Sanatoryum’daki Kafka: “Kendini hiçbir zaman olduğu gibi tanıtamamak ne büyük acı”

Sanatoryumdan Mektuplar ya da Matliary’deki Kafka

Sevgili Ottla,
Sana yazmayalı uzun süre oluyor. Kendimi iyi hissettiğim zamanlar, ormanda, katıksız sessizliğin tam ortasında, kuşlar, nehir ve rüzgârla birlikte ben de susuyorum. Umutsuzluk duyduğum zamanlardaysa, villada, balkonda, gürültü ormanı yıkarken, yazamıyorum. Mektubum annemiz ve babamız tarafından okunuyor çünkü. Bu son durum ne yazık ki daha sık gerçekleşiyor ama ilki de olmuyor değil. Tıpkı şu son öğle sonrası gibi. Ancak buna da şaşmıyorum. Dünyada bana gerektiği kadar sessizlik yok. Bu da bu kadar çok sessizliğe gereksinim duyma hakkına sahip olunmamasını gerektiriyor…

Kafka, 1921 yılının haziran ayında, kız kardeşi Ottla’ya, Slovakya’daki Yüksek Tatralar’da bir tedavi merkezi olan Matliary’den yazdığı yüze yakın mektubundan birine böyle başlıyor. Bu tarihte yazar, tanısı 1917 yılında konan, büyük bir olasılıkla da uzun süredir yakalanmış bulunduğu verem hastalığından tedavi görmektedir. Doğacı, vejetaryen ve çağdaş tıbbın yöntemlerine sonuna kadar karşı olan yazarın ölümünden yıllar sonra keşfedilen bu mektupları, yazınsal bir değer taşımalarının ötesinde, hayata dair bazı ipuçları vermeleri açısından çok önemli görünüyor.

Burada, çaresiz bir hastalığın uyandırdıklarını, her türlü kuramın dışında, somut bir şekilde duyulan o acıdan yola çıkarak gözlemlemek de, ölüme mahkûm insanların ölümlerinin gereksiz yere ertelenmesi karşısındaki başkaldırıyı görmek de mümkün, şaşırtıcı bir kehanetin tanıklığını yapmak da…

Ottla, Kafka’nın aile içinde en çok, belki de tek anlaştığı insandır. Bu mektuplardan anlaşıldığı kadarıyla yazar, bu küçük kız kardeş karşısında kendisini kimi kez bir eğitici, kimi kezse korunmaya muhtaç bir çocuk olarak görüyor.

Bana arkadaşlarım olup olmadığını soruyorsun. Başlangıçta yalnız kalmayı istiyor ve başarabiliyordum. Sonraları her şeye karşın mümkün olmadı bu. Öğüdüne uyarak kendimi kadınlardan bütünüyle uzak tuttum. Bu da ne beni büyük bir bedel ödemek zorunda bıraktı, ne de onlara zarar verdi…
Yazı düzleminde gerçekleşen bu sevecenlik dolu ilişkide, yazarın aslında, olmayı başaramadığı bir adamın çehresini seçtiğini sezeriz. Bu durum da, belki biraz, bir sevgiliyle birlikte olamamanın verdiği acıyı ya da uyandırdığı çaresizliği dile getiriyor. O, bir başka deyişle, kendisini, kimi zorunlulukları yüzünden, gizlemekten kaçamayan bir insandır. Bu gizlenme hiç kuşku yok ki, öncelikle özel bir tarihten gelmektedir. Gelgelelim, Matliary’nin onun için aynı zamanda bir başka acı verici deneyime yol açması, bu yabancılaşmayı bir başka boyuta taşımamızı da gerektiriyor.

Duygularını ve dünyasını Almanca ifade eden bu Çek Yahudisi, komşu odayı paylaştığı kadından söz ederken, gelecek hakkında kâhince bir öngörüde bulunmaktadır artık.

Venkov’u başyazıları yüzünden yeğ tutuyordu. ‘İfşaat’ı (kendini hiçbir zaman olduğu gibi tanıtamamak ne büyük acı) tamiri imkânsız, ama sonradan etkisinden kurtulacağım bir şeyleri ağzından kaçırabileceğini düşünerek, bir başka zamana bırakmayı kararlaştırdım. Ancak daha sonra, şimdi belirtmekten sakındığım kimi ayrıntılara ilişkin izlenimlerimin abartılı olduğunu fark ettim. Aslında oldukça iyi, sevimli ve çok mutsuz bir yaratıktı. (Hastalığı ailesinde kimi hasarlara neden olmuştu.) Buna karşın neşeli bir mizacı vardı. Zaten ‘ifşaat’ımdan sonra beni ‘yok etmedi’, tam aksine, daha sevecen davrandı.
Bu deney Kafka’ya, aslında çok iyi bildiği bir duyguyu bir kez daha hissettirir. Kapalı bir ortamda, ölüm karşısında birlikte yaşamaya zorlanan bu insanlar için bile, hangi ulustan ya da dil dünyasından gelirlerse gelsinler, antisemitizm, sofra sohbetlerinin en tercih edilen konularından biridir. Yazar böyle bir ortamda ‘gizlenmemeyi’ daha uygun bulur ama, Venkov’u okuduğunu belirtmekten nerdeyse zevk aldığını söyleyen yaşlı kadının belirişi karşısında da allak bullak olur. Aslında yaşananlar, 1920’lerin Slovakya’sı için son derece olağandır. Burada asıl etkileyici olan, Kafka’nın başarısız Münih Darbesi’nden de önce, ‘yok etme’ (extermination) kavramından söz etmesidir. Bu öngörü, etkileyiciliği kadar, tüyler ürperticidir de. O, geleceğin Avrupa’sında yaşanacakları hissetmiş gibidir sanki. Bu bakış açısı, onun bir başka önemli yanı üzerinde durmamızı sağlıyor. Belki de asıl önemlisi hiçbir zaman gereğince anlaşılamamış ya da kendisini ortaya koyamamış bir insanın dramıdır. Belki de bu yüzden yarattığı kahramanlar, benliklerini açığa vurmada yeterince cömert değildirler. Bu durumda da iletişimsizlik ağını yılların akışında yavaş yavaş ören ‘uygar’ dünyanın vardığı yer konusunda bir daha düşünmek gerekebilir. Gregor Samsa’nın bize bıraktığı dünya, onca savaşa rağmen pek değişmedi ne de olsa…

Mario Levi
Bir Yaz Yağmuruydu

Yorum yapın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

Önceki yazıyı okuyun:
“Yalanlar, Yalanlar ve bir ıstırap” Haberciler – Sylvia Plath

Kapat