Söylemsel Düzenler: Söylemin Birlikleri – Michel Foucault

Süreksizlik, kopukluk, eşik, sınır, seri, dönüşüm kavramlarının oyuna sokuluşu, her tarihsel çözümlemede, prosedür sorunlarını değil yalnız, teorik problemleri de ortaya koyuyor. Onlar burada incelenecek olan problemlerdir (davranış problemleri en yakın empirik incelemeler sırasında göz önüne alınacak; en azından eğer bu incelemelere girişmek için bana fırsat, arzu ve cesaret gelirse). Bununla birlikte onlar ancak özel bir alanda göz önüne alınacaklar: sınırları o denli belirsiz, fikirlerin, düşüncenin, bilimlerin, veya bilgilerin tarihi adı verilen muhtevaları içinde o denli istikrarsız olan bu disiplinlerin içinde.

İlkin olumsuz bir işin sona erdirilmesi gerekiyor: (her biri kendi tarzında, süreklilik temasını) çeşitlendiren bütün bir kavramlar oyunundan kurtulmak. Onların, hiç kuşkusuz, çok sağlam kavramsal bir yapısı yoktur; ama fonksiyonları açıktır. Gelenek kavramı böyle: bu kavram, hem ardışık hem aynı (ya da en azından benzer) fenomenlerin birliğine belirli bir zamansal statü vermeyi amaçlar; tarihin kendilik biçiminin içinde kayboluşunu yeniden düşünmeye olanak verir; kaynağın tanımlanmamış hususîliğinin içine durmaksızın yeniden çıkmak için, her başlangıca özgü ayrımı ortadan kaldırmaya zorlar; onun sayesinde, sürekliliğin derinliklerindeki yenilikleri ayırt edebilir, ve onun değerini orijinalliğe, dehaya, bireylere özgü karara geçire biliriz. Geçirme ve iletme olgularına -iyi çözümlenebilmesi için çok büyüsel- bir destek sağlayan; benzerlik ya da tekrar fenomenlerini nedensel (fakat ne katı sınırlama ne de teorik tamamlama olmaksızın) bir gidiş sürecine bağlayan; bireyler, eserler, kavramlar ya da teoriler olarak tanımlanmış birliklerin zamanını -üreme ortamı aracılığıyla olduğu gibi- mesafeye ve aralığa bağlayan etki kavramı da böyle. Gelişme ve evrim kavramları böyle: onlar dağınık olayların bir ard arda gelişini yeniden bir araya toplamak, onları bir ve aynı düzenleyici ilkeye bağlamak, hayatın örnek gücüne onları (uzlaşımcı oyunlarıyla, yenileştirme kapasitesiyle, farklı elemanlarının, özümleme ve değiş-tokuş sistemlerinin sürekli ilişkisiyle) boyun eğdirmek, her başlangıç işinde önce bir tutarlılık ilkesini ve gelecek bir birlik tasarısını keşfetmek, bir kaynak ile eskiden verilmiş bir terim arasında sürekli olarak tersine çevrilebilir bir ilişki yoluyla, daima zamanı esere egemen kılmak olanağını verir. Verilmiş bir dönemin eşanlı ya da ardışık fenomenleri araşma bir anlam ve sembolik bağlar topluluğunu, bir benzeşme ve ayna oyununu yerleştirmek olanağını veren -ya da bir kollektif bilincin üstünlüğünü birlik ve açıklama ilkesi olarak ortaya çıkaran- «zihniyet» ya da «akıl» kavramları da böyle. Yapılmış olan bütün bu sentezlerin, her incelemeden önce alışılageldiği gibi kabul edilen bu gruplandırmaları, oyunun başlangıcı hakkında geçerliliği bilinen bu bağları yeniden gözden geçirmek gerekiyor; kendileriyle, insanların söylemlerini birbirine bağlamak alışkanlığına sahip olduğumuz bu biçimleri ve bu belirsiz güçleri dışarı atmak gerekiyor; egemen oldukları belirsizlikten onları kurtarmak gerekiyor. Onları spontane bir şekilde değerlendirmekten ziyade, yöntem endişesiyle ve ilk anda, işin ancak dağınık olayların bir araya getirilmesi olduğunu kabul etmek gerekiyor.

Kendilerine yakınlık kespettiğimiz bu kopukluklar ya da gruplamalar önünde endişelenmek de gerekiyor. Bilim, edebiyat, felsefe, din, tarih, varsayım, v.b.g. birbirine zıt olan, ve onlardan tarihsel büyük bireysellik çeşitlerini oluşturan büyük söylem tipleri ayrımım, ya da biçimler, ya da türler ayrımını, olduğu gibi kabul edebilir miyiz? Bize ait olan söylem dünyasında bu ayrımların kullanılacağından biz de emin değiliz. Öncelikle, oluştukları dönemde, büsbütün başka bir biçimde dağıtılmış, bölüştürülmüş ve belirginleştirilmiş olan ifade birliklerini çözümlemek söz konusu olduğu zaman: nihayet «edebiyat» ve «siyaset» geçmişe yönelik bir hipotezle ve bir biçimsel analojiler ya da semantik benzerlikler oyunuyla ancak ortaçağ kültürüne yahut da klâsik kültüre uygulayabildiğimiz en yeni kategorilerdir; fakat ne edebiyat, ne siyaset, ne de felsefe ve bilimler, söylemin alanına, xıx.yüzyılda eklemlendikleri gibi, xvıı. ya da xvııı. yüzyılda eklemlenmezler. Her halükârda, bu bölünmeler -ister kabul ettiklerimiz olsun, isterse incelenmiş olan söylemlerin çağdaşları olanlar olsun- daima düşünsel kategorilerin, sınıflandırma ilkelerinin, normatif kuralların, kurumsallaşmış tiplerin kendileridir: bunlar, kendi sıralarında, başkalarının yanısıra çözümlenmeye değecek olan söylem olgularıdır; onların birbirleriyle elbette karmaşık ilişkileri vardır, fakat bu ilişkiler onların aslî, yerleşik ve evrensel olarak bilinebilir karakterleri değildir.

Fakat özellikle askıya alınması gereken birlikler, en dolaysız biçimde kendini empoze eden birliklerdir: kitabın ve eserin birlikleri. Büyük bir oyun olmadan, onları, görünüş olarak ortadan silebilir miyiz? Onlar en kesin bir biçimde verilmiş değiller midir? Belirli bir yerde bulunan, ekonomik bir değeri olan, ve başlangıcının ve bitişinin sınırlarım, belirli sayıda işaretler yoluyla, kendinde gösteren kitabın maddi bireyselliği; belirlenen ve sınırlanan bir eserin ortaya çıkışı. Bununla birlikte ona biraz daha yakından bakıldığı andan itibaren güçlükler başlamaktadır. Kitabın maddi birliği nedir? Bir şiir ontolojisi, yazarı öldükten sonra yayınlanmış metin parçalarının bir derlemesi, Konilerin incelenmesi ya da Michelet’in Fransa Tarihi’nin bir cildi eğer söz konusuysa bu da maddi birlik midir? Söz konusu olan Bir Talih, Gilles de Rais’in süreci, Butor’un San Marco’su, ya da bir katolik dua kitabı ise bu da maddi birlik midir? Bir başka ifadeyle, toplam miktarın maddi birliği, kendisine destek verdiği söylemsel birliğe nazaran zayıf, ikinci planda kalan bir birlik değil midir? Fakat bu söylemsel birlik, kendi sırasında, tekdüze ve hep aynı şekilde uygulanabilir midir? Stendhal’in bir romanı ya da Dostoyevski’nin bir romanı İnsanlık Komedisi romanları gibi bireyselleşmez; ve bunlar, kendi sıralarında, Ulisse’in Odissee’nın ayrıldığı gibi birbirlerinden ayrılmazlar. Bu bir kitabın bölümlerinin net olmaması ve titizlikle bölümlenmiş olmaması demektir: başlığın, ilk satırların ve son noktanın ötesinde, iç görünüşünün ve ona özerklik kazandıran biçiminin ötesinde, o başka kitaplara, başka metinlere, başka cümlelere bir geri göndermeler sitemi içinde ele alınır: bir ağın içindeki düğüm. Bu geri göndermeler oyunu matematik bir incelemede, bir metin yorumlamasında, tarihsel bir anlatıda, romanesk döneme ait bir epizodda olana göre, aynı türden değildir; şurada ya da burada ilişkiler demeti olarak kabul edilmiş olan bir kitabın birliği aynı olarak düşünülemez. Kitabın kendini el altında bulunan bir nesne gibi sunması boşunadır; onun kendisini içeren şu küçük parelelyüz halinde kıvrılması boşunadır: onun birliği değişken ve görelidir. O sorguya çekilir çekilmez açıklığını kaybeder; kendini göstermez, ancak karmaşık bir söylem alanından hareketle kurulur.

Esere gelince, onun altını çizdiği problemler daha da zordur. Bununla birlikte, görünüşte daha basit olan ne? Bir özel ad işaretiyle gösterilebilen bir metinler toplamı. Halbuki bu gösterme (atfetme problemleri bir yana bırakılsa bile) tekdüze bir işlev değildir: bir müellifin adı, aynı şekilde, kendi adıyla yayınladığı bir metni, takma adla sunduğu bir metni, ölümünden sonra taslak halinde bulduğumuz bir metni, sadece müsvedde, not defteri, bir «kağıt» olan bir metni de gösterir mi? Tam bir işin ya da yapıt(qpus)m kuruluşu, ne doğrulanması ne de dile getirilmesi kolay olmayan belirli bir seçme sayısını varsayar: müellif tarafından yayınlanmış metinlere, baskıya vermeyi düşündüğü ve ancak ölüm olayından dolayı eksik kalmış olan metinleri eklemek yeter mi? Kitapların müsveddesi, ilk taslağı, düzeltmeleri ve karalamaları olan her şeyi de eklemek gerekir mi? Bir yana bırakılmış taslakları ilave etmek gerekir mi? Mektuplara, notlara, sonradan eklenmiş karşılıklı konuşmalara, müellifler tarafından aynen alınmış sözlere, kısacası, bir bireyin ölüm anında çevresine bıraktığı ve belirsiz bir çaprazlaşma içinde bu kadar farklı dilde konuşan sözlü izlerin bu sınırsız bolluğuna hangi statüyü vermek gerekir? Her halde «Mallarme» adı aynı şekilde ingilizce temalara, Edgar Poe’nun tercümelerine, şiirlere, ya da soruşturmalara verilecek cevaplara başvurmaz; aynı şekilde, bir yandan Nietzsche’nin adı ve öte yandan gençlik otobiyografileri, okul incelemeleri, felsefî makaleler, Zarathoııstra, Ecce Ho-mo, mektuplar, «Dionisos» ya da «Kaiser Nietzsche» imzalı son kartpostallar, çamaşırevi notlarının ve özdeyiş tasarılarının birbirine karıştığı sayısız defterler arasında var olan aynı ilişki değildir. Gerçekte, eğer bir müellifin «iş»i hakkında bu kadar kararlı ve daha fazla sorgulamada bulunmadan konuşursak, bu onun ifadenin belirli bir fonksiyonuyla tanımlanmış varsayılmasıdır. Müellifin işde (düşünülmesi gerektiği kadar derin) bir düzeye sahip olmak zorunda bulunduğu kabul edilir ki, bütün fragmentlerinde, müellifin düşüncesinin, tecrübesinin, hayalinin ya da bilinçsizliğinin yahut da kendilerinin içinde bulundukları tarihsel belirlemelerin ifadesi gibi, en küçüklerinde ve en temelsizlerinde bile iş kendisini bu seviyede ortaya koyar. Fakat, dolaysız bir biçimde verilmiş olmaktan uzak, benzer bir birliğin bir çalışmayla kurulduğu; bu çalışmanın (metinde, hem gizlediği hem açığa vurduğu bir şeyin kopyasını deşifre ettiği için) açıklayıcı olduğu; nihayet yapıt(opus)ı, onun birliği halinde, belirleyen çalışma ve sonuç olarak yapıtın kendisi, eğer Theâtre et son double’un ya da Tractatus’un müellifi söz konusuysa aynı olmayacak, ve bundan dolayıdır ki, şurada ya da burada bu, bir «yapıt» hakkında söylenecek olan aynı anlamın içinde değildir. Yapıt ne doğrudan bir birlik olarak, ne gerçek bir birlik olarak, ne de homojen bir birlik olarak düşünülebilir.

Nihayet, çözümlemek istediğimiz söylemin, önceden, kendileri tarafından örgütlenmiş olan düşünceye girmemiş süreklilikleri devre dışı bırakması için son tedbir: birbirine bağlı bulunan ve birbirinin karşısında duran iki temadan vazgeçmek. Birisi, söylemin düzeni içinde, baskmm gerçek bir olaydan ayırt edilmesinin asla mümkün olmamasını; her görünen başlangıcın ötesinde, daima -kendisini hiçbir zaman kendisinde tamamıyla yakalayamayacağımız kadar gizli ve ilk- gizli bir kaynağın varolmasını ister. Öyle ki, kronolojilerin naivliği arasında, hiçbir tarihte mevcut olmayan, alabildiğine uzak bir noktaya doğru yeniden götürülmüş olacağız; kendi boş özü sadece kendisi olacak; ve kendisinden hareketle bütün başlangıçlar bir gün ancak başlangıç ya da (daha doğrusu, şöyle ya da böyle, bir ve aynı bir davranışta) örtüşme olabilecek. Bu temaya, ortada olan her söylemin, kendisine göre gizli bir biçimde bir önceki -söylenene dayanacağı bir başka tema bağlanır; ve bu önceki- söylenen de sadece daha önce telaffuz edilmiş bir cümle, daha önce yazılmış bir metin değil, fakat «her hangi bir zamanda söylenen», beden-siz bir söylem, bir nefes kadar sessiz bir ses, ancak kendi izinin oyuğu olan bir yazı olacak. Onun söylemde dile getirdiği her şeyin, ondan önce varolan, onun altında inatla koşmaya devam eden, fakat üstünü örttüğü ve susturduğu bu yarı-sessizliğin içine daha önceden eklemlenmiş bulunduğu böylelikle varsayılmaktadır. Ortadaki söylem, sonunda, sadece onun söylemediği şeyin zoraki varlığı olacak; ve bu söylem-dışı olan söylenen her şeyi içerden kemiren bir oyuk olacak. İlk motif söylem hakkındaki tarihsel çözümlemeyi her tarihsel belirlemeden kurtulan bir kaynağın araştırılmasına ve tekrar edilmesine hasreder; bir başka motif orıü aynı zamanda söylem-dışı olacak olan bir önceki söylenenin yomrriu ya da gözcüsü olmaya hasreder. Söylemin sonsuz sürekliliğini ve onun her zaman devam ettirilmiş bir yokluk oyunu içindeki gizli kendinde varlığını teminat altına almayı görev saymış olan bütün bu temalardan vazgeçmek gerekir. Söylemin her anım, onun olay olarak ortaya çıkışında; onun göründüğü bu dakiklik içinde, ve ona en küçük işlerine kadar tekrar edilme, bilinme, unutulma, dönüştürülme, silinme olanağını veren bu zamansal dağılmanın içinde toplamaya kendini hazır tutmak, her bakıştan uzak olarak, kitapların tozu içinde yok olup gider. Söylemi kaynağın oldukça uzak varlığına geri göndermek gerekir; onu varolma direncinin oyunu içinde incelemek gerekir.

Süreklilik hakkında önceden oluşmuş olan bu biçimleri, problem haline getirmediğimiz ve haklı olarak değerlendirdiğimiz bütün bu sentezleri, o halde, askıda tutmak gerekiyor. Hiç kuşkusuz, niyetimiz onları kesinkes reddetmek değil, fakat onları kendisiyle birlikte kabul ettiğimiz dinginliği bozmak; onların kendilikten uzaklaşmadığını, daima kurallarının bilinmesi, kanıtlarının kontrol edilmesi söz konusu olan bir kuruluşun sonucu olduklarını göstermek; hangi koşullarda ve hangi doğru çözümlemeler gereğince meşru olduklarını belirlemek, her durumda artık kabul edilmeyecek olanlarını tespit etmektir. «Etki» ya da «evrim» kavramlarının onları -az ya da çok uzun bir zaman için- kullanım dışı bırakan bir eleştiriye bağlı bulunmaları, örneğin, olanaklıdır. İster «eser» isterse «kitap» olsun, yahut da, «bilim» veya «edebiyat» olarak bu birliklerin artık hiçbir zaman kullanılmaması mı gerekiyor? Onları yanlışlıklar, meşruluğu olmayan çirkin yapılar, elde edilmiş kötü sonuçlar olarak mı kabul etmek gerekiyor? Geçici bile olsa onları desteklemekten, onlara bir tanım vermekten vazgeçmek mi gerekiyor? Gerçekte onları sözde-gerçekliklerinden kurtarmak; ortaya koydukları problemleri serbest bırakmak; kendisinden hareketle (yapıları, tutarlılıkları, sistemlilikleri, dönüşümleri konusunda) başka sorular sorabildiğimiz sakin yer olmadıklarını, fakat bizzat kendilerinin bütün bir sorular demetini (onlar nedir? Onlar nasıl tanımlanır ya da sınırlanırlar? Hangi farklı yasa tiplerine bağlı bulunabilirler? Hangi eklemlemeye elverişlidirler? Hangi alt-birliklere yer verebilirler? Hangi özel fenomenleri söylemin alanı içinde gösterirler?) ortaya koyduklarını bilmek söz konusudur. Hâsılı, bu biçimlerin belki de ilk bakışta sandığımız biçimler olmadıklarını bilmek söz konusudur. Kısacası, onların bir teoriyi gerektirdiklerini, ve bu teorinin de, kendisinden hareketle kuruldukları söylem olgularının alam, bu alanın sentetik olmayan saflığı içinde görünmeden oluşamayacağını bilmek söz konusudur.

Kendi çapımda ben, başka hiçbir şey yapmayacağım: hiç kuşkusuz, (psikopatoloji, veya tıp, ya da siyaset ekonomisi gibi) bütün verilmiş birlikleri başlangıç işareti sanıyordu; fakat bu kuşkulu birliklerin içinde onların iç görünüşünü ya da gizli çelişkilerini incelemek için yer almayacağım. Bunların hangi birlikleri oluşturduklarım; hangi hakla, kendilerini uzayda özelleştiren bir alanı ve zamanda bireyleştiren bir sürekliliği üstlenebil-diklerini; ve son olarak onların, kabul edilen bireysellikleri ve sözde-kurumsallıkları içinde, daha sağlam birlikler alanının sonucu olup olmadıklarını kendime sormamın zamanını sadece bu birliklere dayandıracağım. Tarihin bana kendilerini derhal gözden geçirmemi; onların meşru bir biçimde yeniden bir araya getirilip getirilemeyeceğini açıklığa kavuşturmamı ve bilmemi; yeniden başka birlikler kurmanın gerekip gerekmediğini bilmemi; görünürdeki yakınlıklarını ortadan kaldırmak suretiyle, onların teorilerini yapmak olanağını veren daha genel bir alanın içine onları yeniden yerleştirmemi önerdiği birlikleri sadece kabul edeceğim.

Süreklilikle ilgili bütün bu dolaysız biçimler bir defa askıya alındı mı, gerçekte, bütün bir alan kurtulmuş bulunur. Sınırsız, fakat tanımlanabilen bir alan: bu alan bütün gerçek ifadelerin (ki onlar konuşulmuş ve yazılmıştır) birliği tarafından, olaylara bölünmeleri ve her bir olaya özgü olan anın içinde, kurulur. Her gerçeklikte, bilimle, romanlarla, siyasî söylemlerle, bir müellifin eseriyle yahut da bir kitapla meşgul olmadan önce ilk tarafsızlığı içinde incelememiz gereken materyel genel söylemin alanı içindeki bir olaylar topluluğudur. Böylece, kendisinde oluşan birliklerin araştırılmasının ufku olarak, birbirinden kopuk olayların betimlenmesi hakkındaki proje ortaya çıkar. Bu betimleme dilin çözümlenmesinden kolaylıkla ayırt edilir. Hiç kuşkusuz, bir dilbilimsel sistem (eğer onu sunî olarak kurmuyorsak) ancak bir ifadeler birliği, ya da bir söylem olguları kolleksiyonu kullanmak suretiyle gerçekleştirilebilir; fakat, o zaman da, örneklik değerinde olan bu birlikten hareketle, gerektiğinde, kendilerinden başka ifadeleri kurmak olanağını veren kuralları tanımlamak söz konusu olur: uzun zamandan beri ortada bulunmuyor olsa bile, hiç kimse artık onu konuşmuyor olsa ve az rastlanan metin parçalan üzerinde onu onarmış olsak bile, bir dil daima mümkün ifadeler için bir sistem oluşturur: bu, sınırsız bir başarı sayısına izin veren sınırlı bir kurallar bütünüdür. Buna karşılık birbirinden kopuk olaylar alanı, dile getirilmiş olan tek tek dilbilimsel ayrımların her zaman için sonlu ve aktüel olarak sınırlı birliğidir; bu ayrımlar sayılamayacak kadar çok olabilir, kendi yığınlarıyla, bellekte tutma, hafıza ya da okumayla ilgili her yeteneği aşabilirler: bununla birlikte, onlar sonlu bir birliği oluştururlar. Herhangi bir söylem olgusu konusunda, dilin çözümlenmesinin her zaman ortaya koyduğu soru: bu ifade hangi kurallara göre kuruldu, sonuç olarak da, benzer başka ifadeler hangi kurallara göre kurulabilir? Söylemin olguları hakkındaki betimleme büsbütün başka bir soruyu ortaya kor: bu ifadenin ortaya çıkması ve onun yerini başka hiçbir ifadenin alamaması nasıl gerçekleşir?

Aynı zamanda, söylem hakkındaki bu betimlemenin düşünce tarihine ters düştüğü de görülmektedir. Düşünce tarihinde, belirli bir söylem birliğinden hareketle ancak bir düşünce sistemi yeniden kurulabilir. Fakat bu birlik o şekilde incelenmeli ki, ifadelerin kendilerinin ötesinde, konuşan öznenin niyeti, onun bilinçli aktivitesi, söylemek istediği şey, yahut da söylediği şeyin içinde veya söylenmiş sözlerinin hemen hemen ayırt edilemez kopukluğu içinde, ona rağmen, ortaya çıkan bilinç-dışı oyun yeniden bulunmaya çalışılsın; her halde, söz konusu olan şey, yeniden bir başka söylem oluşturmak, işitilen sese içerden hayat veren sessiz, uğuldayan, bitip tükenmek bilmez konuşmayı yeniden bulmak, yazılmış satırların söylediklerini kateden, bazen onları altüst eden ince ve gözle görülemez metni yeniden kurmaktır. Düşüncenin çözümlenmesi, kullandığı söyleme göre her zaman allegorikth. Hiç kuşkusuz onun sorusu: söylenmiş olan şeyin içinde söylenen nedir? Söylemsel olan alanın çözümlenmesi büsbütün başka türlü yöneltilir; olayının sınırlılığı ve tikel-liği içinde ifadeyi yakalamak; varoluşunun koşullarını belirlemek, sınırlarını daha doğru olarak tespit etmek, ona bağlanabilecek olan başka ifadelerle bağlantılarını kurmak, onun başka hangi ifade biçimlerini dışarıda tuttuğunu göstermek söz konusudur. Ortada olan şeyin altında, bir başka söylemin yarı sessiz gevezeleği araştırılmaz; onun niçin olduğundan başka türlü olmadığının, hangi durumda onun her başkadan ayrı olduğunun, başkalarının arasında ve onlara göre, hiçbir başkanın işgal edemeyeceği bir yere nasıl sahip olduğunun gösterilmesi gerekir. Böyle bir çözümlemeye özgü olan soruyu şöyle dile getirebiliriz: söylenen şeyin içinde gün yüzüne çıkan -ve başka hiçbir yerde kendini ele vermeyen- bu tikel varoluş nedir?

Kısacası, başlangıçta sorguluyor gibi göründüğümüz birlikleri yeniden bulmak söz konusuysa eğer, bütün kabul edilmiş birliklerin bu askıya almışının sonuç olarak neye yarayabileceğini kendimize sormamız gerekmektedir. Gerçekte, bütün verilmiş birliklerin sistematik bir biçimde ortadan silinişi, ilkin, ifadede, olayın tikelliğini yeniden kurmak, ve süreksizliğin tarihin jeolojisi içindeki çatlağı oluşturan bu büyük arazlardan sadece biri olmadığını, fakat ifadenin basit olgusunun içinde bu çatlağı oluşturan büyük arazlardan da biri olduğunu göstermek olanağını verir; o tarihsel baskının içinde birden bire ortaya çıkıverir; incelemeye çalıştığımız şey, onun oluşturduğu bu yarık çizgi, bu ortadan kaldırılamaz -ve çoğunlukla da küçük- olan su yüzüne çıkıştır. Ne kadar bayağı olursa olsun, sonuçlarında düşündüğümüzden ne kadar daha az önemli olursa olsun, ortaya çıkışından soma ne kadar olabildiğince çabuk unutulursa unutulsun, farz edildiğinden ne kadar az anlaşılmış ya da kötü çözümlenmiş olursa olsun, bir ifade daima ne dilin ne de anlamın sonuna dek kullanamayacağı bir olaydır. Olay, ilkin, bir yandan bir yazının jestine ya da bir sözün telaffuzuna bağlı bulunduğu, fakat bir yandan da bir hâfıza alanı içinde, ya da elyazmalarının, kitapların, ve herhangi bir kaydetme biçiminin maddîliği içinde kendine sürekli bir varoluş sağladığı için; ikinci olarak, o her olay gibi bir tek olduğu, fakat tekrara, dönüşmeye, yeniden aktifleşmeye açık olduğu için; nihayet sadece onu teşvik eden koşullara, ve onun teşvik ettiği sonuçlara değil, aynı zamanda, ve büsbütün farklı bir kipliğe göre, kendisinden önce gelen ve kendisini izleyen ifadelere de bağlı bulunduğu için, elbette o olağandışı bir olaydır.

Fakat ifade olayının devamını dilden ve düşünceden ayırırsak eğer, bu bir sürü olayı dağıtmak için olmaz. Bu, onu tama-miyle psikolojik olan sentez faaliyetlerine (müellifin niyetine, onun düşünme biçimine, düşüncesinin kesinliğine, kafasını sürekli meşgul eden tamamıyla onun varlığını aşan ve ona anlam veren projeye) bağlamamaktan emin olmak, ve başka düzenlilik biçimlerini başka ilişki tiplerini yakalayabilmek içindir, ifadelerin kendi aralarındaki ilişkiler (müellifin bilincinden kurtulsalar bile, aynı müellife ait olmayan ifadeler söz konusu olsa bile, müellifler birbirlerini tanımıyor olsalar bile); böyle gerçekleşmiş ifade grupları arasındaki ilişkiler (bu gruplar ne aynı olanlarla ne de yakın olanlarla ilgili olmasalar bile aynı biçimsel düzeye sahip olmasalar bile; sınırlanabilir alış-verişlerin yeri olmasalar bile ); büsbütün başka bir düzenle (teknik, ekonomik, sosyal, siyasal) ilgili ifadeler ya da ifade ve olay grupları arasındaki ilişkiler. Kopuk olayların ortaya çıktığı alam saflığı içinde göstermek, onu hiçbir şeyin üstesinden gelemeyeceği bir yalnızlığın içine yeniden yerleştirmeye girişmek değildir. Bu onu yeniden kendi üzerine kapatmak değildir; bu kendisinde ve kendisindeki ilişki oyunlarını betimlemek için kendini serbest bırakmaktır.

Söylem olguları hakkındaki böyle bir betimlemenin üçüncü dikkat çekici yanı; söylem olgularının, kendilerini doğal, dolaysız ve evrensel birlikler zanneden bütün gruplardan kurtulmak suretiyle, betimlemek olanağını, bu kez de alınmış kararların, başka birliklerin bir toplamı yoluyla elde etmeleridir. Onun koşulları açık olarak tanımlandığı takdirde, doğru olarak betimlenmiş ilişkilerden hareketle, hiçbir nedene dayanmayacak, bununla birlikte gözle görülemez olarak kalacak olan kopuk birlikler oluşturmak meşru olabilecekti. Şüphesiz, (roman biçimi verildiği, ya da bir matematik teoremler serisi içinde yer aldığı zaman, söylemin kendisi tarafından öne sürülmüş ve söylenmiş olan bu açık ilişkilerin tersine, örneğin) bu ilişkiler asla söz konusu ifadelerde kendileri için dile getirilmiş olmayacaklardı. Bununla birlikte, onlar, hiçbir şekilde, ortaya çıkmış söylemlere içerden hayat’ veren bir gizli söylem türünü oluşturmayacaklardı; o halde bu, onları aydınlığa kavuşturabilecek olan ifade olguları hakkındaki bir yorumlama değil, fakat daha ziyade onların birlikte varoluşları, ard arda gelişleri, karşılıklı görevleri, karşılıklı belirlemeleri, bağımsız ya da bağımlı dönüşümleri hakkındaki çözümlemedir.

Bununla birlikte, böylece ortaya çıkabilen bütün ilişkilerin işaret olmaksızın betimlenebilmesi düşünülemez. İlk bakışta geçici bir kopmayı kabul etmek gerekiyor: çözümlemenin alt-üst edeceği ve gerekirse yeniden örgütleyeceği bir başlangıç bölgesi. Bu bölge onu nasıl ihata edebilir? Bir yandan, empirik olarak, ilişkilerin çok sayıda, yoğun, ve betimlenmesi göreli olarak kolay olmasını tehlikeye soktuğu bir alanı seçmek gerekiyor: genel olarak bilim terimi için gösterdiğimiz bölgedekinden daha iyi çözümlenebilir ilişkilere göre, başka hangi bölgede kopuk olaylar birbirine daha iyi bağlanıyor gibi görünüyorlar? Fakat bir başka yandan da, bir ifadede, onun biçimsel yapısının ve oluşum kurallarının zamanım değil, varoluşunun ve ortaya çıkış kurallarının zamanını, biraz oluşmuş ve kendisinde ifadelerin saf sözdizimi kurallarına göre zorunlu olarak doğuyor gibi göründüğü söylem gruplarına baş vurmak suretiyle değilse bile, yeniden yakalamanın en fazla şansı nasıl verilir? Oldukça geniş alanların, oldukça geniş kronolojik basamakların başlangıcından itibaren öne sürmek suretiyle değilse bile, eserin kopmaları gibi kopmalardan, etkinin kategorileri gibi kategorilerden kurtulacağımızdan nasıl emin olabiliriz? Nihayet, konuşan bireye, söylemin öznesine, metnin müellifine, kısacası, bütün bu antropolojik kategorilere bağlı bulunan pek az düşünülmüş bütün bu birliklerle ya da sentezlerle ilgilenmeyi bırakmayacağımızdan nasıl emin olabiliriz? Aksi halde, kendilerinde bu kategorilerin oluştukları ifadelerin bütününü, -söylemlerin öznesini (kendi öznelerini) «nesne» olarak seçmiş olan ve onu bilgilerin alam olarak göstermeye teşebbüs etmiş olan ifadelerin bütününü- göz önüne almak suretiyle nasıl olabilir?

Böylece, haklarında çok şematik olarak konuşabildiğimiz bu söylemlerle uyuşturduğum olgunun önceliği ortaya çıkar ki, onlar, insan bilimlerini tanımlarlar. Fakat buradaki bir başlangıç önceliğidir. Akılda mevcut iki olguyu iyi korumak gerekiyor; kapalı olayların çözümlenmesi hiçbir şekilde benzer bir alanla sınırlı değildir, öte yandan da bu alanın kendisinin kopukluğu ne kesin olarak ne de mutlak geçerli olarak göz önüne alınabilir; bu ilk taslağın sınırlarını ortadan kaldırmak tehlikesini gösteren ilişkileri ortaya koymak olanağım vermesi gereken bir ilk kestirme söz konusudur.

Michel Foucault
Bilginin Arkeolojisi

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Behçet Necatigil: Seni özlemek istemiyorum ben/ Ben seni yaşamak istiyorum…

Kapat