Foucault: İnanışlar, gelenekler ve yargılar hiyerarşi içinde güç ilişkini taşıyan dev bir organizma

Foucault’ya göre: Birinci güç tipi klasik disipline etme yöntemi olan cezalandırmaya dayalı sistemdir. Buna göre hata yapanın cezalandırılması ve bu yolla disipline edilmesi, kontrol altına alınması güç uygulamasının eski ve yaygın bir türüdür. Ancak modern toplumların karmaşık yapısında artık bu birinci açık güç kullanımı yerini ‘panoptik’ güç kullanımına bırakmıştır. Panopticon, Jeremy Bentham’ın geliştirdiği bir hapishane mimarisi tipi ve genel anlamıyla modern toplum düzeni modelidir. Bentham’a göre içerisi görünmeyen bir kule etrafında yan yana dizilmiş hücrelerde bulunan mahkumlar, bu kule vasıtasıyla gözetlendiklerini daima bilecekler ve bu gözetlenme korkusunu, güdüsünü içselleştirerek toplumsal hayatta da istenmeyen hareketlerden uzak duracaklardır. Bu sayede işçiler çok düşük bir ücret karşılığı günde 16 saat çalışmayı kabul edecekler ve yerleşik düzen sindirilmiş ve kontrol altında tutulan bireyler sayesinde ayakta duracaktır.

Michel Foucault, Fransız düşünür ve tarihçi. Toplumların işleyişini sağlayan kavramlar ve kodlar, özellikle de bir toplumun kendi kendini tanımladığı “dışlama ilkesi” üzerine araştırmalarıyla ünlüdür. Çağdaş dil araştırmaları ile toplumsal değişmenin tarihi arasında ilişki kurarak kapitalist toplumların işleyişine yeni bir eleştirel bakış açısıyla yaklaşmıştır.
Deliliğin Tarihi, Kelimeler Ve Şeyler, Hapishanenin Doğuşu, Kliniğin Doğusu, Bilginin Arkeolojisi ve Cinselliğin Tarihi kendisinin en önemli eserleri arasındadır.
“Deliliğin tarihi” üzerine çalışmasını doktora tezi olarak sunan Foucault, 1960-1968 yılları arasında Clermont-Ferrand Üniversitesi’nde felsefe dersleri verdi. 1968’de Vincennes Üniversitesi’nde felsefe profesörü oldu. 1970’de başlayan Collége de France’taki düşünce sistemleri tarihi profesörlüğünü yaşamının sonuna kadar sürdürdü. Yaşamı boyunca, Avrupa’da çeşitli toplumsal ve siyasal sorunlar çevresinde gelişen aydın hareketlerin içinde yer aldı.
Foucault, ilk çalışmalarında akıl hastalığı konusuna eğildi ve toplumda “akla aykırı” kavramının oluşmasını ele aldı. Toplumsal bir kurum olarak akıl hastanesinin gelişmesini inceleyerek , “akıl hastası” nitelemesinin, her toplumun kendisinden farklı olanı belirleme gereksiniminin bir sonucu olduğunu öne sürdü. “Mallaide mentale et personalite” (1954; Akıl Hastalığı ve Kişilik) ile “Folie et deraison: Histoire de la folie a l’age classique” (1961; Delilik ve Akla Aykırılık: Klasik Çağda Deliliğin Tarihi) bu dönemin ürünleriydi. Foucault, “Folie et deraison”’da, orta çağda ve 17-18. yüzyıllarda cüzzamın yol açtığı toplumdan dışlanmışlık konumunu inceledi. Freud ile önceki psikiyatri kuramları arasındaki ilişkiyi ele aldı.

Deliliğin fantastik dünyasında dolaşırken Foucault, aslında “deli”nin bize onun deli olduğuna karar veren, onu öyle konumlandıran genel toplumsal harita üzerinde işgal ettiği yer itibariyle yansıdığını gösteriyor. Her çağın kendi ütopyası içinde kendini arındırdığı, saflaştırdığı, idealleştirdiği tarihsel yolculukta, delinin bu arınma ayin ve oyunundaki yerini ve rolünü kavramamızı sağlıyor. Bu nedenle, Deliliğin Tarihi, aynı zamanda aklın tarihinin ana hatlarını da ortaya koyuyor: Akıl, kendini ancak deliliğin zıddında, deliliğin zıddı olarak tanımlayabiliyor. Öyleyse delilik, toplum düzeninin varlığı için gerekli; çünkü bu düzen ancak kendi negatifinin aynasında kimlik bulabiliyor.

Michel Foucault’a göre söylem tüm dünyayı ve insanları şekillendiren ve karşı sözler söylendiğinde dahi dışına çıkılamayan, ancak sınırları belirlenebilecek ve sarsılabilecek olan düşünceler, inanışlar, yargılar, değerler, semboller, kelimeler, harfler, kurumlar, normlar, gelenekler ve dilden oluşan ve içerisinde bir çok hiyerarşik yapıyı, güç ilişkini bulunduran dev bir organizmadır.

Foucault’ya göre söylem öylesine güçlü ve karmaşık bir yapıdır ki, söylemin karşısında olduğunu iddia eden düşünceler dahi söyleme göre şekillenir ve söylem içerisinde kendi yerlerini, değerlerini bulurlar. Foucault’nun düşüncesinde söylemin açıklarını yakalamak için genealogy’e (soybilim) başvurulmalı ve her şeyin yapısökümü yapılarak merkezinde yatan güç ilişkisine ulaşılmalıdır. Bunun en kolay yolu da marjinal, öteki, farklı olarak nitelendirilmiş grup ve düşünceleri mercek altına yatırmaktır. Çünkü sistem bu noktalarda açık vermekte ve açıklarını ortaya koymaktadır. Foucault’nun Two Lectures isimli makalesi Friedrich Nietzsche’den alarak geliştirdiği genealogy kavramını anlamak açısından önemlidir. Bu makalede Foucault, dışlanmış, sistematik olmayan, dağınık, küçük, aykırı, farklı, öznel, devamlılığı olmayan bilgi peşinde koştuğunu söylemiş ve diğer bilgi türlerinin söylemin çizgilerine göre şekillendiğini ya da kendi söylemlerini, güç ilişkilerini oluşturduğunu iddia etmiştir. “Inhibiting effect of totalitarian discourse” adını verdiği şey, bilimsel ya da ilahi olduğu iddiasıyla kendi söylemlerini yaratan tüm ideolojiler, düşünce sistemleri, inanışlar ve normlardır. Bundan kaçabilmek için “neden” sorusundan çok “nasıl” sorusuna cevap aranmalı, gücü uygulayan merkezden çok güce maruz kalan özneye odaklanılmalı, çevresel, mikro bilgiden merkeze doğru ilerlenmeli ve söylemin gücü her alanda aranmalı, onun çeşitli tuzaklarına kanılmamalıdır.
Bir diğer önemli nokta ise, söylemden kaçarken yeni bir söylem oluşturmamaya gayret etmektir. Bu nedenle Foucault, “Ben, kitaplarımın molotof kokteyli ya da mayın tarlası olmasını isterim, tıpkı donanma fişekleri gibi kullanıldıktan sonra kendilerini yok etmesini isterim” demiştir. Ancak geldiği noktada, Foucault’nun modernizmi ve her türlü ideolojiyi reddeden yeni nihilist bir söyleme ulaştığını iddia etmek mümkündür. Foucault’nun entelektüelin rolü konusundaki düşüncelerini dolaysız bir ve somut şekilde ortaya koyduğu eser “Las Meninas” makalesidir. Diego Velazquez’in ünlü tablosundan esinlenerek yazdığı bu makalede Foucault, kendini resmin en arka tarafında kapının eşiğinde duran ve merkeze uzak olmasına karşın dışarıda kalmayan ve tüm olayları gözlemleyebilen bir konumda bulunan bu karanlık adamla özdeşleştirmiştir. Yani Foucault’ya göre entelektüel söylemin esiri olmadan ancak etkilerini gözlemleyemeyecek kadar da uzaklaşmadan, toplumu izlemeli ve çeşitli güç ilişkilerini açığa çıkarmalıdır. Söylem her yerdedir ve herkesi esiri yapmıştır.

Foucault’cu anlayışta ön plana çıkan bir diğer kavram olan “güç”, bir köle ve sahip arasındaki ilişki değildir. Foucault’nun “Panopticism” makalesi onun güç anlayışı konusunda bize bir fikir verebilir. Foucault’ya göre üç değişik tip güç vardır. Birinci güç tipi klasik disipline etme yöntemi olan cezalandırmaya dayalı sistemdir. Buna göre hata yapanın cezalandırılması ve bu yolla disipline edilmesi, kontrol altına alınması güç uygulamasının eski ve yaygın bir türüdür. Ancak modern toplumların karmaşık yapısında artık bu birinci açık güç kullanımı yerini ‘panoptik’ güç kullanımına bırakmıştır. Panopticon, Jeremy Bentham’ın geliştirdiği bir hapishane mimarisi tipi ve genel anlamıyla modern toplum düzeni modelidir. Bentham’a göre içerisi görünmeyen bir kule etrafında yan yana dizilmiş hücrelerde bulunan mahkumlar, bu kule vasıtasıyla gözetlendiklerini daima bilecekler ve bu gözetlenme korkusunu, güdüsünü içselleştirerek toplumsal hayatta da istenmeyen hareketlerden uzak duracaklardır. Bu sayede işçiler çok düşük bir ücret karşılığı günde 16 saat çalışmayı kabul edecekler ve yerleşik düzen sindirilmiş ve kontrol altında tutulan bireyler sayesinde ayakta duracaktır. Bentham’ın tasarladığı Panoptik düzende, çeşitli ışık oyunlarıyla kulenin içerisi görünmez yapılırken, modern toplumda kameralar vasıtasıyla bu zorluk ortadan kaldırılmıştır. Bir faydacı (utilitarian) olan Bentham’a göre, bu sayede kulenin içerisi boş bırakılsa dahi mahkumlar gözetlendikleri hissine kapılacak ve hareketlerine dikkat etmek zorunda kalacaklardır. Bu içselleştirilmiş korku hapishane çıkışı da etkilerini gösterecek ve toplumsal normlara, devlet kurallarına uygun hareket eden bireyler yaratılacaktır. Modern toplum da çeşitli mekanizmalarıyla (kamera sistemi, mahkemeler, polis gücü vs) bireyi sarmalamış ve her hareketini kontrol altında tutmaktadır.Foucault’cu bir bakış açısıyla doğru-yanlış ayrımı yapan ve öbür dünyaya dair uygulamaları nedeniyle bireyi kontrol altına almaya çalışan dini sistemler de, panoptik güç uygulamaktadır.

Foucault kesinlikle bilimsel bilgiyi, objektif doğruyu reddeder. Bu yönüyle post-modernizmin babası sayabilir. Aydınlanma’yı bireyin dinden kurtuluşu ve otorite sınırlari dahilinde özgürce düşünebilmesi olarak açıklar. Foucault’nun objektif doğruyu reddetmesi ve söylemin yıkılamayacağını düşünmesi onu ilerleme düşmanı bir nihilist konumuna indirgemektedir. Ancak unutulmamalıdır ki bu adam işçiler, deliler, kadınlar, mahkumlar, hayat kadınları için polisle çatışan bir siyasal aktivisttir. Bu nedenle Foucault’yu kendi başına bir söylem olarak almak yerine, onun ikili karşıtlıklar metodunu kullanarak “ezilen ve dışlanan grupların haklarını savunmak ilerici bir hareket olacaktır” der.
Her ne kadar maddeci görünürse de Foucault, asıl olarak teolojiden kopamaz, Marks’ın ilerici düşüncesini bir şekilde ırkçı teorilere yaslanan, Nietzcheci üst insanla, Darwinist uslamlamalarla yan yana koyması “öteki”lerden bu kadar söz eden için büyük bir açmazdır.

Yorum yapın

Cafrande.org’u

‘ta BEĞENda TAKİP Et

Yereli yaşa, evrensel düşün!.. www.cafrande.org

Önceki yazıyı okuyun:
Neden burada olduğumu bilmiyorum | Ölüm Üçlemesi, İdam – Murat Gülsoy

Siz Korkular Kurgulamadınız mı Hiç? Sıradan insanlar - canlı ve aydınlıktır; Yanlızca ben karanlık ve kasvetliyim. Sıradan insanlar -kesin ve...

Kapat