Ayasofyanın Ötesinde Sultanahmet’te Bir Gezinti – Richard Tillinghast

Ayasofya’nın arkasındaki III. Ahmet Çeşmesinden itibaren yürünecek dört yol vardır. Birincisi bir tepe üzerinden Marmara Denizi ve Bizans surlarına doğru giden İshak Paşa Caddesidir. îshak Paşa, zengin ve güçlü bir adamdı, II. Murat’ın en iyi arkadaşı ve en yakın danışmanı olmasının yanı sıra II. Mehmet’e de vezir-i azam olarak hizmet etmişti. Adına yapılan cami de aynı civardadır. Külliyesinde bulunan hamam, tuhaf isimli Ak Bıyık Sokağındaki İmparatoriçe Zoe Otelinin bir bölümünü oluşturur.

Sultanahmet eski bir semttir. Turistik cazibe merkezinden birkaç sokak öteye giderseniz kendinizi turistik alışverişlerle hiç alakası olmayan yöre sakinlerinin arasında bulursunuz. îshak Paşa Sokağında sıralanmış eski evlerin arasından Marmara’ya doğru yürümek zevklidir. Ahırkapı’yı geçerek Bizans surlarının dışına çıkarsınız. Buraya Ahırkapı denmesinin sebebi Osmanlı döneminde atların Topkapı Sarayı’ndaki saray ahırlarına buradan getirilmiş olmasıdır. Surların dışında gezindiğinizde Bizans surlarındaki hendeklere ait kalıntıları görürsünüz.

III. Ahmet Çeşmesinden başlayarak Ayasofyanın doğu kanadı boyunca güney istikametinde yürürseniz meydana, yani bir çay bahçesinin, bankamatiklerin, kartpostal satıcılarının ve taksi durağının olduğu açık alana varırsınız. Ya da çeşmeyi geçip kuzeye yönelirseniz büyük bir kemer yolundan doğruca geçerek Topkapı Sarayına ulaşırsınız. Son olarak sola dönüp, saray duvarına dayanacak şekilde inşa edilmiş eski evlerin sıralandığı Soğukçeşme Sokağını takip edebilirsiniz. Bu caddeyi takip ederek Caferiye Sokağına dönen ilk köşeye kadar yürümeyi seviyorum.

Sol tarafta, III. Ahmet Çeşmesinin çaprazında Ayasofya’nın arka bahçesine çıkan olağanüstü abartılı rokoko tarzında bir geçit var. Bazı insanlar Türk mimarisinin, klasik dönemden sonra Avrupa’nın barok ve rokoko tarzlarının etkisi altına girmeye başlayınca gerilediğini düşünüyorlar; belki de öyledir. Klasik dönemin cami ve sarayları asalet ve denge unsurlarını taşımaktaydı. Oysa bana göre son dönemlerde gerilemesi ve rokoko aşırılığına kaçması çekiciliğinin bir parçasıdır.

Eminönü rıhtımından tramvayla Sultanahmet’e çıkarken sağ kolda Türk rokoko tarzının en abartılı başka bir muhteşem örneğini görebilirsiniz. Burası, çalışma yerleri sarayın dışına taşındıktan sonra, Osmanlı devlet işlerinin yürütüldüğü Bab-ı Ali (Yüce Kapı) dedikleri, vezir-i azamin çalışma mekânına giden kapıdır. Yabancı ülkelerin büyükelçileri itimat mektuplarını bu makama sunarlardı; tıpkı Whitehall Sarayının İngiliz hükümetini, Beyaz Saray’ın Amerikan hükümetini ve Kremlin Sarayı’nın Rus hükümetini temsil etmesi gibi Bab-ı Ali de Osmanlı devletini temsil ediyordu.

Şu anki kapı Victoria devrinin ilk zamanlarına tarihlenir ve şarkiyatçı okulun Avrupalı ressamlarının çok sevdiği tarzda bir sorguç taşır; ancak kapının bugünkü görünüşü, “yüce” kelimesini akla getirmiyor. Kapının üzerindeki geniş saçaklar şık ama tuhaf bir kadın şapkasının geniş kenarları gibi bir zevk unsurudur. Bab-ı Ali, Ayasofya’nın Soğukçeşme Sokağındaki arka kapısına ve I. Mahmut’un şadırvanına çıkan geçidin bir parçasıdır.

Soğukçeşme Sokağında yenilenmiş sıra sıra eski ahşap OsmanlI evleri var. Burayı yakın zamanda ziyaret edenlerin, II. Dünya Savaşı sonrasında başlayan tarihi binaları koruma hareketi kapsamında onarılmadan önce şehrin içine düştüğü köhneliğin farkına varmaları zordu. İstanbul’un anıtsal yapıları tuğla ve taştan yapılmışken sıradan evlerinin birçoğu ahşaptır. Evlerin tarzını gördüğünüz ilk anda tayin etmeniz zordur. Bunlar Viktoryen-Gotik görünümlü, marangozun detayları aşırı abarttığı Gotik esintiler taşıyan kulübelerdir. Küçük kulelerin kimisinin üzerinde Rus tarzına benzeyen soğan biçiminde kubbeler vardır. Muhtemeldir ki Rus mimarisinin kökeni Bizans’a dayanmaktadır. Şehirde çok fazla ahşap bina olması sebebiyle ve özellikle binalar boyanmamış bırakıldığında eski ahşap kuruduğu için yangın, şehir için büyük bir tehlike oluşturuyordu.

Eski Türk evlerinin en güzel özelliklerinden biri, üst katlarının sokağa doğru çıkıntı oluşturmasıdır. Evin genel olarak üst kısımları aile fertleri dışında hiçbir erkeğin girmesine izin verilmeyen haremlik olarak ayrılırdı. Pencereler içeridekilerin dışarıyı görebileceği ama dışarıdakilerin içeriyi göremeyeceği güzel kafeslerle çevriliydi. Ayasofya’nm arka tarafına bakan bu binalar küf yeşili, gök mavisi ve kobalt mavisi tonlarında boyanıyordu. Soğukçeşme Sokağı, yerlere kadar sarkan ağaçları ve parke taşlı kaldırımlarıyla Sultanahmet’in telaşı içinde kalmış sessiz küçük bir köşedir. Caferiye Sokağı da içindeki küçük oteli ve kahvehanesiyle sola kıvrılıp meydana doğru devam ediyor.

Mahallenin bu bölümü, İstanbul’daki diğerleri gibi uzak geçmişteki bir zamanda -Kırım Savaşı’ndan önce, hatta diyelim ki Lale Devrinde- şehrin nasıl olduğuna dair bize ipucu veriyor. Caferiye Sokağına dönen köşeyi geçer geçmez aşağıya doğru parke taşlı bir yol iner. Küçük bir tabela, Caferağa Medresesi’ni işaret eder. Sinan tarafından inşa edilen medresenin içinde mütevazı bir kahve vardır. Medresede avlunun etrafında öğrenciler için odacıklar hazırlanmıştır. Şimdi ise bu odalarda, biraz dinlenip bir bardak çay içtikten sonra dolaşabileceğiniz geleneksel küçük el sanatları atölyeleri ve müzik dükkânları var.

Richard Tillinghast
İstanbul’un Tarihi, Kültürü ve Yaşamı Kadim Bir Şehrin Hikayesi

Share

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Sanatoryum’daki Kafka: “Kendini hiçbir zaman olduğu gibi tanıtamamak ne büyük acı”
“Yalanlar, Yalanlar ve bir ıstırap” Haberciler – Sylvia Plath
Kapat