Bilginin Arkeolojisi: İfade Biçimlerinin Oluşması – Michel Foucault

Niteliksel betimlemeler, biyografik anlatılar, işaretlerin gösterilmesi, yorumlanması ve yeniden kesilmesi, analoji yoluyla akılyürütmeler, tümdengelim, istatistik tahminler, deneysel doğrulamalar, ve daha başka ifade biçimleri, işte xıx. yüzyılda tıpların söylemi içinde bulabildiğimiz şeyler. Onları birbirlerine bağlayan ne, hangi zorunluluk? Niçin bunlar da, başkaları değil? Bütün bu değişik dile getirmelerin ilkesini, ve onların geldikleri yeri bulmak gerekir.

a) İlk soru: kim konuşuyor? Bütün konuşan bireylerin toplamı içinde dilin bu çeşidini elinde tutmaya hakkı olan kim? Dilin sahibi kim? Kim özgünlüğünü, saygınlıklarını dilden alıyor, ve karşılık olarak dil gerçeklik garantisini değilse bile en azından gerçeklik karinesini kimden alıyor? Benzer bir söylemin tercih edilmesinde, yasaya uygun ya da geleneksel, hukuksal olarak tanımlanmış ya da doğal olarak kabul edilmiş hakkın sahibi olan bireylerin -ve sadece onların- statüsü nedir? Tıbbın statüsü bilgi ve yetki kriterlerini, kurumları, sistemleri, pedagojik normları, bilginin uygulanması ve denenmesi hakkını -bunsuz sınırlar konulamaz- veren yasal şartları içerir. O kendileri kendi statülerine sahip olan başka bireyler ya da başka gruplarla (siyasal iktidar ve onun temsilcileriyle, hukuksal iktidarla, farklı meslek kuruluşlarıyla, dinsel gruplar ve gerektiğinde din adamlarıyla) bir farklılaşma ve ilişkiler sistemini (tahsis etmelerin payı, hiyerarşik bağ, fonksiyonel tamamlayıcılık, bilgilerin istenmesi, iletilmesi ve alınıp-verilmesi) de içerir. Söz konusu statü kendi işlevini toplumun bütününe göre tanımlayan özelliklerin belirli bir sayısını (tıbda özel ya da az veya çok zorlayıcı bir biçimde toplum tarafından istenen bir kişi olarak adlandırılmasına göre, bir işi yapmasına ya da bir görevi yerine getirmesine göre kabul edilen rolü; bu farklı durumlarda ona tanınan müdahale ve karar haklarını; bir halkın, bir grubun, bir bireyin sağlığının gözeticisi, koruyucusu ve garantisi olarak ondan istenen şeyleri; halkın ya da vatandaşların zenginliği konusunda sahip olduğu payı; bazen içinde çalıştığı grupla, bazen kendisine bir görev veren iktidarla, bazen kendisinden bir öğüt, bir tedavi, bir sağlık talebinde bulunan müşteriyle yaptığı açık ya da gizli sözleşmenin biçimini) da içerir. Tıpların bu statüsü genel olarak toplumun ve medeniyetin bütün biçimlerinde oldukça özeldir: o hemen hemen asla farklılaşmamış ya da birbirinin yerine geçebilir bir rol değildir. Tıbbî söz herhangi bir kişiden gelemez; onun değeri, etkisi, tedaviyle ilgili güçleri, ve genel bir biçimde tıbbî söylem olarak varlığı, acının ve ölümün önüne geçmeyi onun için bir hak olarak öne sürmek suretiyle, bu söylemi dile getirme hakkına sahip olan, yasaya uygun şekilde tanımlanmış rolden ayrılabilir değildir. Fakat aynı zamanda biliyoruz ki, batı medeniyeti içindeki bu statü, xvııı. yüzyılın sonunda, xıx. yüzyılın başında halkların sağlığı endüstri toplumları tarafından gerektirilmiş ekonomik normlardan biri olduğu zaman derinden değişmiştir,
b) Tıbbın söylemini kendilerinden elde ettiği, ve söylemin meşru kaynağını ve uygulanma noktasını (özel nesnelerini ve doğrulama vasıtalarını) kendilerinde bulduğu kurumsal yerleri de betimlemek gerekir. Bu yerler bizim toplumlarımız içindir: hastane, sürekli, kodlanmış, sistematik, farklılaşmış ve bir hiyerarşi içinde yer almış bir tıp personeli tarafından güvence altına alınmış, ve böylece sayılabilir bir tekrarlamşlar alanı oluşturabilen bir gözlem yeri; çok rastlantılı, çok fazla boşlukları bulunan, çok daha az sayıda olan bir gözlemler alanı sunan, fakat bazen, öncüllerin ve ortamın daha iyi bir bilgisiyle, daha geniş kronolojik erim hakkında tespitlerde bulunma olanağını veren özel uygulama; laboratuar, tanıyla ilgili bazı elemanları, evrimin bazı işaretlerini, iyileşmenin bazı ölçülerini veren, ve tedaviyle ilgili denemelere olanak tanıyan insan bedeni, hayat, hastalık, doku bozuklukları konusunda genel düzenin bazı gerçeklerinin ortaya çıktığı hastane-den uzun zaman ayrı kalmış otonom yer; nihayet «kütüphane» adını verebileceğimiz yer ya da sadece geleneksel bir biçimde geçerli olarak kabul edilen kitapları ya da incelemeleri değil, yayınlanmış ve iletilmiş açıklamalar ve gözlemler bütününü de, (sosyal ortamla, iklimle, salgınlarla, ölüm oranıyla, hastalıkların seyri ile, bulaşma ocaklarıyla, meslekî hastalıklarla ilgili) yönetimler, başka doktorlar, sosyologlar, coğrafyacılar tarafından tıpta üretilebilen istatistik bilgiler toplamını da içeren dökümanter alan. işte, tıbbî söylemin bu çeşitli «yerler»i xıx. yüzyılda önemli ölçüde değişirken (kitabın ya da geleneğin etkisi azaldığı ölçüde) dokümanın önemi artmaya devam eder; hastalıklar konusundaki söylem için sadece bir katkı yeri olan ve önem ve değer bakımından onu özel uygulamaya (ki orada tıbbî ortamlarına bırakılmış hastalıklar, xvııı. yüzyılda, bitkisel gerçekliklerinin içinde ortaya çıkmak zorunda idi) bırakan hastane, o zaman, sistematik ve tekdüze gözlemlerin, frekans ve ihtimallerin ortaya çıkışının, bireysel değişmelerin yürürlükten kalkışının geniş bir ölçek üzerinde karşılaştırılmalarının yeri, kısacası, doktorun bakışı altında temel özelliklerini gösteren tekil tür olarak değil, fakat anlamlı işaretleri, sınırları, evrim şansları ile ortalama süreç olarak hastalığın ortaya çıkış yeri olur. Aynı şekilde, günlük tıp uygulamasının fizik, kimya ya da biyolojiyle aynı deneysel normlara sahip olan bir söylemin yeri olarak laboratuarda birleştirilmesi xıx. yüzyıldadır,
c) Öznenin konumları, kendisine çeşitli alanlarla ya da nesne gruplaryıla aynı şekilde meşgul olma imkânının verildiği durumtarafından belirlenir: o, açık ya da değil belirli bir sorular kafesine göre soru soran, ve belirli bir bilgilenme programına göre dinleyen öznedir; o, belirleyici bir özellikler tablosuna göre bakan, ve betimsel bir tipe göre işaret koyan öznedir; o, sınırları uygun bilgi tanesini belirleyen en iyi bir algısal mesafede kurulur; o bilgi ölçeğini değiştiren, dolaylı ya da dolaysız algı seviyesine göre öznenin yerini değiştiren, onun yüzeysel bir seviyeden derin bir seviyeye geçişini sağlayan, onu bedenin iç alanmda -görülen arazlardan organlara, organlardan dokulara, ve nihayet dokulardan hücrelere- dolaştıran belgesel aracılar kullanır. Bu algısal durumlara, bilgilerin ağı içinde (teorik öğrenimde ya da hastane pedagojisinde; gözlemlerin, açıklamaların, istatistik verilerin, genel teorik önermelerin, projelerin ya da kararların alıcısı ve vericisi gibi sözlü iletişim ya da yazılı dokümantasyon sisteminde) işgal edebildiği durumları eklemek gerekir. Tıbbî söylemin öznesinin işgal edebildiği çeşitli durumlar, xıx. yüzyılın başında, (derinlemesine düzenlenmiş, belgesel ara istasyonlar tarafından ortaya konan, cerrahî teknikler ya da otopsi yöntemleri tarafından gösterilen, doku bozukluklarıyla ilgili ocakların çevresinde merkezleşmiş) büsbütün başka bir algısal alanın örgütlenmesiyle, ve yeni kaydetme, işaretleme, betimleme, sınıflandırma, nümerik serilerde ve istatistiklerde birleştirme sistemlerine yerleştirmeyle, yeni öğretim, bilgilerin akışını sağlama, başka teorik alanlar (bilimler ya da felsefe) la ve başka kurumlarla (ki onlar yönetimsel, siyasal ya da ekonomik düzenlerdir) ilişki biçimlerinin kuruluşuyla yeniden tanımlanır. Klinik söylemde eğer, doktor sırasıyla en büyük ve dolaysız soru soran, bakan göz, dokunan parmak, işaretleri çözen organ, önceden yapılmış betimlemelerin birleşme noktası, laboratuar teknisyeni ise, bu, bir ilişkiler demetinin oyuna sokulmuş bulunmasıdır. Aynı zamanda yardım, arıtılmış ve sistematik gözlem ve kısmen kanıtlanmış kısmen deneysel tedavi yeri olarak hastane ile bütün bir teknikler ve insan bedeninin algılama kodları -patolojik anatomi tarafından tanımlandığı gibi- grubu arasındaki ilişkiler; dolaysız gözlemler alanıyla önceden kazanılmış bilgiler alanı arasındaki ilişkiler; tedavi eden olarak doktorun, pedagogun, tıbbî bilginin dağılımı içinde ara istasyonun rolü ile sosyal alanda halk sağlığından sorumlu olanm rolü arasındaki ilişkiler. Bakış açılarının, muhtevaların, betimleme biçimlerinin ve stilinin, endüktif ya da ihtimaliyetçi akıl yürütmelerin kullanımının, sebepliliği bir yere tahsis etme tiplerinin yenilenmesi olarak, kısacası ifade etme kiplerinin yenilenmesi olarak anlaşıldığında, klinik tıbbın ne yeni bir gözlem tekniği -xıx. yüzyıldan önce çok uzun zamandan beri uygulanmış olan otopsi tekniğinin sonucu olarak; ne -xvııı. yüzyılın ortasında Morgogni’nin kullandığı- organizmanın derinliklerinde hastalık yapan sebeplerin araştırılmasının sonucu olarak; ne hastane kliniği -onlarca yıldan beri Avustralya ve italya’da bunlardan vardı- olan bu yeni kurumun sonucu olarak; ne de Bichat’nın Çeperlerin İncelemesinde doku kavramının işin içine sokulmasının sonucu olarak alınmaması gerekir. Fakat, tıbbî söylemde, birbirinden farklı belirli bir sayıdaki elemanın -ki bu elemanlardan bazıları tıbların statüsüyle, bazıları onların kendisinden bahsettikleri kurumsal ve teknik yerle, bazıları algılayan, gözlemleyen, betimleyen, öğreten, v.s. özneler olarak onların durumlarıyla ilgilidir- ilişki içine sokulması olarak alınabilir. Bu farklı elemanların -ki onlardan bazıları önceden var olanlardır- ilişkiye sokuluşunun klinik söylem tarafından gerçekleştirildiğini söyleyebiliriz: onlar arasında ne «gerçek olarak» verilmiş ne de önceden kurulmuş olan bütün bir ilişkiler sistemini pratik olarak gerçekleştiren söylemdir; ve eğer söylemin kullandığı, ya da kendilerine yer verdiği ifade etme kipleri sadece tarihsel olumsallıkların bir serisi tarafından yanyana konulmamışsa, bu onun bu ilişkiler demetini sürekli bir biçimde kullanmasıdır.

Bir açıklama daha. Klinik söylemdeki ifade tiplerinin uyuşmazlığını tespit ettikten soma, bir söylemde kullanılan biçimsel yapılan, kategorileri, mantıksal ard arda geliş biçimlerini, akıl yürütme ve endüksiyon tiplerini, ayrıştırma ve birleştirme biçimlerini göstermek suretiyle söylemi daha küçük boyutlara indirgemeye çalıştık; tıbbın ifadeleri gibi ifadelere, onların içsel zorunluluk hakkında içerdikleri şeyi vermeye yetili olan rasyonel örgütlenmeyi ortaya koymak istemedik. Temel bir fiile, ya da tıbbın ilerlemelerinin, doğru bilgiler arasında yer almak için çabalarının, gözlem yöntemlerinin sıkılığının, onda bulunan imajların ya da fantazmların dışarı atılmasının yavaşlığı ve zorluğunun, onun akıl yürütme sisteminin saflaştırılmasmın yavaş yavaş kendisinde belirdiği rasyonelliğin genel ufkunu oluşturan bir bilince geri götürmek de istemedik. Nihayet, tıbbî zihniyetin ne empirik doğuşunu ne de çeşitli elemanlarını betimlemeye çalıştık: tıpların ilgisi nasıl değişti, hangi teorik ya da deneysel modeltarafından onlar etkilendi, hangi felsefe ya da ahlaksal tema onların düşünce iklimini tanımladı, hangi sorulara, hangi isteklere onlar cevap vermek zorundaydılar, geleneksel önyargılardan kurtulmak için onların hangi çabaları sarf etmeleri gerekti, hangi yollarla onlar hiçbir zaman tamamlanmamış, hiçbir zaman bilgilerine ulaşılmamış birliğe ve tutarlılığa doğru ilerlediler. Sonuç olarak, ifade etmenin çeşitli kiplerini bir öznenin -ki söz konusu olan, rasyonelliğin saf temel iradesi olarak alınmış özne, ya da, sentezin empirik fonksiyonu olarak alınmış öznedir- birliğine bağlamıyoruz. Ne özneyi «bilebiliriz», ne de özne hakkındaki «bilgileri».

Öne sürülen çözümlemede, ifade etmenin çeşitli kipleri sentezi ya da bir öznenin birleştirici fonksiyonunu ortadan kaldıracak yerde onun dağılımını gösterirler- Özne bir söylemi gerçekleştirdiği zaman çeşitli statüleri kazanabilir, çeşitli yerleri işgal edebilir, çeşitli durumları alabilir. Planların süreksizliğinden söz edilmesi bundan dolayıdır. Bu planlar eğer bir ilişkiler sistemiyle birbirlerine bağlanırlarsa, ilişkiler sistemi kendilikle aynı, sessiz ve her sözden önce olan bir bilincin sentetik aktivitesiyle gerçekleşmez, fakat söylemsel bir uygulamanın özelliğiyle gerçekleşir. Demekki, bir ifade fenomenini -başka yerde yapılmış bir sentezin sözlü açıklaması- söylemde görmekten vazgeçeceğiz; orada daha ziyade, öznelliğin çeşitli durumları için bir düzenlilik alanını arayacağız. Böyle anlaşılmış söylem, düşünen, bilen, ve konuşan bir öznenin görkemli bir biçimde açılmış görünüşü değildir: tam tersine öznenin dağılışının ve kendisiyle birlikte süreksizliğinin belirlenebildiği bir bütündür. O birbirinden ayrı yerler demetinin kendini ortaya koyduğu bir dışsallık alanıdır. Az önce, söylemsel bir oluşuma özgü nesneler rejiminin tanımlanması gereğinin ne «kelimeler»le ne de «şeyler»le olmadığını gösterdik; aynı şekilde şimdi kabul etmek gerekir ki, ifadelerinin yönetiminin tanımlanması gereği ne aşkın bir özneye ne de psikolojik bir öznelliğe başvurmayla olur.

Michel Foucault
Bilginin Arkeolojisi

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Slavoj Zizek: Öteki’yle kurulan her temas son derece hassas ve kırılgandır

Kapat