanatçı illa iktidara egemene ana avrat küfretmek zorunda değil, kaldı ki Nuri Bilge sineması ile Yılmaz Güney’i karşılaştırmanın mantığı nedir.

    Haneke aynı ödülü aldığında yere göğe sığdıramayanlar kendilerinden çıkan birisi olunca onu çekmek için canla başla uğraşıyor.

  2. Zahit kardeş, Ödül alanlarla değil de birazda ödülle uğraşsan diyorum. Yılmaz’ı bende seviyorum beğeniyorum ama tapmıyorum. Ödül ve ceza azgelişmiş toplumların ürünüdür. İstersen bu konuyu işleyebilirsin. Gerçek sanatçı her türlü ödülü red edendir.

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Kurtuluş – Nietzsche: “İnsanlar vardır ki, her şeyleri eksiktir, fakat yine de birşeyleri fazladır”

Siz de çok defa soruyorsunuz. Zerdüşt kim? Bu bizim neyimiz. Bana olduğu gibi kendinize de soruyorsunuz. O, bir adayıcı mıdır,...

Kapat