Tanzimat Romanında Eşcinsellik, ‘Efemineleşme’ ve Batılılaşma – Yeliz Kızılarslan

Türkiye edebiyatına sancılı ve buhranlı bir kültürel değişim olan Batılılaşma olgusuyla giren roman, ilk örneklerinden itibaren ‘efemineleşme korkusu’yla gizlenen erillik kaybı endişesini ve ‘latent’ eşcinsellik korkusunu, aşırı Batılılaşmış ‘alafranga züppe’ tiplemesiyle yansıtır.
Türkiye edebiyatına roman, Batı edebiyatının aksine burjuvazinin yükselişi ve bireyin ortaya çıkışıyla değil Tanzimat döneminde, bizzat ‘Batılılaşma’ olgusunun kendisiyle beraber girer. Namık Kemal ve Şemsettin Sami gibi yazarların ilk çevirilerinin ardından, değerli edebiyat eleştirmeni Berna Moran’ın ‘taklit’ olarak adlandırdığı ilk eserler ‘roman’ türünde verilir.[i]
Bu, A. H. Tanpınar’ın ‘medeniyet buhranı’[ii] olarak tabir ettiği, hızlandırılmış kültürel değişimin sancısı olarak ileride kendi ikilemlerini doğuracak Türk romanın temel açmazları olarak bugün hâlâ, Batı karşısında, dev aynasındaki küçük bir çocuğun ruh haline bürünen Türk aydının; kökleri, İslam ve gelenekle sınırlandırılan bir modernleşme hareketinin içinde,[iii] epistemolojik değişimin yarattığı köksüzlük hissini anlamlandıracak içgörüyü yitirmesinden kaynaklanır.

Osmanlı İmparatorluğu’nda, savaşlar nedeniyle yaşanan toprak kaybının yarattığı ‘mağlubiyet’ hissi;[iv] kimlik krizine dönüşen radikal bir kültürel değişim sürecinde, değişim isteğini Batılı edebi eserleri birebir ‘taklit’ ederek -şaşkınlıkla karışan hayranlıklarıyla- gösteren edebiyatçılarımızın araçsal bir yaklaşımı benimsemelerine neden olur. Bu, Türk edebiyatında, uzunca bir dönem ‘özgün’ eserlerin çıkmamasına yol açacak bir meseleye yol açar.
‘Alafranga Züppe’ ve ‘Efemineleşme’
Bununla beraber ‘taklit’ meselesi sadece yeni bir edebi tür üzerinden meseleleşmez. Batı kültür ve kurumlarının Osmanlı kültürü içinde yer edinmesiyle birlikte Türk romanında, Ahmet Mithat Efendi’den başlayarak Doğu-Batı sorunsalının da merkezinde yer alacak ilk ‘travesti’ karakter, ‘aşırı batılılaşmış’ Osmanlı erkeğinin hicvedildiği ‘alafranga züppe’ tiplemesiyle beraber doğar.

Genellikle, azınlık tiyatrosunda yer alan ‘fars’ tipi güldürüden kaynaklanan ancak, Batılılaşma hareketiyle birlikte konak sahibine ihanet eden ‘hain ve tekinsiz öteki’ye dönüşmüş aşçı ve uşak tiplemelerinin oyunlarına gelen zavallı konak sahibinin yeni davranış kurallarına ve yaşam biçimine nasıl uyum sağlayamadığını kaba bir mizahla anlatan romanların ana karakterine tekabül eden bir kavramdır ‘alafranga züppe’.

Şerif Mardin, Tanzimat dönemi Türk edebiyatında sürekli tekrarlayacak bir karaktere dönüşecek züppelik olgusunu Recaizade M. Ekrem’in Araba Sevdası romanın ana karakteri Bihruz Bey’den hareketle ‘Bihruz sendromu’ olarak açıklar.[v] Osmanlı devletinde Batılılaşmanın hızına yetişemeyen bireyin travmatik dönüşüme bir tepkisidir bir bakıma Bihruz bey. Nurdan Gürbilek ise, ‘kadınsılaşma endişesi’ tespitiyle açıklar bu sendromu.[vi]

Aşırı batılılaşmanın sunduğu yabancı arzuların peşinde ucubeye dönüşen züppenin öyküsünün, kudretini yitirmiş imparatorluk topraklarında gerçekleşen gecikmiş modernleşmenin yol açtığı bozulma endişesi ile kültürel melezleşmenin sonucu olarak ortaya çıkan kendini kaybetme korkusuna işaret ettiğini söyler Gürbilek.[vii]

Ona göre, “Erilliğini kaybetmiş ya da bir türlü erilleşememiş (mirasyedi) oğulun, hadım edilmiş ya da kadınsılaşmış genç erkeğin, yani bir kadın-adamın hikâyesidir züppenin hikâyesi.”[viii]

Dolayısıyla da salt bir kimlik kaybı endişesini değil, bu korkuya paralel olan bir ‘ödünç cinsiyete dönüşme’ kaygısını da yansıtır.[ix] Yani ‘efemineleşme’ korkusunu. Bu korkunun iletkeni olan roman ise, okurundan yazar ve eleştirmenine kadar Türk edebiyatını, bugünün çağdaş edebiyatına mevzu olacak derecede ‘kadınsılaşma korkusu’yla iç içe geçirir kapılma kaygısıyla.[x]

Gürbilek, bu kapılma ya da etkilenme endişesi adını verdiği tespitinin nedeni olarak ise Jale Parla’nın ‘yetimlik’ teması üzerinde durur.[xi] Gürbilek’e göre ‘babasını yitiren tecrübesiz oğulun tek yoksunluğu düşünsel alanda’ değildir, bizzat babasının rehberliğinden mahrum kalan genç oğlan cinsel kimlikte de bir çözülme yaşar ve adeta eril kimliğini de yitirir.[xii]

Bihruz’dan Meftun’a Travestilik & Eşcinsellik
Alafranga züppenin Tanzimat romanındaki ilk örneği ise, Ahmet Mithat’ın Felâtun Bey ve Rakım Efendi romanıdır. Batılılaşmayla birlikte Osmanlı ticaret hayatına giren kapitalizmin çöküntüye uğrattığı ahilik sisteminde maddi anlamda eriyen bireyin, lüks tüketimine ve şıklık arzusuna bir biçimde engel olmak için aşırı bir alaycılıkla eleştiriye girişen Tanzimat yazarının kendisi de bu süreçte aktif rol oynar.

Batılılaşmayı yanlış anlayan Felâtun Bey ile geleneksel olduğu için doğru Batılılaşmış Osmanlı erkeğinin simgesi olan Rakım Efendi karakterleri, sonradan fakir düşen zengin ile zenginleşen yoksul tiplemeleri üstüne kurgulanır. Babasından kalan serveti şık elbiseler, eğlenceler ve yabancı kadınlarla tüketmek yerine çalışan Rakım Bey, Ahmet Mithat’ın Batılılaşma anlayışına da denk düşer elbette. O da, geleneksel ve sınırları yine Jale Parla’nın belirttiği gibi ‘Kur’an ve hadise dayalı bir epistemolojinin’ içinde belirlenen bir modernleşme hareketini savunur.[xiii]

Tanzimat romanın en ünlü ‘efemine züppe’ karakteri ise kuşkusuz, Recaizade Mahmut Ekrem’in Araba Sevdası romanın kahramanı Bihruz’dur. Çamlıca’da köşklerde, faytonlarda gezen Bihruz’un çapkınlığa heves ederken parasını tüketmesi ve Fransızca öğrenmeye çalışırken gülünç duruma düşmesi gibi konular romanın eksenini oluşturur.[xiv]

Zararları kendine, adeta hastalıklı ya da akılsız birer tipleme olarak çizilen bu mirasyedi tiplemeler, Berna Moran’ın belirttiği gibi, Hüseyin R. Gürpınar’ın Şıpsevdi romanın kahramanı Meftun’la birlikte artık ‘alafranga züppe’den ‘alafranga haine’ dönüşürler.[xv] Meftun’la birlikte ‘alafranga hain’ olan ‘efemine züppe’; ileride, Halide Edip, Peyami Safa ve Yakup Kadri gibi Cumhuriyet dönemi yazarlarının romanlarında da ‘alafranga hain’ minvalinde ilerleyecektir.

Meftun’u hain kılan unsurlar ise, düpedüz ahlaksız, müsrif, dolandırıcı ve çıkarcı olmasıdır. Bu noktadan sonra ise, gülünç olmaktan ziyade tehlike arz eden ve tehlikede olduğunda her şeyi yapmaktan çekinmeyen bir tiplemedir artık Meftun karakterindeki Batı hayranı ve yavaş yavaş tüketim çılgınına dönüşen ‘efemine züppe’.

Para kazanmanın bir yolu olarak züppeliği tercih eden Meftun, böylelikle Bihruz’u da dönüştürür ve 1920’li yılların romanlarının yeni züppelerini yaratır. Artık servet tüketmek yerine servet yapan ve bu uğurda her türlü düzenbazlığı göze alan bir kuşaktır ‘alafranga züppeler’.[xvi]

Nurdan Gürbilek’in deyişiyle bu ‘kadın-adamlar’ sıklıkla kayınpeder mirasına konmak için istemedikleri evlilikler yaparlar ve Meftun örneğinde olduğu gibi hem zamparalık yaparlar hem de cinayete bulaşacak kadar gözlerini karartırlar zenginlik uğruna. Sonunda ise, başları belaya girse de bir yolunu bularak -genellikle evlilik ya da yurt dışına kaçma yoluyla- kurtulurlar.[xvii]

Nefret Söyleminin Kökeni
Türk romanın doğuşu olarak kabul edilen Tanzimat romanında görülen homofobinin temelinde yatan ve ‘kadınsılaşma’ endişesine de kaynaklık eden ‘eril kimlik kaybı’nın kökeninde yatan ise, Osmanlı İmparatorluğu’nun son döneminde gerçekleşen savaşlarda yaşanan toprak kayıplarının; iktidarın, sadece askeri alanda elde edilecek zaferlerle kazanılacağına olan inançtır.

Gerçekleşmeyen arzuların yer değiştirmesi, bastırılmak suretiyle ötelenmesi ya da alay konusu edilmesiyle neredeyse yüzyıllık bir süreçten, bugün gazetelerin 3. sayfa haberlerine cinayetlerle konu olan eşcinsellerin kurban edildiği nefret söyleminin, nasıl bir tarihsel süreçteki kültürel- politikalardan homofobiye evirildiğini de göstermesi bakımından mühimdir Tanzimat romanı.

Erkek cinsinde mutlaklaştırılan egemen iktidarın, kültürel alanda gerçekleşen modernleşme hareketini davranış kalıpları ve yaşam biçiminin taklidine indirgemesi; erkek eşcinselliğini gizillerken kadın eşcinselliğini, Oryantalist gözün ‘harem’ine indirger. Cumhuriyet’le birlikte, nekrofilik bir anne arzusuna hapsedilen kadın imgesine konumlandırılan ulus-devletin, unutulan ultra-modern ‘efemine züppeleri’ ise halen edebiyatın konusu olmayı bekliyorlar.

Başka bir yazının konusu olacak kadar detaylı olsa da kısaca, Cumhuriyet dönemiyle beraber ulus-devlete geçen Osmanlı İmparatorluğunun patriarkal, kapalı ve hegemonyacı yapısına gizlenen ‘latent’ eşcinsellik teması çağdaş Türkiye edebiyatına, Halide E. Adıvar’dan Peyami Safa’ya, A.H. Tanpınar’dan Yakup Kadri’ye, Yusuf Atılgan’dan, Leyla Erbil’e, Oğuz Atay’dan Sevgi Soysal’a daha yakın zamanda ise Orhan Pamuk’tan Adalet Ağaoğlu’na, Perihan Mağden ve Elif Şafak’tan, Selim ileri’ye Murathan Mungan’dan Bilge Karasu’ya kadar Türkiye edebiyatının birçok yazarının kaleminden yansır.

Yeliz Kızılarslan 


[i] Moran, Berna. (1983). Türk Romanına Eleştirel Bir Bakış 1: Ahmet Mithat’tan A.H.Tanpınar’a. İstanbul: İletişim.
[ii] Berna Moran, a.g.e., s. 214.
[iii] Parla, Jale. (1993). Babalar ve Oğullar: Tanzimat Romanın Epistemolojik Temelleri. İstanbul: İletişim.
[iv] Gürbilek, Nurdan. (2008). Mağdurun Dili. İstanbul: İletişim.
[v] Mardin, Şerif. (2001). Tanzimattan Sonra Aşırı Batılılaşma. Türk Modernleşmesi içinde, (s. 21). İstanbul: İletişim.
[vi] Gürbilek. Nurdan. (2004). Kör Ayna Kayıp Şark: Edebiyat ve Endişe. İstanbul: Metis Yayınları, s. 55.
[vii] Nurdan Gürbilek. aynı yerde.
[viii] Nurdan Gürbilek. aynı yerde
[ix] Nurdan Gürbilek. a.g.e. s. 56.
[x] Nurdan Gürbilek. a.g.e. s. 58.
[xi] Parla, Jale. a.g.e.
[xii] Nurdan Gürbilek. a.g.e. s. 58.
[xiii] Parla, Jale. a.g.e.
[xiv] Berna Moran, a.g.e., s. 64.
[xv] Berna Moran, a.g.e., s. 196.
[xvi] Berna Moran, a.g.e., s. 197.
[xvii] Gürbilek, Nurdan. (2004). Erkek Yazar Kadın Okur. Kadınlar Dile Düşünce içinde. (s.302 ). İstanbul: İletişim.

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Ahmet Nesin’e Dava Açan Fatih Altaylı’ya Cevap: “Keşke Türkçe Bileydin Fatih Altaylı!..”

Ne yalan söyleyeyim bu başlığa da dava açar mısın diye merak etmiyor değilim Fatih Altaylı ama sanırım aynı hatayı bir...

Kapat